MÎSAK, AHİD
(Allah-İnsan Arası Ezelî Antlaşma)
“Allah peygamberlerden, “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekini tasdik eden bir elçi size geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz” diyerek söz almış, “Kabul ettiniz mi ve bu ahdimi üstlendiniz mi?” dediğinde “Kabul ettik” cevabını vermişler; bunun üzerine “O halde şahit olunuz, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim” buyurmuştu.”(Al-i İmran 3/81). “Mîsâk”ın kabul edilip ahdin üstlenilmesiyle ilgili soru-cevap ifadeleri, yukarıda belirtilen iki ana ihtimale göre ya Allah Teâlâ ile peygamberleri ya da peygamberlerle ümmetleri arasında geçen konuşmalar olarak düşünülmüştür. Bazı müfessirlere göre ahid kelimesiyle Allah’ın kullarını sorumlu tuttuğu bütün emir ve nehiyler, mîsâk ile de bunları tekit eden deliller kastedilmektedir. Bilhassa “Allah ile insanlar arasındaki sözleşme” mânasında kullanıldığında ahidle mîsâk arasında ince bir anlam farkı göze çarpmaktadır. Buna göre ahid aralarındaki anlaşmaya dayanarak Allah’ın insanlar üzerindeki hakkına, onlara yönelik vaad, emir ve bilgilendirmesine (“Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü (ahdi) yerine getirin.” Bakara 2/40. Ayrıca bkz. Ra‘d 13/20; Nahl 16/91) işaret etmekte, mîsâk ise insanların Allah’a verdikleri sağlam söze (“Hatırlayın ki sizden sağlam bir söz (mîsâk) almıştık ” Bakara 2/93. Ayrıca bkz. Mâide 5/7) işaret etmektedir. Mîsâk tan bahsedildiği zaman genel olarak ruhlar aleminde Allah’a verilen söz kastedilmektedir. Bu sözleşme daha çok bezm-i elest olarak anılmaktadır. (DİA).
Sözlükte “güvenmek, itimat etmek” mânasındaki sika (vüsûk) veya “sağlam ve muhkem olmak” anlamına gelen vesâka kökünden türemiş bir isim olan mîsâk “kuvvetli ahid ve antlaşma” demektir. Dinî metinlerde “Allah ile peygamberler ve kullar arasında gerçekleşen antlaşma” anlamında kullanılmaktadır. (DİA). Kur’an-ı Kerim’de sika kavramı dokuz yerde, mîsâk kavramı ise yirmi beş yerde geçmektedir. Bu ahid ve misak kavramları genellikle birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılmaktadır. Ancak ahid geniş mânada her türlü dinî, siyasi antlaşma için kullanılmıştır. Mîsâk daha çok dinî mahiyette ve bir nevi kayda bağlanmış veya pekiştirilmiş sözleşmeye işaret etmektedir.”Bir zaman biz İsrâiloğulları’ndan, “Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz; ana babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin” diyerek söz (mîsâk) almıştık… Vaktiyle sizden, birbirinizin kanlarını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair de söz (mîsâk) almıştık…“(Bakara 2/83-84).
Kur’an, mîsak kavramıyla her şeyden önce, Allah’la insan arasındaki mukaveleyi kasteder ve insan hayatının bireysel ve toplumsal bütün boyutlarında bu kavramı hareket noktası olarak alır. Kur’ân-ı Kerîm’e göre insan ruhuyla Allah arasında ezelde yapılmış bir sözleşme vardır ve dünya bu sözleşmenin uygulama yeridir. Kur’an insanları bu sözleşmeyi unutmamaya çağırır. İman, bu ezeli sözleşmenin hatırlanması ve itirafı, dinî hayat ise sözleşme şartlarına uygun bir yaşantının sürdürülmesidir. “Rabbin Âdemoğulları’ndan -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin rabbiniz değil miyim? “Elbette öyle! Şahitlik ederiz” dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde, “Bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz.” (A‘râf 7/172). İslâm akîdesine göre insanoğlunun bütün sorumluluklarının başında Allah’ın varlık ve birliğini kabul etme ve yalnız O’nu ilah, tanrı olarak tanıyıp kulluk etme görevi gelmektedir. Fakat insanlar, sorumlulukları hakkında gerektiği biçimde bilgi sahibi kılınmazlar yahut böyle bir bilgiye ulaşma yeteneği ile donanmış olmazlarsa bu durumu bir mazeret veya bahane olarak ileri sürmekte haklı olurlar. Bu sebeple söz konusu büyük sorumluluğun âdil bir temele dayanması için insanların bu hususta yeterli donanıma sahip kılınmaları gerekmiştir.
Kur’an’da Allah adına verilen ahdin bozulmaması istenmekte (Nahl, 16/91), antlaşmalarına sadık kalanlara büyük mükâfat vaad edilmekte (Feth, 48/10) ve Allah’a karşı ahidlerini hiçe sayanların ahirette hiçbir pay alamayacakları haber verilmektedir. (Âl-i İmrân, 3/77). Allah, emirleri yoluyla ve peygamberleri vasıtasıyla insanlardan ahid almıştır. Yahudi ve Hristiyanlardan alınan ahid de bunlar arasındadır. (Mâide, 5/12), Allah’tan başkasına tapmayacaklarına, Anaya babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edeceklerine (Bakara, 2/83), Birbirlerinin kanlarını dökmeyeceklerine, birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına (Bakara, 2/84-85) dair söz almıştır. Fakat yahudiler, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmemiş, ahidlerini bozmuş ve bunu alışkanlık haline getirmişlerdir. (Bakara, 2/100; Mâide, 5/13). Allah, Hristiyanlardan da ahidler almış, fakat onlar sözlerinin bir kısmını unutmuşlardır. (Mâide, 5/14). Bütün önceki diğer ümmetlerden ahid alınmış olmasına rağmen, Hz. Muhammed (sav)’den ümmeti adına bir ahid alınmamıştır. Ancak Peygamber’e baş eğip tâbi olanlar övülmüş, sözünden dönenler ise yerilmiştir. (Feth, 48/10). Aslında iman ettiğini söyleyen kimse Allah’a söz vermiş demektir. Burada zorlama yoktur. Ancak kişi verdiği sözün, ahdin arkasında durmak ve gereğini yapmak zorundadır. Çünkü söz sorumluluk gerektirir.
A‘râf suresi 172. âyette Allah ile insanlar arasındaki sözleşmeden şu sonuçlar da çıkarılabilir. İnsan hakları ve bu haklara ilişkin evrensel ilkeler insana, insanın bir bağışı değil, Yaratıcı’nın ezelden verdiği tabii haklardır. Bu hak ve imkânlar, dünya planında anlam ifade eden ırk, renk, din ve bölgesel ayrımlarla belirlenemez, sınırlanamaz. Kur’an, bu işin, yaratılan ile Yaratan arasında, daha ilk anda bir antlaşma ile karara bağlandığını söylemektedir. Güzele ve iyiye yönelişin, ahlâkî davranışın temeline böyle kozmik ve zaman öncesi bir mukavelenin konmuş olması, insanı, onur burcunun ve yaratılıştan temiz ve yüce olduğuna ilişkin şuurun doruk noktasına çıkarır. Bu nedenle bu temel haklara tüm insanlık doğuştan sahiptir. Bunlar birilerinin bağışı, lütfu değildir. İslâm bunları; can, mal, akıl, din ve nesil emniyeti olarak belirlemiş ve bunları tamamen güvence altına almıştır. Dolayısıyla Allah ile sözleşen insan aslında diğer insanların haklarına da saygılı davranacağını kabul etmiş oluyor.
İnsanın yeryüzündeki hayat serüveninde yapacağı en büyük kötülük emanete ihanet etmesidir. “Ey iman edenler! Allah ve Rasul’üne ihanet etmeyin, size verilen hiçbir emanete de ihanet etmeyin.” (Enfâl,8/27). Çevre, tabiat, aile, çocuklar, mal-mülk, makam-mevki, kısacası sahip olduğumuz her şey birer emanettir ve biz bu emanetlerden sorulacağız. Emanete riayet, emaneti verenin ölçüleri içinde kullanmayı, ondan istifade etmeyi zorunlu kılar. Bu zorunluluk ahlakın kendisidir. İnsan birinci misak ile elde ettiği imanı ve şehadeti, emanet misakı ile ahlaka dönüştürür ve emanet ahlakı ile pekiştirmiş olur. İlginçtir, ama bu mîsâk ifadesi aynı zamanda yeryüzünde nikâh için de kullanılır. Kadın ile erkeğin nikâhı için misak tabiri kullanılmaktadır.
Dinin kendisi, İslam’ın kendisi bir misaktır. Kitab bu misakın belgesidir, beyanıdır. Sünnet, bu misakın hayatıdır. Tevrat’ın bir adı Ahd-i Kadim’dir yani Eski Misak. İncil’in bir adı Ahd-i Cedit’tir yani Yeni Misak. İnsanlığın son misakı ise, bütün insanlığın son büyük misakı Kur’an-ı Kerim’dir. Risalet, bu Kitab’ın, bu misakın yaşanmış bir hayata dönüşmüş hâlidir. Buna göre risalet misakı, şehadet misakı ile temellendirdiğimiz imanı, emanet misakı ile edindiğimiz ahlakı, bir bütün olarak hayatımıza geçirmektir. Risalet misakı sadece peygamberlerin şahsıyla ilgili değildir. Gönderildikleri ümmetleri de içine alır. Zira risalet, peygamberlere sadece tebliğ ve talim görevini içermez; aynı zamanda temsil, teşri’ ve tezkiye dediğimiz yani üsve-i hasene (örneklik), teşri’ (hüküm koyma) ve tezkiye (arınmış bir toplum inşa etme) görevi de vermektedir.
