Byung-Chul-Han

Byung-Chul Han’ın modern topluma yönelttiği eleştiriler, güncel bir dil ve etkili metaforlar eşliğinde sunulsa da, Batı düşüncesi açısından esasen yeni bir teorik ufuk açmaz; aksine, Descartes’la birlikte kurulan modern özne anlayışının yol açtığı içsel gerilimler, yabancılaşma, benliğin parçalanması ve araçsal aklın tahakkümü gibi meseleler, uzun süredir Batı felsefesinin merkezî tartışma başlıklarıdır. Nietzsche’den Heidegger’e, Foucault’dan Deleuze’e ve postyapısalcı düşüncenin neredeyse tamamına kadar uzanan hat, zaten öznenin kendi üzerine kapanması, iktidarın içselleştirilmesi ve özgürlüğün performans zorunluluğuna dönüşmesi sorununu farklı kavramsal çerçevelerle dile getirmiştir. Bu bakımdan Han’ın “yorgunluk”, “pozitiflik”, “şeffaflık” ve “kendini sömüren özne” gibi kavramları, teorik olarak yeni olmaktan çok, mevcut eleştirilerin estetikleştirilmiş ve sadeleştirilmiş bir yeniden anlatımıdır. Zen Budizmi ve Doğu düşüncesine yapılan örtük göndermeler ise derinlikli bir metafizik veya disiplinli bir dinî-felsefî bağlılıktan ziyade, Batı eleştirisini egzotik bir arka planla güçlendirme işlevi görür; nitekim Han’ın Budizm’i sistematik biçimde tartışmaması, onu ahlâkî ve ontolojik bir zemin olarak değil, daha çok kültürel bir duyarlılık ve negatiflik estetiği olarak kullandığını düşündürür. Bu nedenle Han’ın düşüncesi, Batı’nın kendi krizinin farkında olmadığına değil, aksine bu krizi uzun süredir teşhis ettiği hâlde onu taşıyacak ilkesel ve normatif bir yönelim üretemediğine işaret eder; Han’ın popülerliği de tam olarak bu boşlukta, derin bir teorik yenilikten çok, çağın ruhunu iyi tercüme eden bir anlatıcı olmasından kaynaklanır.

Byung-Chul Han, post-yapısalcı düşüncenin açtığı özne ve iktidar eleştirisi hattından beslenmekle birlikte, bu geleneğin metodolojik ve teorik araçlarını sistematik biçimde kullanmaz; bu nedenle onu sıkı anlamda bir post-yapısalcıdan ziyade, post-yapısalcı eleştirilerin sadeleştirilmiş ve estetikleştirilmiş bir kültür eleştirmeni olarak değerlendirmek daha isabetlidir.

Byung-Chul Han’ın özellikle Türkiye’de yoğun biçimde parlatılmasının nedeni, özgün ve derinlikli bir felsefî katkı sunmasından ziyade, modernliğin uzun süredir bilinen krizlerini düşük teorik maliyetle, estetik ve aforizmatik bir dille yeniden dolaşıma sokmasıdır. Han’ın metinleri, Batı düşüncesinin Descartes’tan itibaren tartıştığı özne, akıl, yabancılaşma, araçsallaşma ve iktidarın içselleştirilmesi gibi meseleleri, sistematik bir teori kurmadan, çözüm veya normatif bir yönelim önermeden, “bir şey söylüyormuş” hissi veren kısa denemeler hâlinde sunar; bu durum, metinleri hem kolay tüketilir hem de eleştirel sorumluluktan büyük ölçüde muaf kılar. Özellikle Güzelin Kurtarılması gibi eserlerde estetik, hakikat ve etik arasındaki ilişkinin yüzeysel biçimde romantize edilmesi, derin bir estetik teori üretmekten çok, modern dünyanın çirkinliğine karşı nostaljik bir yakınma düzeyinde kalır; güzellik ne metafizik, ne ahlâkî, ne de toplumsal bir ilke olarak temellendirilir, yalnızca kaybolmuş bir duyarlılık olarak anılır. Bu nedenle Han, çözüm üretmediği gibi, çözüm üretmeme hâlini de bir tür entelektüel erdem olarak sunar; metinler, düşünsel bir gerilim yaratmak yerine okuru rahatlatan bir fikir jimnastiğine dönüşür. Türkçede eserlerinin hızla ve eksiksiz biçimde çevrilmesi de bu bağlamda şaşırtıcı değildir: Han, derin teorik tartışmalarla uğraşmadan “eleştirel görünme” ihtiyacını karşılayan, akademi ile popüler entelektüel alan arasında güvenli bir ara figür sunar. Böylece Han’ın popülerliği, yeni bir şey söylemesinden değil, zaten bilinen eleştirileri risksiz, şık ve tüketilebilir bir biçimde yeniden paketlemesinden kaynaklanır.

Adorno, Foucault ve İslam Anlayışı Ekseninde

Modernliğin özne, iktidar ve anlam krizine ilişkin eleştiriler, Byung-Chul Han’la birlikte ortaya çıkmış değildir; aksine bu kriz, Batı düşüncesinin kendi iç hesaplaşmasının merkezinde uzun süredir yer almaktadır. Theodor W. Adorno, Aydınlanma’nın araçsal akla indirgenmesiyle birlikte aklın özgürleştirici değil tahakküm kurucu bir işlev kazandığını, estetiğin ise bu tahakküm karşısında hakikatin son sığınağı hâline geldiğini ileri sürerken, bu tespiti derin bir negatif diyalektik zeminine oturtur; Adorno’da eleştiri, yalnızca teşhir edici değil, aynı zamanda etik ve estetik bir sorumluluk bilinciyle yürütülür. Michel Foucault ise modern öznenin nasıl kurulduğunu, iktidarın yasaklayıcı değil üretici biçimde nasıl işlediğini, söylem, bilgi ve disiplin mekanizmaları üzerinden tarihsel ve arkeolojik bir titizlikle gösterir; Foucault’nun eleştirisi, soyut bir yakınma değil, somut iktidar tekniklerinin analizidir. Bu iki düşünürde ortak olan husus, modern krizin yalnızca hissedilen bir bunaltı olarak değil, tarihsel, yapısal ve kavramsal olarak çözümlenmesidir.

İslam düşünce geleneği ise bu krizi ne estetik bir nostaljiye ne de yalnızca iktidar çözümlemesine indirger; meseleye ontolojik ve ahlâkî bir çerçeveden yaklaşır. İslam’da sorun, öznenin yorgunluğu ya da anlam kaybı olmaktan önce, insanın ölçüyü (mizan) kaybetmesidir. Akıl araçsallaştığında değil, hikmetten koptuğunda sorun hâline gelir; benlik bastırıldığında değil, emanet bilincinden uzaklaştığında yozlaşır. Bu nedenle İslam, modernliğin krizini sadece teşhis etmez, onu ilke, sınır ve sorumluluk kavramlarıyla normatif bir düzleme taşır. Adorno’da estetikte, Foucault’da söylem ve iktidar analizinde görülen eleştirel derinlik, İslam düşüncesinde adalet, hikmet ve ahlâk bütünlüğüyle tamamlanır.

Bu üç eksen birlikte düşünüldüğünde, güncel kültür eleştirilerinin—özellikle Byung-Chul Han örneğinde—neden teorik olarak yetersiz kaldığı daha net görünür: Han, Adorno’nun negatif diyalektiğindeki felsefî gerilimi, Foucault’nun tarihsel-analitik titizliğini ve İslam’ın normatif-ahlâkî yönelimini dışarıda bırakarak, modern krizi estetikleştirilmiş bir duyarlılık düzeyinde ele alır. Böylece eleştiri, dönüştürücü bir düşünce olmaktan çıkar; “bir şey söylüyormuş gibi duran” fakat yön göstermeyen bir entelektüel jest hâline gelir. Oysa modern dünyanın krizi, yalnızca teşhis değil, ilke gerektiren bir krizdir; bu ilke, Adorno’da hakikatle gerilim hâlindeki estetikte, Foucault’da iktidarın somut işleyişinin ifşasında ve İslam’da ölçüye dayalı ahlâkî sorumlulukta karşılığını bulur.

İslam düşüncesinde Han’ın muğlak bıraktığı her başlık, kavramsal değil ilkesel bir zemine bağlanır: İlke, keyfî bir negatiflik ya da estetik sezgi değil, hikmet ve mizandır; yani varlığın ölçüyle yaratıldığı ve insanın bu ölçüyü korumakla yükümlü olduğu fikri. İnsan, belirsiz bir özne ya da yalnızca yorgun bir performans varlığı değildir; emanet taşıyan, sorumlu ve yönelim sahibi bir varlık olarak tanımlanır. Güzel, tüketimden kaçan soyut bir duyarlılık değil; hakikatle irtibatlı, ahlâkî ve ontolojik bir niteliktir—bu nedenle İslam estetiğinde güzel, hazza indirgenmez, doğruya ve iyiye refakat eder. Kurtuluş ise mecazî bir rahatlama hâli değil, nefsin tezkiyesi ve adaletle hizalanma sürecidir; dünyadan çekilme değil, dünyada ölçüyü ikame etme pratiğidir. Bu çerçevede, Gazali’de estetik ve ahlâk, insanın iç düzeninin ıslahıyla birleşirken; İbn Arabi’de güzel, varlığın ilahî isimlerle tecellisinin idraki olarak anlam kazanır. Böylece İslam düşüncesi, eleştiriyi yalnızca teşhis düzeyinde bırakmaz; insanı, güzeli ve kurtuluşu aynı ilkesel eksende birleştirerek normatif ve sürdürülebilir bir yönelim sunar. Han’ın düşüncesinde eksik olan tam da budur: kavramların cazibesini aşan, insanı dönüştüren bir ölçü ve amaç ufku.

Güzeli Kurtarmak

Byung-Chul Han’ın özellikle Güzeli Kurtarmak adlı metninde sergilediği yaklaşım, insan doğasına ilişkin açık, bağlayıcı ve felsefî olarak temellendirilmiş bir tez ortaya koymaktan ziyade, kavramlar etrafında dolaşan bir estetik söylem üretir. “Pürüz”, “düzlük”, “negatiflik”, “yaralanma” gibi imgeler tekrar tekrar dolaşıma sokulmasına rağmen, bunların ontolojik statüsü, insanın ne olduğu ya da ne olması gerektiği bakımından netleştirilmez; güzelin ne olduğu tanımlanmadığı gibi, neden ve ne adına “kurtarılması” gerektiği de açık biçimde söylenmez. Han, güzelliğin modern dünyada tüketim, pürüzsüzlük ve beğeni ekonomisi içinde yitip gittiğini ima eder; ancak bu kaybın insan doğasında neyi bozduğunu, hangi yetiyi sakatladığını ya da hangi hakikat ilişkisinin kopmasına yol açtığını felsefî bir zorunlulukla temellendirmez. Ortaya çıkan şey, estetik bir yakınma ve kavramsal bir jimnastiktir: Okur, bir sorun sezgisine çekilir fakat bu sorunun sınırları, ilkeleri ve sonuçları belirlenmediği için sürekli bir belirsizlik hâlinde bırakılır. Bu nedenle Güzeli Kurtarmak, güzeli gerçekten kurtarmaya yönelik bir estetik teori ya da insan anlayışı geliştirmekten çok, “bir şeyler yolunda değil” duygusunu şık metaforlar eşliğinde yeniden üretir; fakat ne güzeli ontolojik olarak temellendirir ne de insanı bu güzelle ilişkiye sokacak ahlâkî, varoluşsal ya da metafizik bir çerçeve sunar. Sonuçta Han’ın metni, felsefî derinlikten ziyade, düşünüyormuş izlenimi veren fakat ne düşündüğünü açıkça söylemeyen bir entelektüel performans olarak kalır.

Byung-Chul Han’ın düşüncesinin temel açmazı tam da burada yoğunlaşır: Sorun vardır, fakat bu sorunu taşıyacak bir ilke yoktur; insan üzerine konuşulur, fakat insanın ne olduğu açıkça söylenmez; güzellik sürekli anılır, ancak güzelin ne olduğu tanımlanmaz; kurtuluştan söz edilir, fakat bu kurtuluş etik, ontolojik ya da metafizik bir içerik kazanmaz, yalnızca mecaz düzeyinde dolaşımda kalır. Kavramlar yerindedir, hatta caziptir; fakat bu kavramlar bir hakikat düzenine bağlanmadığı için düşünce ilerlemez, sürekli kendi etrafında döner. Ortaya çıkan şey, felsefî bir açıklık değil, bilinçli bir muğlaklıktır: Okur, bir eksiklik hissine davet edilir ama bu eksikliğin neye göre eksiklik olduğu hiçbir zaman belirlenmez. Bu nedenle Han’ın metinleri, insanı dönüştüren bir düşünce üretmekten ziyade, düşünüyormuş hissi üreten bir estetik söylem olarak kalır; kavram vardır ama yön yoktur, eleştiri vardır ama ölçü yoktur, kurtuluş vaadi vardır ama kurtarılacak olanın ne olduğu belirsizdir.

İslam estetiğinde pürüz, yaralanma ve negatiflik, modern estetikte olduğu gibi kaçınılması gereken kusurlar değil; bilakis hakikatin görünürlük şartlarıdır. Pürüz, formun tamamlanmamışlığını değil, yaratılmışlığın izini taşır; varlığın kendine yetmezliğini ve ilahî olana açıklığını gösterir. Bu nedenle İslam sanatında simetri hiçbir zaman mutlak değildir, tekrarlar kusursuzluk üretmek için değil, sonsuzluğa işaret etmek için kurulur. Yaralanma, estetik bir provokasyon ya da duyusal bir şok değildir; insanın faniliğinin ve nefsin kırılganlığının idrakidir. Bu kırılganlık, öznenin dağılması değil, hizaya girmesi anlamına gelir. Negatiflik ise Han’da olduğu gibi soyut bir “direnç” ya da romantize edilmiş bir eksiklik değil; nefsin sınırlandırılması, benliğin mutlaklık iddiasından vazgeçmesidir. Bu bağlamda güzel, pürüzsüzlükte değil, ölçüde ortaya çıkar; hazda değil, hikmette derinleşir. Gazali’de estetik, kalbin tezkiyesiyle doğrudan ilişkilidir; güzel, insanı kendine kapatmaz, kendinden çıkarır. İbn Arabi’de ise eksiklik ve çatlak, varlığın kusuru değil, ilahî isimlerin çoklu tecellisinin zorunlu sonucudur. Bu nedenle İslam estetiğinde negatiflik, yok edilecek bir fazlalık değil; insanı hakikate açık kılan bir imkândır. Han’ın estetikte sezdiği fakat temellendiremediği şey, İslam düşüncesinde ilke hâline gelir: Pürüz güzeli bozan değil, onu hakikate bağlayan şeydir.

Pürüzsüz ekranlar, pürüzsüz bedenler, pürüzsüz iletişim ve pürüzsüz estetikle örülen Like–Beğeni kültürü, negatifliğin, direncin, mesafenin ve yaranın sistematik biçimde silinmesine işaret eder; bu noktada eleştiri nettir: modern dünya, farkı ve sınırı dışlayan bir mantıkla aşırı derecede pürüzsüzleşmiştir. Byung-Chul Han, bu pürüzsüzleşmenin yarattığı tahakkümü yerinde biçimde teşhir eder; ancak pürüzü ilkeye, yarayı ontolojiye, negatifliği ahlâka bağlamadığı için eleştirisi yön gösteren bir düşünceye değil, estetik bir rahatsızlık hâline indirgenir.

Bir yanıt yazın