Türkiye’de İslami Siyasetin Ahlaki Kırılması: Davayı Yükseltmekten Davayla Yükselmeye
Türkiye’de “İslami kesim” denildiğinde, çoğu zaman homojen, yekpare ve tek bir siyasal hatta indirgenebilecek bir topluluktan söz ediliyormuş gibi davranılır. Oysa bu, hem tarihsel gerçeklikle hem de sosyolojik tabloyla örtüşmeyen son derece indirgemeci bir yaklaşımdır. Türkiye’de İslami alan; tarikatlardan Nurcu yapılara, radikal İslamcı gruplardan bağımsız Müslüman entelektüellere, siyasal İslam geleneğinden gelen hareketlerden hiçbir örgüte entegre olmayan geniş kitlelere kadar uzanan son derece parçalı ve çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Bu çeşitlilik, aynı zamanda İslami düşüncenin ve pratiğin toplumsal dinamizmini de oluşturmuştur.
Bu geniş yelpaze içinde siyasal alanda en kurumsal ve devletle ilişki kurma kapasitesi en yüksek çizgi, tarihsel olarak Nakşibendi geleneğiyle temas hâlinde gelişmiş olan Erbakancı harekettir. Milli Selamet Partisi’nden Refah Partisi’ne, oradan AK Parti iktidarına uzanan bu hat, İslami siyasetin merkezî damarını temsil etmiştir. Ancak bu merkezî damar, hiçbir zaman İslami alanın tamamını kuşatamamış; kuşatamadığı alanları ise çoğu zaman sorunlu, marjinal ya da kontrol edilmesi gereken unsurlar olarak görmüştür. Asıl mesele de tam olarak burada başlamaktadır.
Bugün İslami kesimin elde ettiği pek çok toplumsal ve kültürel kazanım, sanıldığı gibi yalnızca tarikatların ya da siyasal merkezlerin planlı ve bilinçli hamleleriyle gerçekleşmemiştir. Başörtüsü mücadelesinden kamusal görünürlüğe, entelektüel üretimden kültürel direnişe kadar uzanan geniş bir alanda belirleyici olan, çoğu zaman örgütsüz, bağımsız ya da “radikal” etiketiyle dışlanan İslamcıların uzun soluklu çabaları olmuştur. Bu kesim, anti-emperyalist bir duruşu, ümmet bilincini ve Kur’an’a dönüş söylemini merkeze alarak, bedel ödemeyi göze alan bir mücadele yürütmüş; fakat elde edilen kazanımların paylaşımı söz konusu olduğunda çoğu zaman dışarıda bırakılmıştır.
Tarikatların önemli bir kısmı ise ne Milli Selamet Partisi’ni ne de AK Parti’yi ilkesel olarak desteklemiştir. Bu yapılarda siyasal tutum çoğu zaman ideolojik ya da ahlaki bir tercihten ziyade, çıkar ilişkileri ve pragmatik dengeler üzerinden şekillenmiştir. Bu durum, İslami kesim içinde derin bir ayrışmayı beraberinde getirmiş; ilke ve bedel eksenli bir mücadele hattı ile güç ve imkân merkezli bir ilişki biçimi arasındaki fark giderek belirginleşmiştir.
İslamcı kesim, özellikle de bağımsız ve eleştirel damar, tarih boyunca hem devlet hem de iktidara yakın İslami yapılar tarafından çoğu zaman bir “öteki” olarak görülmüştür. Kardeşlik hukuku söylem düzeyinde sıkça dile getirilmiş olsa da, bu hukuk hiçbir zaman bütün Müslümanları kapsayan bir ilke olarak işletilmemiştir. İslamcıların yetiştirdiği düşünürler, yazarlar, şairler ve sanatçılar; fikirleriyle toplumsal iklime yön vermiş, belli dönemlere damga vurmuş olsalar bile, iktidar çevreleri tarafından sistematik biçimde sahiplenilmemiştir. Sahiplenildiği durumlarda ise isimleri zikredilmeden, anonimleştirilerek, adeta görünmez kılınarak kullanılmıştır.
Tam da bu noktada bugün açıkça tecrübe edilen temel bir gerçek ortaya çıkmaktadır: İktidarda bulunanların önemli bir kısmı, kendilerini iktidara taşıyan, omuzlarına basarak yükseldikleri insanları artık bir “yük” olarak görmektedir. Parti etrafında şekillenen siyasal mücadele, zamanla partiyi yüceltme idealinden uzaklaşmış; yerini parti üzerinden nasıl makam, mansıp ve imkân elde edilebileceği hesabına bırakmıştır. Bu dönüşüm, sadece bireysel ahlaki zaafların değil, yapısal bir zihniyet kaymasının ürünüdür.
Bugün makam ve mevki dağıtımına bakıldığında, İslami bir geleneğe, fikrî bir emeğe ya da ahlaki bir sürekliliğe sahip olmayan; farklı ideolojik, kültürel ya da bürokratik mecralardan gelip iktidar alanına eklemlenen kişilerin, neredeyse bütün kazanımların üzerine oturabildiği görülmektedir. Ne var ki bu kişilerin her yanlış tercihi, her savrulması ve her yön değiştirmesi, bireysel sorumluluk olarak kalmamakta; doğrudan Müslümanlara, İslam’a ve hükümete fatura edilmektedir. Böylece bedel, mücadeleyi verenlere; imkân ise sonradan gelenlere ait olmaktadır.
İktidar çevrelerinin bu süreçte İslamcı kesimden temel beklentisi ise çoğu zaman “dervişlik”tir: Susmak, eleştirmemek, itiraz etmemek. Oysa siyasal iktidarların oluşumunda ciddi katkıları bulunan bu insanların ilk tasfiye edilenler olması, İslami siyasetin en temel çelişkilerinden biridir. Eleştiri, ihanetle; uyarı, fitneyle; fikrî mesafe ise düşmanlıkla eş tutulmaktadır. Bu anlayış, hem düşünsel üretimi hem de ahlaki canlılığı kurutmaktadır.
Türkiye’de ne bir cemaate ne de bir örgüte entegre olan; İslam’ı seven, ümmet bilinci taşıyan fakat siyasal ya da cemaatçi disiplinlere teslim olmayan geniş bir Müslüman kesim vardır. Bu kesim çoğu zaman “ara unsur” gibi görülse de, gerçekte hem toplumsal birlik hem de siyasal istikrar açısından taşıyıcı bir rol üstlenmektedir. Bu insanlar, bütün dışlanmışlıklarına rağmen, kişisel hesapları değil memleketin birlik ve dirliğini önceleyerek büyük bir olgunluk sergilemekte; iktidarı, eleştiriyi tamamen terk etmeden desteklemektedir.
Ancak bu denge sürdürülebilir değildir. Bu kesim ya tamamen dışlandığında ya da zorla entegre edildiğinde, yalnızca bir grup insan değil; iktidarın dayandığı moral ve düşünsel zemin de çökmeye başlar. Ortaya çıkan zarar, yalnızca siyasal değildir. Bu süreç, aynı anda İslam’a, mevcut hükümete ve devlet geleneğine zarar veren üç boyutlu bir tahribata dönüşmektedir. Burada bilinçli bir ihanet aramaktan ziyade, giderek derinleşen ve sonuçları ağırlaşan yapısal bir zarar söz konusudur.
Toplumlar yalnızca iktidarla ayakta kalmaz. İktidarı eleştirebilen, ona ahlaki sınırlar çizebilen ve gerektiğinde yüklenmeyi göze alan insanlar sayesinde ayakta kalır. Bu zemin aşındıkça, çöküş yalnızca muhalifleri değil; iktidarın kendisini de içine alır. Türkiye’de bugün yaşanan kırılma, tam olarak bu noktada yoğunlaşmaktadır.

