Yabancılaşma ve Anlam Arayışı
Özet
Günümüzde insanlarda yaygın biçimde hissedilen yabancılaşma, “yalnızlık salgını” olarak adlandırılan bir duruma yol açmıştır. Bu temayı ele alan çok sayıda çalışma yapılmış olmasına rağmen, etkili çözümler üretilememiştir. Bazıları yabancılaşmanın insanlık tarihi boyunca var olduğunu iddia edebilir; ancak bugün tanık olduğumuz ölçekteki bir yabancılaşmanın eşi benzeri olmadığı söylenebilir. Aşkın (transcendent) bir gerçeklikle kurulan bağın kaybı, toplumun, ailenin ve kişisel ilişkilerin çözülmesine doğrudan katkıda bulunmuştur. Bu olguyu metafizik ve kozmolojik boyutları da kapsayacak şekilde genişlettiğimizde, yalnızlığın ruh sağlığı üzerindeki sonuçlarını, modern dünyanın yaşadığı ruhsal krizin ve buna eşlik eden anlam kaybının bir tezahürü olarak daha iyi kavrayabiliriz.
Sekülerliğin yol açtığı ve günümüzde artan yalnızlık ve yabancılaşmayı besleyen travmayı iyileştirmek için, bu rahatsızlığın köklerine inmek gerekir. Bu da ancak kutsala ve onun insanlığın manevi geleneklerindeki tezahürlerine dayanan radikal bir yanıtla mümkündür. Bu olguyu incelemek amacıyla, söz konusu ciddi rahatsızlığı aydınlatmaya yardımcı olacak metafizik bir çerçeve benimsenmiştir.
Anahtar Kelimeler: Yabancılaşma, Yalnızlık, Ruh Sağlığı, Psikoloji, Metafizik
Giriş
Küresel tarih boyunca en bağlantılı çağda yaşadığımız sıkça dile getirilse de, yaşantımız bu iddiayla belirgin biçimde çelişmektedir. Sanki giderek kendimizden, birbirimizden ve kozmostan sürgün edilmiş kalıcı bir hâl içinde yaşıyoruz; zira Mutlak ile olan ilişkimiz kopmuştur. Yakın çevremize baktığımızda, derin bir yalnızlık hâlinin kolayca fark edilebildiğini görürüz. Belirli bir ortamda çok sayıda insanın bulunması, insanî bağları zorunlu olarak güçlendirmez; aksine, ayrılık ve kopukluk duygusunu daha da artırabilir.
İnsanların “şimdi ve burada”ya tam anlamıyla dâhil olması giderek nadirleşmiştir. Bunun yerine, başkalarıyla birlikte yaşıyor olsalar bile, hayatlarını bölümlere ayırarak sürdürme eğilimi ağır basmaktadır. Pek çok kişi yüz yüze ilişkilerden rahatsızlık duymakta ve bir ekran aracılığıyla iletişim kurmayı tercih etmektedir. Derin bir varoluşsal boşluğu gizlemek için, televizyon, podcast ya da arka plan müziği gibi dış uyaranlara bağımlı hâle gelinmiştir. Sessizlikten duyulan aşırı korku, yalnız kalındığında hissedilen boşluğu daha da görünür kılmaktadır.
Modernliğin ortak alanlarında yaygınlaşan bu deneyimler, yalıtılmış bireyciliği pekiştirmekte; kuşkuyu, insanlıktan uzaklaşmayı ve aşındırıcı bir nihilizmi beslemektedir. Bunların tümü, çağımızın distopik huzursuzluğunun tezahürleridir.
Bir zamanlar geleceğe ait tahayyül edilemez bir durum olan şey, bugün yaşadığımız gerçekliğe dönüşmüştür: “İlişkiselliğin olmadığı bir boşluk” (May, 1969). Yalnızlığın uzun vadeli sağlık maliyetleri hakkında, özellikle günümüzde artan kaygı, depresyon, psikoz, bağımlılık, intihar ve hatta evsizlik gibi sorunlar bağlamında yoğun tartışmalar yürütülmektedir. Yalnızlık olgusu ele avuca sığmaz bir nitelik taşır ve pek çok ruhsal bozukluğun temelinde yer alır. Yaşam doyumunun azalmasına katkıda bulunarak, bireyin iyi oluş hâlini derinden zedeler.
Peki, modernliğin bizzat kendisi bu kolektif yabancılaşmanın koşullarını yaratmışken, bu toplumsal felaket nasıl telafi edilebilir?
Aydınlanma projesi, yaygın bireyciliğin ortaya çıkmasına yol açarak, benlik duygumuzu, topluluk anlayışımızı ve Tin’e olan dayanağımızı kökten zayıflatmıştır. Bu dönüşümler, dünyadan kopuş ve yalnızlık duygusunu beslemiştir. Nitekim Aydınlanma projesi, yaşam deneyimimize dair sağduyusal kavrayışımızı ve insan olarak öz-kimliğimizi ciddi biçimde sorgulanır hâle getirmiştir. Bunun sonucu olarak, on yedinci yüzyıldan itibaren Batı zihniyetini etkisi altına alan ve geleneksel kozmoloji ile psikolojiyi parçalayan katı bir zihin–beden (ve madde) düalizmi ortaya çıkmıştır.
Bu çalışma, günümüzde karşı karşıya bulunduğumuz ruh sağlığı salgınını ve onun temel nedenini — modern dünyanın yaşadığı ruhsal krizi — daha derinlemesine kavramayı amaçlamaktadır. Yalnızlık, öznel bir gerçeklik olarak anlaşılabilir; algılanan ya da fiilî izolasyona verilen hoşnutsuz bir tepki olarak ortaya çıkar. Aynı zamanda, kişi fiziksel olarak yalnız olmasa bile hissedilebilen bir içsel ıssızlık duygusuyla birlikte seyredebilir.
Yalnızlık (solitude), başkalarından ayrı olma durumudur; ancak bu, zorunlu olarak yalnızlık hissini içermez. Buna karşılık yabancılaşma, nesnel bir gerçeklik olarak anlaşılabilir. Sosyolog Robert Weiss’a göre yabancılaşma, “bireyin, en azından nominal olarak bağlı olduğu bir etkinlik ya da toplumsal biçimden toplumsal ya da psikolojik olarak kopmasıdır” (1973, s. 4). Fransız sosyolog Jacques Ellul’a (1912–1994) göre yabancılaşmış durum, “insanlık durumuna yabancılaşmak” gibidir (1964, s. 220). Ellul başka bir yerde bunu bir tür insanî denetim biçimi olarak tanımlar:
“Yabancılaşma, dışsal olarak bir başkası tarafından sahip olunmak ve ona ait olmak demektir. Aynı zamanda kişinin kendisine yabancılaşması, kendisi olmaktan çıkıp bir başkasına dönüşmesidir” (1976, s. 24).
Yalnızlık olgusu insanlık durumunun yaygın bir özelliği olmakla birlikte, modernliğin sunduğu ruhsal çoraklıkla birleştiğinde insan ruhunda bozulmalara yol açabilir. Yalnızlık, çağımızın karakteristik psikolojik problemlerinden biridir; çünkü kimlik ve anlam krizini yansıtır. İsviçreli hekim Paul Tournier (1898–1986) şöyle der: “Yalnızlık … çağımızın ruhundan kaynaklanır” (1962, s. 19–20). Tage Lindbom’a (1909–2001) göre:
“Günümüz insanı yalnızdır; öyle bir yalnızlıktır ki bunu itiraf etmeye bile cesaret edemez. İnsanın yalnızlığı çağımızın büyük paradokslarından biridir” (2025, s. 64).
Frithjof Schuon (1907–1998) ise “dünyanın … insanlara karşı düşmanca olduğunu … bir yabancılaşma iklimi dayattığını” belirtir (2002, s. 17–18).
Geçici ailelerin, ilişkilerin ve yaşam koşullarının egemen olduğu bir dünyada, insan dengesini ayakta tutan temeller aşınmaya başlar; insanlar köksüzleşir ve birbirlerine yabancılaşır. Bu süreçte, her biri özel görüşler ve tercihlerden oluşan kendine ait algoritmalara sahip, kendi kendini üretmiş baloncuklar yaratırız. Amerikalı tarihçi ve toplumsal eleştirmen Christopher Lasch (1932–1994) bu durumu şöyle açıklar:
“Günümüzün karakteristik özelliği gibi görünen benlik kaygısı, benliğin psişik hayatta kalışıyla ilgili bir kaygı biçimini alır … istikrarlı, güvenli ve düzenli bir dünyayı varsayan uzun vadeli bağlanmalardan duygusal bir geri çekilme gerçekleştirir” (1984, s. 16).
Aşkınlığın Kaybı ve İçsel Çoraklığımız
Günümüzün çarpıcı özelliklerinden biri, aşkın olandan, kendimizden, birbirimizden ve doğal dünyadan yabancılaşmanın salgın hâline gelmiş olmasıdır (bkz. Bendeck Sotillos, 2022a, s. 34–55). Nitekim modernliğin kendisi, özünde temelden yalıtılmıştır. Rollo May’in (1909–1994) işaret ettiği gibi, modern insanın başlıca özelliklerinden biri yalnızlıktır (1973, s. 26). Amerikalı psikiyatrist Irvin D. Yalom, yabancılaşmayı yaşamın “nihai kaygılarından” biri olarak görür (1980, s. 8). Carl Rogers (1902–1987) ise “bireylerin günümüzde, tarihte hiç olmadığı kadar içsel yalnızlıklarının farkında olduklarını” belirtir (1970, s. 106).
Burada “sekülerliğin travması” olarak adlandırdığımız olgu, doğrudan bu duruma işaret etmektedir (bkz. Bendeck Sotillos, 2022b, s. 23–53). İçsel bir boşluk, başarılarımızın hükümsüz olduğu hissini doğurur; zira parçalanmış hâlimizde daima eksik kalan bir şey vardır ve bu da bizi yalnızca dışsal olana yöneltir. İsabetle ifade edildiği üzere, “Yalnızlık ‘yeni yoksulluktur’” (Blackhirst, 2007, s. 121).
Eksik olan şey konfor ya da maddi imkânlar değil, İlahi olanla ve diğer insanlarla kurulan bağdır. Hiçbir servet, varoluşun geçici ve tatmin edici olmayan doğasına karşı bizi koruyamaz. Aristoteles (MÖ 384–322), “Dostlar olmadan, kişi diğer tüm iyiliklere sahip olsa bile, yaşamayı seçmezdi” der (1889, s. 202). Bu elbette, büyük ölçüde dengeli olan ve travmadan mustarip olmayan biri için de geçerlidir.
Vaiz (Kohelet), Vaiz Kitabı’nda bu tür bir yalnızlığı çarpıcı biçimde tasvir eder:
“Güneşin altında anlamsız bir şey daha gördüm: Yapayalnız bir adam vardı; ne oğlu vardı ne kardeşi. Çabasının sonu yoktu ama gözleri servetiyle doymuyordu” (Vaiz 4:7–8).
Burada şunu da eklemek gerekir ki, pek çok insan ilişkiler yoluyla travmatize olduğu için insanlara olan güvenini yitirmiş, bu da korkuya, kuşkuya ve başkalarından kaçınmaya yol açmıştır. Bu durum anlaşılır biçimde, onları insanî bağların yerine hayvanlarla kurulan ilişkilerde teselli aramaya sevk edebilir; ancak bu da topluluktan daha fazla kopuşu pekiştirebilir. Hakikî olana duyulan özlem içinde, yanılsamaya tutunuruz ve bu esnada yalnızlık bizi sürekli takip eder. Bu problemi modern dünyanın ruhsal krizi bağlamında ele almadığımız sürece, onunla gerçek anlamda yüzleşemeyiz.
Yabancılaşma olgusunu daha iyi kavrayabilmek için, modern Batı’nın tarihteki ilk bütünüyle seküler kültür olabileceğini ve bunun insan varoluşunun tüm alanlarında derin sonuçlar doğurduğunu dikkate almamız gerekir. Fransız şair Eustache Deschamps (yaklaşık 1346–1406), bu çözülmenin belirtilerini geç Ortaçağ’da dahi fark etmiş ve şu çarpıcı dizeleri kaleme almıştır:
“Zamanlar neden bu kadar karanlık?
İnsanlar birbirini tanımıyor…
Artık nereye ait olduğumu bilmiyorum”
(Huizinga, 1922, s. 36).
Geleneksel modern-öncesi dünyada (ister Doğu ister Batı olsun), kişinin nereye ait olduğunu bilmesi, kim olduğunu bilmesi demekti. İtalyan şair Dante Alighieri (1265–1321), klasik eserine yabancılaşma hâlini yansıtan şu dizelerle başlar:
“Ömrümüz yolunun tam ortasında,
Kendimi karanlık bir ormanda buldum;
Çünkü doğru yol, saptığım için kaybolmuştu”
(1948, s. 1).
Aydınlanma projesi, Friedrich Nietzsche’nin (1844–1900) meşhur sözüyle ifadesini bulan kutsaldan arındırılmış bakış açısıyla doruğa ulaştı: “Tanrı öldü” (1974, s. 181). Aşkınlığın reddi, bugün dünya genelinde yayılmış ve kontrolsüz biçimde ilerlemektedir.
Metafizik Perspektiften Yatay ve Dikey Yabancılaşma
Aşkınlığın kaybı, asla dünyevî olanla doldurulamayacak olan zararlı bir nihilizmi serbest bırakmıştır ve bu durum, ruhsal bir uçuruma yol açmıştır. Metafizik, hem kimliğimizin hem de tüm gerçekliğin yatay ve dikey bir boyuta sahip olduğunu ayırt eder. “Yatay” yalnızlık, kişisel ve toplumsal ilişkilerimizi ciddi biçimde etkileyebilirken; “dikey” yabancılaşma, pek çok kişinin Tin’den (Spirit) uzaklaşmış hissetmesini ve bunun ağır psiko-fizik sonuçlarını ifade eder. Sosyal ağlarımız ne kadar gelişmiş olursa olsun, bunlar gerçek bir bütünlüğü destekleyemez ya da bizi tam anlamıyla bütünleşmiş varlıklar olarak serpilip gelişmeye muktedir kılamaz.
Dikey boyuttan yoksun bırakıldığımızda, sekülerleşmiş ve merkezini yitirmiş bir kozmosta yaşarız; bu durum, kalıcı duygusal ve ruhsal beslenme kaynaklarından kopmuş, düzleşmiş ve biçimi bozulmuş bir öz-merkezciliğin sonucudur.
Zamanımızı etkileyen ruhsal krizdeki yabancılaşmanın nedeni, geleneksel metafizik ile ve onun insanlığın dört çağına dair kozmolojisiyle ilişki kurularak açığa çıkarılabilir. Zaman döngüsü (Sanskritçe: yuga), Tin’den giderek uzaklaştıkça — özellikle Antik Batı’da Demir Çağı olarak bilinen dönemde (Sanskritçe: Kali-Yuga) — gerçekliği kavrama tarzımız kademeli olarak bozulur.
Altın Çağ’da (Sanskritçe: Krita-Yuga ya da Satya-Yuga), insan varlıkları ilksel doğalarını hiçbir yarılma olmaksızın deneyimlemişlerdir. Bunu, ruhsal bilincin giderek azaldığı Gümüş Çağ (Treta-Yuga) izlemiştir; ardından, insan psişesinde kopuşların belirginleşmeye başladığı Tunç Çağı (Dvapara-Yuga) gelmiştir. Bugün ise Demir Çağ’da yaşamaktayız. Bu, ilksel doğamızın sertleştiği ve idrakimize kapandığı en yozlaşmış dönemdir; başka bir deyişle, ruhsal idrakin doğuştan gelen organı olan “kalp gözü”ne erişimimizi yitirmiş durumdayız (bkz. Bendeck Sotillos, 2022c, s. 29–45).
Modern Batı psikolojisi ve onun ruh sağlığına yönelik tedavileri, bizi sağlıklı sosyalleşmeye ve doyurucu insan ilişkilerine yönlendirse de, bunu yalnızca bireyci ve sınırlı bir çerçevede yapmaktadır. Bu yaklaşım, bizi başkalarından yalıtılmış biçimde yaşamlarımızı yönetmeye zorlar ki bu, dünya ruhani geleneklerinde topluluğun gerekliliğine dair verilen öğütlerle çelişmektedir.
İnsanlığın farklı kültürleri boyunca, bu noktada tam bir oydaşma görülür; bunu Aziz Yeni İlahiyatçı Simeon (949–1022) şu şekilde dile getirir: “Hiçbirimiz, yaratıldığımız doğadan yabancılaşmış ya da ondan kopmuş olamayız” (Palmer vd., 1998, s. 48). Benzer şekilde Śrī Nisargadatta Maharaj (1897–1981) şöyle vurgular: “Her türlü ayrılık, her çeşit kopuş ve yabancılaşma yanlıştır. Her şey birdir” (1999, s. 205).
Kutsala kök salmış olmak, yalnızca olumsallıkların yatay alanına katılan değil, aynı zamanda Tin’in dikeyliğine gömülmüş bir merkeze sahip olmak demektir.
Boşluğun Ötesinde
Ruh sağlığına ilişkin anlayışımıza metafiziği yeniden dâhil ettiğimizde, insanî yabancılaşma, geleneksel psikolojinin yatay olumsallıklarının ötesinde anlaşılır hâle gelir. Buna karşılık, yabancılaşmayı yalnızca dünyevî psikoterapi biçimleri ve ilerleme ideolojisi aracılığıyla ele alırsak, hedefi ıskalamış oluruz. Bu vahim problem, hangi yöntemin kullanıldığına bakılmaksızın, bireysel ya da grup terapisiyle yeterince ele alınamaz; zira bu sorun, kökünde ontolojik bir açmazı temsil eder ve modern psikoloji, zedelenmiş temelleri nedeniyle bunu idrak edemez.
Metafizik temellerden yoksun kalan bu disiplin, tam da problemi kaynağında ele almayı başaramadığı için, kendi içinde çelişkili bir bataklıkta sürüklenip durmaktadır.
Günümüzde ruhsal bozuklukları tedavi ederken, John Donne’un (1572–1631) dile getirdiği şu hakikati unutmaya meyilliyiz: “Hiçbir insan ada değildir” (1923, s. 98). İnsanlar birbirlerine muhtaçtır; bu nedenle topluluğun önemi çok uzun zamandır kabul edilmiştir. Her birey, bütünün bütünlüğüne ve uyumuna katkıda bulunan özgül bir işlev görür. Bu tür destek ağları çöktüğünde, toplumsal düzen de çözülmeye başlar.
Ayrıca, iyileşme ve bütünleşme, geleneksel olarak sıkı bir topluluk içinde konumlanır ve salt bireysel çabaların sonucu değildir; zira odak her zaman bütünleşmiş bir kolektifin iyilik hâlidir.
Geleneksel toplumlarda inzivaya çekilmiş tefekkür ehline her zaman yer verilmiş olsa da, yalnızlığa uygun olmayan kişiler için topluluk yaşamından kaçınmanın tehlikeleri vardır. Nitekim Yaratılış Kitabı’nda şu uyarıyla karşılaşırız: “İnsanın yalnız olması iyi değildir” (2:18); benzer şekilde Goethe (1749–1832) şöyle yazar: “Yalıtılmış bir durumda kalamayız” (1853, s. 49).
Bununla birlikte, tüm ruhsal yollarda, İlahi ile yakınlığı artırmaya adanmış yalnız çağrılar da mevcuttur. Erken dönem bir keşiş ve zühd yazarı olan Evagrius Ponticus (345–399) şu gözlemde bulunur: “Bir keşiş, herkesten ayrılmış ve herkesle birleşmiş olandır” (2006, s. 206). Śrī Rāmakrishna (1836–1886) ise şöyle der:
“Zaman zaman inzivaya çekilmek ve Tanrı’yı düşünmek son derece gereklidir. Başlangıçta zihni Tanrı’ya sabitlemek çok zordur; kişi bunu ancak yalnızlıkta meditasyon yaparak başarabilir… Meditasyon için insanın içine çekilmesi ya da tenha bir köşeye yahut ormana çekilmesi gerekir” (1977, s. 81).
İnsan psişesi, yaşam ağının ve onun altında yatan kozmik düzenin ayrılmaz bir parçasıdır. Taoizm gibi teistik olmayan geleneklerde de belirgin olan Birlik ilkesi şu şekilde tanımlanır: “Her şeyi henüz ayrışmamış, ilksel birlik içinde görmek” (Lao Tzu, Cooper, 2010, s. 37).
Budizm’de bu ilke, ünlü Kalp Sūtrası’nda (Prajñāpāramitā-hṛdaya-sūtra) karşımıza çıkan boşluk (śūnyatā) anlayışında ve onunla ilişkili olan bağımlı ortaya çıkış (pratītya-samutpāda) öğretisinde ifadesini bulur: “Biçim boşluktur… boşluk biçimdir” (Buddhist Scriptures, 1959, s. 162). Avataṃsaka Sūtra’daki ünlü İndra’nın ağı benzetmesi de bu anlayışın bir başka ifadesidir.
Bu, insan varlığında içkin hâle gelen aşkınlığın Bir’e geri dönüş arayışıdır: “Dünyanın tüm çeşitliliği boyunca, içimizdeki bir olan, daima birliği arar” (Kanamatsu, 2002, s. 33). Yaşamımızın pek çok alanında yaşanan yoğun kopuşlar nedeniyle, herhangi bir bütünlüğü ayırt etmek zorlaşmıştır. Yalıtılmış ve bağlantısız hâlde, insan psişesi parçalanmış kalır; psikolojik sağlık ve iyilik hâlini bulamaz.
Yabancılaşma ve Ruhsal Hastalık
Bu yabancılaşmış durum, pek çok ruhsal hastalığın merkezinde yer alıyor gibi görünmektedir. Frieda Fromm-Reichmann’ın (1889–1957) gözlemlediği üzere: “Yalnızlığın anlaşılması … ruhsal bozukluğun anlaşılması açısından önemlidir” (1959, s. 15). Bununla birlikte, çağdaş psikoterapi, ruhsal besinden yoksun bir dünyada yaşamanın yol açtığı ıstırabı büyük ölçüde göz ardı etmektedir. Bu durum son derece yıkıcı olmuştur; zira böyle bir besin, insan direncini desteklemede vazgeçilmez olduğunu göstermiştir.
Çağdaş psikoterapinin hakkını teslim etmek gerekirse, Fromm-Reichmann’ın belirttiği üzere, şu gerçeği belli ölçüde kabul etmektedir: “Kişilerarası yakınlığa duyulan özlem, bebeklikten yaşamın sonuna kadar her insanla birlikte kalır; ve bu özlemin yitirilmesi tehdidi altında olmayan hiçbir insan yoktur” (1959, s. 3).
Günümüzde psikoloji, sekülerliğin yol açtığı acıyı kabul etmeksizin ruhsal hastalıkları değerlendirmeye, teşhis etmeye ve tedavi etmeye çalışmaktadır. Modernliğin yükselişine yol açan tarihsel gelişmeler — Rönesans hümanizmi ile Aydınlanma Çağı’nın doğurduğu Bilimsel Devrim — dikkate alınmaksızın, bu dünyevî yönelimin kolektif psişeyi ve onun benlik anlayışlarını nasıl kökten sarstığını anlamak zordur.
Güncel ruh sağlığı tedavileri hâlâ, psikoterapinin doğuşundan sorumlu olan Aydınlanma projesinin parçalanmış ve bilimci temellerine dayanmaktadır.
Bireycilik ve Hakiki Benliğin Tutulması
Modernizmin ethosu yalıtıcıdır; çünkü insanı (Tin, nefs/ruh ve bedenden oluşan bir bütün olarak) tek boyutlu bir psiko-fizik varlığa indirger. Bu indirgeme sonucunda Hakiki Benliğimiz örtülür ve onun yerine, kendisinden daha yüksek hiçbir gerçekliği tasavvur edemeyen, görelilikten oluşmuş bir balonun içine hapsolmuş çarpık bir birey geçer.
Modernizm, “herkes kendisi için” gibi anlayışları yücelterek iyilik hâlimizi baltalar; bu anlayış, insanları birbirine karşı konumlandırır ve bizi parçalamaktan başka bir sonuç doğurmaz. Paul Tournier’nin açıkladığı üzere, bu aşındırıcı eğilim Aydınlanma projesinde doruğa ulaşmıştır: “On dokuzuncu yüzyıl bilimi ve felsefesi tarafından yanıltılmış modern insan, toplumu ancak çatışmaların, güç sınamalarının ve rakip güçler arasındaki rekabetin devasa bir ağı olarak tasavvur edebilir” (1962, s. 31).
Bu bireyciliğe toplumsal bir hastalık olarak direnmek yerine, onu doğal ve gerekli olarak görmeye başladık.
Fransız antropolog Louis Dumont (1911–1998), bu bakış açısının tarihsel istisnalığını şöyle çerçeveler: “Modern bireycilik, diğer büyük uygarlıkların arka planında ele alındığında … istisnai bir olgudur” (1986, s. 23). Dahası, “Bireyin keşfi, ‘modern insan’ın yaratılması ya da icadı, paradoksal biçimde, insan kişiliğinin bütünlüğü ve onuru için ilk tehlikenin, ilk yabancılaşma işaretinin de kaynağı olmuştur” (Montagu & Matson, 1983, s. xx).
Burada, bireyciliğin yükselişini ve onun ayrı bir benlik yanılsamasına dayanan sahte anlayışlarını kabul etmek elzemdir. Fransız metafizikçi René Guénon’un (1886–1951) açıkladığı üzere bu durum, “bireyselliğin üzerinde hiçbir ilkeyi kabul etmeme”dir (2004, s. 55) ve varoluşsal rahatsızlıklarımızın tam merkezine işaret eder.
Dikey boyuttan yoksun kaldığımızda, Amerikalı psikiyatrist Harry Stack Sullivan’ın (1892–1949) ifadesiyle, “benzersiz bireysellik yanılsaması”na kaçınılmaz olarak düşeriz (1955, s. 140). (Bir yan not olarak belirtmek gerekir ki, gerçek çeşitlilik ve insanî biriciklik Tin’de köklenir; yalnızca öznel bakış açılarımıza dayanmaz.)
Günümüzde ruh sağlığı tedavileri, modernizmin yarattığı boşluğun yol açtığı acıları gidermeye çalışırken, bu boşluğun kaynağını asla kabul etmez. Whitall N. Perry’nin (1920–2005) belirttiği gibi: “Dünyada Merkez olarak dinin kaybı, [modern] psikolojinin doldurmaya çalıştığı bir boşluk bırakmıştır” (1996, s. 200). Bunun sonucunda çağdaş insanlığın normatif durumu, R. D. Laing’in (1927–1989) ifadesiyle, “normalite denen dehşet verici bir yabancılaşma hâli”dir (1972, s. 167).
Parçalanma ve Bütünlük
Bilinçte meydana gelen bu yarılma — Kartezyen düalizmin temelini oluşturan bölünme — artık ana akım psikolojinin felsefi varsayımlarına bütünüyle yerleşmiş durumdadır ve öngörülemeyen fakat son derece zararlı sonuçlara yol açmıştır. Dünyanın res extensa (uzamlı şeyler) ve res cogitans (düşünen şeyler) olarak katı biçimde ikiye ayrılması, insan deneyimini yalnızca özel ve öznel bir alana indirger. Bu bakış açısı, nesnel — hatta nihai — bir gerçeklik fikrini tümüyle reddeder.
“Konuşma yoluyla tedavi”nin kurucusu Sigmund Freud (1856–1939), “Ego bize özerk ve biricik bir şey olarak görünür; geri kalan her şeyden açıkça ayrılmıştır” der (1989, s. 12) ve başka bir yerde “ego ile dış dünya arasındaki sınır çizgileri”nden söz eder (1989, s. 13). Bu düalizmin yarattığı tahribat aşılmadıkça, aşkın olana dayalı bir psikolojinin mümkün olamayacağı yeterince vurgulanamaz.
Ampirik egonun fenomenal dünyayı algılama tarzının kendisi sorunludur; zira çıkış noktası, insanın kendisini ve başkalarını gerçekten anlamasına engel olan ikili bir bölünmeyi varsayar. Ego ile özdeşleşme, özne ile nesne — ya da benlik ile dünya — arasında temel bir ayrılık bulunduğunu varsayan kurgusal, hatta çarpıtılmış bir benlik anlayışına dayanır. Bu Hakiki Benlik’ten kopuş, günümüzde gördüğümüz ruh sağlığı sorunlarının çoğunun ardındaki temel etkendir.
Psikiyatrist Edward F. Edinger’in (1922–1998) kabul ettiği üzere: “Tüm yabancılaşma problemleri … nihayetinde ego ile Benlik arasındaki yabancılaşmadır” (1974, s. 39). Edinger şunu da ekler: “Bu bağ koptuğunda ortaya çıkan şey boşluk, umutsuzluk, anlamsızlık ve uç durumlarda psikoz ya da intihardır” (1974, s. 43). Ego, kendisini aşan — yani Tin — olandan bağımsız işleyebileceğine dair yanlış bir inancı barındırır. Bölünmüş benliğin doğurduğu kriz, ancak metafizik bir çerçeve içinde tam olarak kavranabilir; çünkü ego, kendi içsel sınırlılıklarının ötesinde olanı deneyimleyemez.
Kutsal psikolojinin özü — tüm ruhsal geleneklerde mevcut olduğu üzere — şu şekilde ifade edilebilir: “Benlik ego oldu ki ego Benlik olabilsin” (Schuon, 1990, s. 71); başka bir deyişle, “İnsanda Tin ego olur ki ego saf Tin hâline gelebilsin” (Schuon, 1998, s. 139). Bu ilke farklı biçimlerde dile getirilebilir; ancak ruh alanının, ilahî kaynağıyla yeniden bütünleşmesi gerekliliği değişmez.
Seküler psikoterapi bu dönüşümü destekleyemez; bunun iki nedeni vardır: birincisi, egonun ötesinde bir gerçekliği kabul etmez; ikincisi ise temellerinin sahih bir ontolojiden yoksun olmasıdır.
İnsan varlığının üçlü yapısı — Tin, ruh/nefs ve beden — bu bütünlüğü bölünme olmaksızın tasavvur etmeye imkân tanıyan metafizik bir çerçeve sunar. Bu yapı, her insanın kalbinde bulunan kutsal merkeze erişim sağlar; bu merkezde ikamet ederek, zamansal gerçekliğimiz içinde hakiki iyileşme potansiyeli geliştirilebilir. Buna karşılık, modern Batı psikolojisi ve onun materyalist varsayımları, çözüm sunmaksızın katı bir özne–nesne düalizmini pekiştirir.
Yabancılaşma, düşmüş insanlık kadar eskidir; ancak modern dünyada kuşkusuz aşırı biçimler kazanmıştır.
Zihin incelemesi söz konusu olduğunda, modern psikolojinin sunabileceği içgörüler sınırlıdır; zira beyni bedensel bir organ olarak ele alır ve bilincin, her şeyin onun aracılığıyla algılandığı fakat kendisinin algılanmadığı “göz” olduğunu fark edemez. Zihin, bağımsız bir varoluşa sahip değildir; “kalp gözü”ne (ya da aşkın Akıl’a) köklenmiş bir bilince bağımlıdır. Özünde bölünmemiş olan bilinç temeldir; bedensellik ise olumsaldır (Bendeck Sotillos, 2023, s. 12–21).
Aydınlanma sonrası dönemin dar görüşlü perspektifi, “kavanozda beyin” ve “simüle edilmiş gerçeklik” gibi düşüncelerin yeşerdiği, parçalanmış bir kozmosun sınırları içinde sıkışıp kalmıştır; ancak bunların hiçbiri Hakikî olana sahih bir dayanak sunmaz (bkz. Harman, 1973). Burada özellikle vurgulamak gerekir ki, transhümanizm ya da yapay zekâ gibi teknolojik gelişmişlik düzeyleri, yabancılaşmamızı asla gidermeyecektir.
İçsel ve Dışsal Sürgün
Bu durumdaki paradoks şudur ki, duygusal yalıtımımızı fark edemeyişimiz, daha fazla yalnızlığa yol açar. Tüm insan deneyiminin merkezinde, yalnız doğduğumuz ve yalnız öldüğümüz yönündeki çıplak olguyu idrak etme gereksinimi yer alır (bkz. Becker, 2020). Amerikalı psikolog Clark E. Moustakas’a (1923–2012) göre, bu olgudan kaçınmak daha fazla ıstırap üretir: “Varoluşsal yalnızlık deneyimini aşma ya da ondan kaçma çabaları, ancak kendine yabancılaşmayla sonuçlanır” (1961, s. ix).
Bu hakikatten kaçış, içsel büyüme potansiyelini felce uğratır ve yaşamlarımızın anlamını karartır. Buna paralel olarak, toplumsal yoksunluk çoğu zaman kişinin kendi eliyle ürettiği bir durumdur; nitekim Avusturyalı hekim ve psikanalist Wilhelm Stekel (1868–1940), Freud’un erken dönem öğrencilerinden biri olarak, şu tespitte bulunur: “İnsan koşullar nedeniyle yalnızlaşmaz; kendini yalnızlaştırır” (1931, s. 18). Aynı zamanda, “İnsan boşluk hâlinde yaşayamaz” (May, 1973, s. 24); bu durum eninde sonunda yıkıcı eğilimlere yol açar.
İnsanlığın karşı karşıya olduğu bu boşluğun kaynağı nedir? Bu, tam da bizim düşmüş hâlimizi ayırt eden aşkınlığın kaybıdır.
İbrahimî tek tanrılı dinlere göre, Âdem ile Havva’nın düşüşü, doğrudan ruhsal bilme yetilerinin yitirilmesinin sonucudur; bu durum İlahi olandan yabancılaşmaya ve kendi aralarında uyumsuzluğa yol açmıştır. Hindu ve Budist geleneklerin avidyā (Pāli: avijjā) olarak adlandırdığı şey — yani gerçekliği olduğu gibi görememe durumu — budur. Buna karşılık hakiki bilgi özgürleştiricidir.
Ruhsal gerçekliği doğrudan idrak eden aşkın yetimizin tutulması, ilksel bir yaranın açılmasına yol açmıştır: kutsal duygusunun yitimi ve Akıl’ın ya da “kalp gözü”nün bozulması.
Modern dünyada ilişkiler yozlaşmış ve çatışmalı hâle gelmiştir. Can sıkıntısı ya da ilgisizlik baş gösterdiğinde, ilişkileri onurlandırılması gereken bağlar olarak değil, kullanışlı tüketim nesneleri gibi kolayca terk ederiz. Hakiki bir dostluk, zaman, sabır ve olgunlaşma içinde sınanmalıdır.
Yahudi-Hristiyan geleneğinde şu uyarıyla karşılaşırız: “Dost edinmek istiyorsan, onu önce dene ve ona çabuk güvenme” (Sirak 6:7). Ayrıca “Annene babana hürmet et” (Efesliler 6:1) denilir; fakat bu, Tin ile olan bağımızı zayıflatacak şekilde anlaşılmamalıdır. Nitekim “Babasını ve annesini benden çok seven bana layık değildir” (Matta 10:37) ve “Bana gelen, babasını ve annesini … gözden çıkarmazsa öğrencim olamaz” (Luka 14:26) denir.
Buda, “tüm kutsal yaşam”ı “iyi dostluk, iyi yoldaşlık, iyi arkadaşlık” olarak tanımlar (2000, s. 1524). Konfüçyüs (MÖ 551–479) ise, “Yol’a sahip olanlarla birlikte olan kişinin … kendi kusurlarını düzelttiğini” vurgular (1938, s. 87).
İlişkiler, bilincin çeşitli alanlarını ve gerçekliğin farklı düzeylerini kapsar. Bunlar, yaratılmış düzeni onun ötesinde olanla irtibatlandıran kutsal bir birlik oluşturur. Lakota geleneği Mitakuye oyasin der: “Hepimiz akrabayız” (kelimesi kelimesine: “Tüm akrabalarım”); Hristiyan gelenek ise şunu bildirir: “Biz birbirimizin uzuvlarıyız” (Efesliler 4:25).
Hindu geleneğinde satsang kavramı bulunur; bu, hakikatle ya da gerçeklikle birlikte olmayı ifade eder ve azizler ile bilgelerin eşliğini kapsadığı gibi, Hakiki Benlik ile nihai karşılaşmayı da ima eder. Hakiki anlamda insani olan, dünyevi olanla tek başına karşı karşıya gelmez; zira (içkin olarak) Tin, (aşkın olarak) Tin ile karşılaşır. Bu durum, göreli bakış açısından sıradan bir gerçeklik gibi görünür; fakat Nihai Gerçeklik açısından bakıldığında, İlahi Olan’dan başka hiçbir şey yoktur.
Özetle, ilişkinin kutsal biçimleri, varoluşun yatay ve dikey boyutlarını birleştirerek insan bütünlüğünü destekler.
Mutlak’tan ilk kopuşun travması, yaralı psişelerimizdeki sonraki tüm kaosun temelini oluşturmuştur. Kutsalı yaşamlarımızdan dışladığımız için, yaratılmış düzenle olan bağımızı yitirdik. İnsanlığın kozmostaki doğru yerini ayırt edemediğimiz sürece, kim olduğumuzu da bilemeyiz. Bu ayırt edişin yokluğunun, anlamdan yoksun görünen bir dünyada kendimizi bütünüyle yalnız hissetme deneyimini nasıl beslediğini bu şekilde daha iyi anlayabiliriz.
Aşkınlık için yaratılmış varlıklar olarak, Mutlak’tan koparıldığımızda kendimize, başkalarına ve kozmasa yabancılaşırız. C. S. Lewis’in (1898–1963) yazdığı gibi: “Başka bir şey isteriz — kelimelere dökülmesi zor olan bir şeyi — gördüğümüz güzellikle birleşmeyi, onun içine girmeyi … onun bir parçası olmayı” (1949, s. 13).
İnsan varlıkları, ruhsal olarak yoksullaştırılmış ve tersyüz edilmiş bir gerçeklikte serpilemez. Psişe varoluşsal yabancılaşma karşısında çöktüğünde, kimliğimiz zedelenir ve ilişkilerimiz parçalanır. Bu durum tesadüfî değildir; zira anlaşılmaz olarak kavranan bir şeye verilen kaçınılmaz tepkidir.
Hakiki Benlik’ten kopmuş hâlde, bizi gerçekten doyurabilecek olanın sahte ikamelerini kovalayarak, gerçeklikle yeniden bağ kurmaya çalışırız. Bunu, kutsal merkezini terk etmiş ve kendi kendini ürettiği bir deliliğin serbest düşüşüne geçmiş bir dünyanın algılanan ya da fiilî tehditlerinden korunmak için yaparız. Çareyi, hem aşkın hem de içkin olan kalıcı bir gerçeklikte aramamız gerekir. William Ernest Hocking’in (1873–1966) sözlerini hatırlayalım: “Din, sıklıkla insan ile dünyası arasında açılmış bir yabancılaşmanın iyileştirilmesi olarak tanımlanır” (1928, s. 238).
Sonuç
Tam anlamıyla insan olmak, hakiki kimliğimizi Tin’de keşfetmek demektir. İlksel doğamız mutluluktur; bu nedenle Hakiki Benlik’te ikamet etmek, gerçekliğin bütünüyle olan bağımızı yansıtır. Śrī Ānandamayī Mā (1896–1982) bunu şu şekilde ifade eder: “Kendi özsel doğasına dair bir anlık sezgi, mutluluk verir. Mutluluğa yönelen zihin, aslında kendi Benliği’ne yönelmektedir” (1995, s. 42). Bu, bizim ilksel doğamızdır (fiṭrah), “Tanrı’nın sureti” (imago Dei), Buddha-doğası (Buddha-dhātu) ya da Benlik (Ātmā). Bu doğa, varlığımıza içkin olup asla yitirilemez ya da yok edilemez; çünkü kendi içinde, insanlığımızın aşkın-arquetipal örneğini barındırır.
Yabancılaşmanın aşılması, Hakiki Benlik ile özdeşleşmeyi gerektirir; zira yabancılaşmanın kendisi, düzensiz bir düalizmdir. Arunachala’nın Bilgesi Śrī Ramana Maharshi (1879–1950), ikici olmayan bir perspektiften şu içgörüyü sunar: “Benlik’e yabancı olan hiçbir şey yoktur” (1996, s. 48). Hakiki Benlik’in özü, gerçekliğin bütünüyle bağlantılı olmaktır. Varoluşsal yalıtımımızın sonu, Taoist üstat Chang Po-tuan’ın (Zhang Boduan, 983–1082) ifadesiyle “köke dönüş”tür (2001, s. 44). Buna karşılık, ilksel doğamızın bilgisizliği, bizi zamansız hakiki iyilik hâlinin kaynağından kopararak insanlıktan çıkarılmış bir duruma sürükler.
Yalnızlık, inzivaya katlanmayı bilmemekten doğar. Bu ayrım belirleyicidir; zira ilki sekülerliğin travmasını pekiştirirken, ikincisi Hakikî olanın tefekkürle hatırlanmasına açılır. İnsanlığın en büyük güçlüklerinden biri, yalnız kalabilmektir. An be an yaşantılarımızın altında yatan şey üzerine düşünmekten kendimizi durmaksızın oyalarız. Fransız matematikçi ve filozof Blaise Pascal (1623–1662) şu gözlemde bulunur: “İnsanın mutsuzluğunun tek nedeni, odasında sessizce kalmayı bilmemesidir” (1984, s. 67). Bu nedenle, kendimizle baş başa kalmaktan kaçınır ve dışsal olanla sürekli meşgul oluruz (bkz. Postman, 1988). Benzer şekilde, Fransız Rönesansı’nın önde gelen düşünürlerinden Michel de Montaigne (1533–1592), “Dünyadaki en büyük şey, kendine ait olmayı bilmektir” der (1925, s. 321).
Günümüz insanı, radikal teknolojik ilerlemeler, benzeri görülmemiş ekonomik büyüme, derin insani sefalet, kitlesel yıkıma dair apokaliptik tasavvurlar ve ebedî ilerleme hayalleri içinde yaşamaktadır. İnsan yaşamını iyileştirmesi beklenen araçlar, fiilen onu denetleyen ve tehdit eden güçlere dönüşmüştür. Yabancılaşmış durumumuz, bizi kolektif zihin kontrolüne ve manipülasyona açık hâle getirir; buna ekonomik araçlar da dâhildir. Christopher Lasch’ın belirttiği gibi, tüketim “yabancılaşmanın kendisini bir metaya dönüştürür. Modern yaşamın ruhsal çoraklığına hitap eder ve tüketimi çare olarak sunar” (1978, s. 73). İnsanlığın yabancılaşması, ütopyacı hayaller ile distopik dehşetler arasında gerilmiştir.
Hakikatten yabancılaşma, gerçeklikle temasın kaybı anlamına gelir; bu durum, sahih bir ontolojiden yoksun bırakıldığında, ruh sağlığı ve psikoterapi açısından son derece ağır sonuçlar doğurur. Bir yenilenme, psikoloji disiplinine metafiziğin geri döndürülmesinden daha azını gerektirmez; zira “uygarlığımızın krizine yönelik gerçek bir çözüm, yoldaşlık anlamının yeniden tesis edilmesini talep eder” (Tournier, 1962, s. 50). Nihai çözümlemede, yabancılaşma, hakiki kimliğimizden kopmuş olmaktan kaynaklanır.
İnsanlığın ruhsal geleneklerinin, bizi koşulsuz biçimde İlahi Varlık’ta ikamet etmeye çağıran uyarılarına kulak vermeyi öğrenelim; zira orada tüm korku, kaygı, umutsuzluk ve çaresizlik sonsuza dek ortadan kalkar.
