bir şeye ancak bırakabildiğin kadar yaklaşırsın
İnsan bazen hayatın tam ortasında, bir isteğin eşiğinde dururken fark eder: Asıl gücünü o isteğin şiddetinden değil, onu gerektiğinde bırakabileceğine olan inancından alır. Vazgeçebilmek, çoğu zaman dışarıdan göründüğünden daha sessiz, daha derin bir eylemdir. Çünkü insan, bir şeyi isterken bile içinden şu sesi duyar: “Gerekirse bırakırım.” Bu cümle, arzuya bir hafiflik, isteğe bir açıklık kazandırır. Bir kapıya yönelirken insanın adımlarını rahatlatan şey, kapının ardında ne olduğu kadar o kapıdan geri dönebileceğini bilmektir. Belki de bu yüzden bazıları hayatın kapılarını daha rahat aralar; çünkü içlerinde, kaybedebilme cesareti diye bir güç saklıdır.
Ne zaman ki insan, bir şeye “bırakamam” duygusuyla yaklaşır, işte o an istek de çözülmeye başlar. Çünkü artık istemek bir özgürlük değil, bir zorunluluğun gölgesidir. Bir şeyi elde etmek değil, ondan ayrılma ihtimalini düşünememek baskı yaratır. İnsanın içini sıkan, arzunun büyüklüğü değil, o arzunun içinde kaybolma korkusudur. Bir ilişkide, bir işte, bir kararın eşiğinde sıkışan kişi aslında bunu yaşar: Arzunun değil, vazgeçememenin ağırlığına yenilir.
Ama vazgeçebilmek, sanıldığı gibi soğuk bir kararlılık değildir. Tam tersine, insanın kendine karşı dürüstleştiği anların toplamıdır. “Ben bunu istiyorum ama gerekirse bırakabilirim” demek, o isteğin zayıflığına değil, insanın kendi iç dengesine işaret eder. Bırakabileceğini bilen, tutunduğunu daha sahici tutar. Vazgeçme ihtimali, sahip olmanın düşmanı değil, tamamlayıcısıdır; çünkü insan bir şeye mecbur kaldığında değil, onu özgürce seçtiğinde bağlanır. Mecburiyet bağı değil, özgürlük bağıdır insanı olgunlaştıran.
Yine de vazgeçmenin de kendine ait bir gölgesi vardır. Çünkü bıraktığın şey sadece bir nesne, bir kişi, bir ihtimal değildir; bıraktığın bazen kendindeki bir versiyon, bir ihtimalin kırığı, belki de bir geleceğin sessizliği olur. Bu yüzden vazgeçmek hiçbir zaman tamamen hafif bir eylem değildir. İnsan her vazgeçişte biraz eksilir, ama her eksilişte yeni bir yer açılır. Çünkü yer açmadan yenisini alamazsın; elindekini sıkı sıkıya tutarken hiçbir kapıdan geçemezsin; adımlarını hafifletmeden yolun derinlerine inemezsin.
Ve belki de en zoru şudur: Vazgeçmenin gücünü kaybeden insan, istemenin de tadını kaybeder. Çünkü artık her istek bir yük, her seçim bir tehdit gibi görünür. Oysa özgürlük dediğimiz şey, seçeneklerin çokluğu değil, insanın kendi seçeneği üzerinde yürürken taşıdığı o hafifliktir. Hayatın ağırlığına rağmen atılan o serbest adım.
İnsan bazen bunu çok geç öğrenir. Tutunduğu şeyin onu ayakta tuttuğunu sanırken aslında kımıldayamaz hâle geldiğini fark eder. Bırakamadığı şeyin kendisini nasıl bir çemberde tuttuğunu, o çemberin içinden bakınca göremez. Oysa bazen en büyük güç, bir kapıyı kapatıp diğerine yüzünü çevirebilmektir. Bıraktığını sandığın şey, çoğu zaman seni bıraktığın yerden hafifleterek yeni bir yola çıkarır.
Belki insanın büyümesi dediğimiz şey de budur: Sahip olduklarını değil, bıraktıklarını da taşıyabilmek. Arzularını değil, arzu ile vedalaşma gücünü fark etmek. İstemekle vazgeçmek arasındaki o ince çizgide kendine bir yer açabilmek. Çünkü insan ancak orada — tutunma ile bırakma arasındaki o belirsiz aralıkta — kendi gerçeğine yaklaşır. Ve hayat, çoğu zaman tam da o aralıkta başlar.
