Anna Karenina’da Dinsel Ahlak
Özet:
Bu makalede, karakterlerin etik-ahlaki kodlarını ve Tolstoy’un dinsel ahlak meselelerine ilişkin bakış açısını inceleyeceğim. Tolstoy bu eseri uzun yıllar önce kaleme almış olmasına rağmen, eser hâlâ evrensel bir çekiciliğe sahiptir; okurun kavrayışına hitap eder ve okuyucunun zihnini etkiler. Roman boyunca yazar, bireyin toplumun beklentileri karşısındaki mücadelesini ve bireyin buna verdiği tepkileri sergiler. Aslında Leo Tolstoy, sabit değerleri takdir etmez ya da öğrenebileceğimiz kesin bir ahlaki ders sunmaz; bunun yerine tartışma alanını genişleterek okuru sürekli düşünme ve empati ortamı içinde tutar.
Anahtar Kelimeler: Ahlak, Din, Birey, Toplum
Anna Karenina, okurlara ahlaki karmaşıklıklarla yüzleşmek ve ahlaki bilinçlerini pratik ve deneyimsel bir bakış açısıyla geliştirmek için değerli bir fırsat sunar. Tolstoy’un örtük öz-farkındalık çağrısı, doğrudan ahlaki öğreti vermekten ziyade okuru ahlaki bir mücadeleye dâhil eden bu eserinde yer alır. Yazar, metnin içine yerleştirilmiş çeşitli yansıtıcı araçlar aracılığıyla okuru kendi ahlaki değerleri üzerine düşünmeye sevk eder. On sekizinci yüzyıl şairleri ve Rus faydacı eleştirmenlere benzer biçimde Tolstoy, edebiyatın okuyucu üzerinde ahlaki bir etki yaratma kapasitesine sahip olduğu inancını dile getirmiştir. Yaratıcı kariyeri boyunca Tolstoy, edebiyat sanatının, okuyucunun empati kurma yetisine hitap etmesi gerektiği fikrine sadık kalmış; bunun da anlamlı bir ahlaki sonuç doğuracağını savunmuştur. Yazara göre, ahlaki açıdan etkili edebi eserler, okurların bir karakterde hem kendi kusurlarını hem de erdemlerini görebilmeleri hâlinde empati uyandırabilir. Tolstoy, geç dönem eserlerinde, bireyleri varoluşun örnekleri olarak etkili biçimde sunabilmek için onların insani yönlerinin — kusurlarının ve başarısızlıklarının — göz ardı edilmemesi gerektiğini ileri sürer. Bu romanda Leo Tolstoy, “bireyciliğin ezici sefaletlerine, birey ile bütünlük arasındaki uzlaşmanın imkânsızlığına odaklanır” (Love 64).
Dinsel ahlak, romanın genel yapısını ve olay örgüsünü şekillendirir. Kitap sekiz bölümden oluşur ve her bölüm, İncil’den ya da erken dönem Kilise Babalarının eserlerinden alınmış bir epigrafla başlar. Bu durum romanı teolojik bir çerçeveye yerleştirir ve okurların olayları Hristiyan ahlakı ışığında yorumlayacağını ima eder. Romandaki pek çok karakter içtenlikle dindardır ve inançları onların düşünme biçimlerini, davranışlarını ve başkalarıyla kurdukları ilişkileri etkiler. Örneğin Levin’in dinsel dönüşümü, onu toplumsal statüsünden vazgeçmeye ve daha sade, daha ruhani bir yaşam arayışına yöneltirken; Anna’nın dinsel arka planı, Vronski ile yaşadığı ilişki nedeniyle suçluluk ve utanç hissetmesine yol açar.
Tolstoy, Anna Karenina’da dinsel ahlakı karmaşık ve incelikli bir biçimde kullanır. Dini, romanda ortaya konulan zor sorunlara vaaz vermek ya da ahlakçı cevaplar sunmak için kullanmaz; bunun yerine dini, insanlık durumunu incelemenin ve ahlak, inanç ve anlam arasındaki ilişkiye dair önemli sorular sormanın bir yolu olarak ele alır. Tolstoy’un kişisel dinsel düşünceleri ve idealleri, romanın anlatı üslubunu etkiler. Dindar bir Hristiyan olan Tolstoy, herkesin — ağır suçlar işlemiş olanların bile — kefarete ve bağışlanmaya açık olduğu inancını taşımaktaydı. Bu bakış açısı, yazarın tüm karakterlerini, hatta ciddi hatalar yapanları bile ele alış biçiminde görülür.
Dinsel ahlak, dinden ya da herhangi bir hukuki kurumdan kaynaklanan bir kurallar bütünüdür. Günah kavramı dinden gelirken, suç kavramı bireysel düşünceyi şekillendiren diğer hukuki kurumlardan kaynaklanır. Bir devlette din, ahlaki bir daire gibi işlev gören temel bir kurumdur.
Bu ikiyüzlü yüksek sosyetede Anna, zenginliğe, toplumsal statüye ve karizmatik bir görünüme sahip olmasına rağmen içsel olarak boş görünür. Dinsel ahlak, Leo Tolstoy’un Anna Karenina romanında önemli bir rol oynar. Romanda Hristiyan ahlakı, toplumsal normlardan daha derin biçimde içselleştirilmiştir. Roman, özellikle Anna Karenina ve Konstantin Levin’in gelişimi üzerinden günah, bağışlama ve kurtuluş temalarını inceler. Roman, Rus Ortodoks Kilisesi’nin hâlâ toplum üzerinde güçlü bir etkiye sahip olduğu bir dönemde, Rusya’da geçer. Tolstoy’un kendisi de derin bir dindardı ve din ile ahlaka dair görüşleri romanda yansıtılmıştır.
Anna, estetik açıdan çekici, etkileyici ve entelektüel olarak yetkin bir bireydir; ancak sevgiden yoksun bir evlilik içinde sıkışıp kalmıştır. Kont Vronski’ye karşı romantik duygular geliştirir ve bu durum evlilik dışı bir ilişkinin başlamasına yol açar. Anna’nın işlediği zina, hem Rus hukuk sistemi hem de Ortodoks Hristiyan ahlakı açısından bir günah olarak kabul edilir. Anna, eşinden ve çocuğundan ayrılır ve toplumdan dışlanır. Anna’nın dinsel düşünceleri karmaşık ve çelişkili bir nitelik taşır. Güçlü dinsel inançlara sahip bir ailede yaşamasına rağmen, örgütlü dine karşı bir tereddüt ya da direnç sergiler. Tanrı’nın sevgi ve bağışlama niteliklerine sahip olduğuna inanırken, aynı zamanda dinsel ahlaki normları ihlal etmiş olmanın suçluluğunu hisseder. Anna, kişisel arzuları ile toplumun baskıları arasında sıkışıp kalmıştır.
Levin ise anlam arayışı içinde olan zengin bir toprak sahibidir. Kendini tanımadan düzgün bir yaşam süremez ve varoluşunu hiçbir zaman tam olarak kavrayamaz. Güçlü dinsel inançlarına rağmen kuşku yaşar. Kendi eksikliklerinin farkında olmasına karşın ahlaki bir yaşam sürmenin önemli olduğuna inanır. Oğlu hastalanıp öldüğünde Levin’in dini inançları sınanır. Bu kaybın ardından dini sorgulamaya başlar, ancak sonunda Tanrı’nın sevgisinin tüm insani acıların ötesinde olduğunu kavrar.
Karenin, Rus Ortodoks Kilisesi öğretilerine bağlıdır; zinayı günah sayar ve evliliğin kutsallığına saygı duyar. Kararlarını dinsel inançlarına göre verir ve görünüşe, toplumsal teamüllere öncelik tanır. Bu durum onun duygusal olarak yalıtılmasına ve Anna ile gerçek bir bağ kuramamasına yol açar. Vronski ise ahlakını bireysel tatmin ve haz anlayışı üzerine kurar. Toplumsal gelenekler ve yasalar ne olursa olsun, insanın tutkularını izlemesi ve hayatı dolu dolu yaşaması gerektiğine inanır.
Roman, Anna’nın intiharı ve Levin’in dinsel aydınlanmasıyla sona erer. Anna’nın ölümü, günahının trajik bir sonucudur; ancak Levin’in kurtuluşu, bağışlanma ve kurtuluş için her zaman umut bulunduğunu ima eder. Tolstoy, dinsel ahlak konusunda kolay cevaplar sunmaz; günah ve bağışlamanın karmaşık meseleler olduğunu ve ahlaki bir yaşam sürmenin tek bir doğru yolu olmadığını gösterir. Bununla birlikte roman, Tanrı’nın sevgisinin sınırsız olduğunu ve herkes için kurtuluşun mümkün olabileceğini ima eder.
Romanın dinsel ve ahlaki değerleri ele alışı; ahlakın doğası, toplum motifi ve bireyin kabul arayışı hakkında sorular ortaya koyar. Okuru kendi inanç ve değerlerini sorgulamaya, kişisel özgürlük ile toplumun beklentileri arasındaki sınırları düşünmeye davet eder. Batı, yalnızca tutkulu ya da evlilik temelli aşk anlayışıyla değil; eros, agape, tutku ve zina kavramlarına yaklaşımıyla da diğer toplumlardan ayrılır. Anna Karenina okunurken bu hususlar göz önünde bulundurulmalıdır. Anna, Tolstoy’un sanatsal tasarımında son derece karmaşık bir karakterdir.
Eğer Anna “düşmüş bir kadın” ise, okurlar neden ona sempati duyar? Tolstoy bu soruya doğrudan cevap vermekle ilgilenmez. Romanın en çok okunan karakteri olan Anna, akıldan ziyade hayal gücüne öncelik verir. Geleneksel yasa ve ahlaki düzenin dışında, kendi kurduğu dünyaya göre gerçekliğini dönüştürür. “Anna, romanın başında kendine hâkim, hareketleri hızlı, çevik ve esnek; zarafet ve incelikle dolu biri olarak görünür. Kardeşi ile karısı arasındaki çatlağı onarmaya gelen, düzen ve uyumu yeniden tesis eden odur. Anna neredeyse kraliçeye özgü bir otoriteye sahiptir — denetlenmeyen arzunun çirkinliğine galip gelmiştir” (Love 67).
Dolly’nin çocuklarının yanında oturduğunda, çocuklar onun varlığında anne sevgisini hisseder, iyiliği algılar ve sonunda mutlu olurlar. Burada Anna, kırılmış bir ilişkinin onarıcısıdır; ancak sonunda toplumun bütüncül düzenine saygı göstermek adına evrensel reddi intiharla kabul eder. Anna’nın hayatında kültür ve toplum, arkadaşlarından ve eşinden daha etkili olur; kişisel anlam arayışında toplumsal engellere karşı son derece hassastır. “Bu nedenle romantik aşk kader gibi hissedilir ve genellikle ahlaksız bir kadercilik ideolojisiyle birlikte gelir. Âşıklar iyi ile kötünün ötesinde bir alanda yaşarlar. Sonuçta iyi ve kötü seçime dayanır; kaderin hüküm sürdüğü yerde seçime yer yoktur. Âşıkların ne kadar acı verdikleri önemli değildir; onları kınamak mümkün değildir. Zina devrim kadar soylu hâle gelir ve yalnızca dar görüşlü ahlakçılar aldatılan eşin ya da terk edilen çocukların acısıyla ilgilenir” (Morson 10).
Anna, masumiyet hâlini simgeleyen geçmiş anılarını neşeyle hatırlayarak, günaha bulaşması ve ahlaki çürüme ile zedelenmiş durumunu sembolize eder. Zina, skandal ve duygusal çöküşten önceki hayatını — metaforik olarak “karanlık” dediği dönemden önceyi — hatırlayabilir. Bu açıdan bakıldığında roman, yalnızca bireysel kimliğin bilmecelerini ve zorluklarını aydınlatmakla kalmaz; aynı zamanda insanların seçtikleri gerçekliğe göre ahlaki yargılarda bulunduklarını da ima eder. Diğer romanlardan farklı olarak bu eserin özgün çekiciliği, çeşitli yorumlara imkân tanımasında yatar. Benim kanaatime göre Tolstoy’un amacı sorunları çözmek için mekanik bir teori sunmak değildir; aksine eser “çözümsüz bir bilmece” olarak kalır.
Büyük edebiyat eserlerinin karmaşık olduğu ve meseleleri çözmekten ziyade tartışma alanını genişlettiği bilinir. Gerçekten de bu roman, modern hayatın karmaşıklığını bütüncül biçimde kavramamıza ve başkalarına empatiyle yaklaşmamıza ilham verir.
Orwin, Tolstoy’un epigrafını aktarır: “Öç benimdir, karşılığını ben vereceğim” (81). Tolstoy’a bunun anlamı sorulduğunda, epigrafı seçmesindeki amacın, bireylerin olumsuz eylemlerinin sonuçlarının insanlar tarafından değil, ilahi bir kaynaktan gelen acı sonuçlar olarak ortaya çıktığını açıklamak olduğunu belirtir. Bu durum Anna Karenina’nın başına gelenleri tam olarak açıklar. Yazar, insanların eylemlerinin tüm sonuçlarını öngöremeyeceğini; bu nedenle varsayımsal sonuçların ahlaki kararlar için yetersiz bir temel oluşturduğunu vurgular. Her eylem, kendi içinde ahlaki bir boyut taşır; yalnızca eylemde bulunmak bile ahlaki bir anlam üretir. Tolstoy’un Anna Karenina’yı kaleme alışı bu gözlemle örtüşür. Eserde açık vaaz ya da didaktik anlatım yoktur; ahlaki kavramlar, eylemler aracılığıyla örtük biçimde iletilir.
Entelektüel bir yaklaşımla karakterleri birbirleriyle karşılaştırmamalıyız; çünkü Tolstoy’un bir karakteri diğerlerinden üstün kılmak gibi bir niyeti yoktur. İnsanlık tarihinde herkes farklıdır ve kendi hızında gelişir; her birey benzersizdir. Karakterleri karşılaştırmak, insanın özsaygısına ve ahlaki yetkinliğine zarar verir. Bana göre hayatta inişler ve çıkışlar her zaman olacaktır; çünkü hayat bir yolculuktur, bir varış noktası değil.
Kaynakça:
Gary Saul Morson, Anna Karenina in Our Time: Seeing More Wisely. Yale University Press, 2007.
“Newsletter.” Www.neweverymoment.net, www.neweverymoment.net/newsletter/2012.htm. Erişim: 4 Ekim 2023.
Donna Tussing Orwin, The Cambridge Companion to Tolstoy. Cambridge University Press, 2002.
Donna Tussing Orwin, Tolstoy’s Art and Thought, 1847–1880. Princeton University Press, 1993.
Armstrong, Judith. The Unsaid Anna Karenina. Basingstoke, Macmillan, 1988.
Denis de Rougemont, Love in the Western World. Princeton University Press, 1983.
Love, Jeff. Tolstoy: A Guide for the Perplexed. Continuum, 2008.
*Mosharaf Hossain
MA at University of Rajshahi,

