ÜNİVERSİTELERDE İKTİDAR, KORKU VE SESSİZLİK

0
fde1b6_7ffa6210c5ff4cfb849fd180b3161136~mv2

Modern üniversite, hakikatin değil iktidarın etrafında örgütlendiğinde, artık üniversite değildir; yalnızca diplomalı bir bürokrasiye dönüşür. Bugün akademinin en büyük sorunu bilgi eksikliği değil, cesaret eksikliğidir. Bu eksiklik bireysel bir ahlâk sorunu değil; yapısal bir korku rejiminin sonucudur.

Üniversitelerde baskı artık açık cezalarla işlemez. Kimse kapıyı çalıp “sus” demez. Bunun yerine daha sofistike, daha inkâr edilebilir, daha kirli yöntemler devrededir. İtibar aşındırılır, yalnızlaştırılır, fısıltı dolaşıma sokulur. Resmî bir belge yoktur; ama herkes neyin ima edildiğini bilir. İşte tam da bu yüzden bu düzen işler: çünkü hiç kimse sorumluluk üstlenmez, ama herkes sonuçtan faydalanır.

Bu tür yapılarda güç, bilgiyle değil erişimle ölçülür. Kimin kime yakın olduğu, kimin hangi odalara rahatça girebildiği, kimin hangi masalarda oturabildiği belirleyicidir. Akademik liyakat yerini ilişki sermayesine bırakır. Bu noktadan sonra bilimsel üretim değil, uyum ödüllendirilir. Soru soranlar “problemli”, eleştirenler “uyumsuz”, susanlar ise “makbul” ilan edilir.

Daha vahimi şudur: Bu baskı mekanizmaları çoğu zaman öğrenciler üzerinden dolaşıma sokulur. Öğrenci, farkında olmadan bir taşıyıcıya dönüştürülür. Kime güvenmesi gerektiği, kimden uzak durmasının “iyi olacağı” telkin edilir. Böylece üniversite, eleştirel düşüncenin öğretildiği bir yer olmaktan çıkıp, itaatin pedagojik olarak üretildiği bir mekâna dönüşür.

Bu düzenin en güçlü silahı korkudur. Çünkü korku, insanı yalnızlaştırır. Yalnızlaşan akademisyen konuşmaz, konuşmayan akademisyen görünmez olur, görünmez olan da kolayca tasfiye edilir. Üstelik bu tasfiye çoğu zaman hukuken değil, sosyolojik olarak gerçekleşir: ders yükleriyle, dışlamayla, ima yoluyla.

Burada mesele tek tek kişiler değildir. Mesele, üniversitenin bir iktidar aygıtına dönüşmesidir. Michel Foucault’nun yıllar önce işaret ettiği gibi, modern iktidar en çok konuşulmayan yerde etkilidir. Yasak koymaz; norm üretir. Ceza vermez; davranış biçimi dayatır. Üniversitelerde bugün olan tam olarak budur.

Bu yüzden “kanıt nerede?” sorusu yanıltıcıdır. Çünkü bu tür baskılar kanıt bırakmaz. Zaten bıraksa başarısız olurdu. Burada söz konusu olan şey, hukuki değil etik ve siyasal bir problemdir. Akademinin ruhu aşındığında, geriye kalan şey yalnızca tabeladır.

Bu yazı bir suçlama değildir. Bir hatırlatmadır. Üniversiteler, iktidarın konfor alanı değil, hakikatin rahatsız edici alanı olmak zorundadır. Aksi hâlde bilim susar, düşünce donar ve üniversite kendi kendini inkâr eder.

Sessizlik bazen korunma refleksi olabilir. Ama sürekli sessizlik, suça ortaklık üretir. Akademinin en büyük trajedisi de budur: Korkudan susanların, susarak korkuyu büyütmesi.

ÜNİVERSİTE, RANT VE KUTSAL KILIKLI ÇIKAR

Üniversitenin en tehlikeli dönüşümü, baskı üretmesi değil; rant üretir hâle gelmesidir. Çünkü baskı geçicidir, rant ise kalıcı bir vasat yaratır. Bugün birçok üniversitede bilgi, hakikat ve bilim değil; ihale, kadro, proje, görev ve makam dolaşımı konuşulmaktadır. Akademik alan, giderek bir düşünce mekânı olmaktan çıkıp, çıkarların paylaşıldığı bir pazara benzemektedir.

Bu pazarda belirleyici olan liyakat değil, yakınlıktır. Kime yakın olduğunuz, neyi bildiğinizden daha önemlidir. İktidara temas edebilen, yerel güçlerle ilişki kurabilen, doğru sofralarda görünenler avantajlıdır. Böylece üniversite, eleştirel aklın değil, uyumlu sadakatin ödüllendirildiği bir yapıya dönüşür. Bu dönüşüm, yalnızca akademiyi değil, ahlâkı da çürütür.

Daha da çarpıcı olan şudur: Bu rant düzeni çoğu zaman ideolojik ya da dinsel bir dil ile meşrulaştırılır. İnanç, burada bir değer olmaktan çıkar; bir maske, bir kılıf hâline gelir. İnançsızlık, samimi bir eleştirel tutum olarak değil; çıkarı gizleyen bir araç olarak tezahür eder. Dindarlık, ahlâkın değil, erişimin sembolü olur. Böylece kutsal olan, dünyevî menfaatlerin taşıyıcısına indirgenir.

Bu noktada ortaya çıkan şey, ne gerçek bir ideoloji ne de sahici bir inançtır. Ortaya çıkan şey fırsatçılıktır. Güce yaslanan, güce göre şekil alan, gücün dilini ödünç alan bir fırsatçılık. Bugün söylenenle yarın savunulan arasındaki fark, ilkesel bir dönüşüm değil; konjonktürel bir ayarlamadır. Bu yüzden sözler hızla değişir, ama çıkar ilişkileri sabit kalır.

Üniversite böyle bir vasat ürettiğinde, artık yalnızca akademik özgürlük zarar görmez; toplumsal güven de yıkılır. Çünkü üniversite, toplumun ahlâkî referans noktalarından biridir. Eğer burada ikiyüzlülük normalleşirse, dışarıda adaletin, liyakatin ve hakkaniyetin savunulması da inandırıcılığını yitirir.

Bu nedenle mesele yalnızca akademik bir sorun değildir. Bu, üniversitenin kamusal rolünü kaybetmesi meselesidir. Rantın kutsalla, çıkarın ideolojiyle, kariyerin sadakatle örtüldüğü bir yerde ne bilim kalır ne de etik. Geriye yalnızca, birbirini kollayan ama kimseye hakikat borcu olmayan bir yapı kalır.

Bir yanıt yazın