Hakikati Kavramanın Önündeki Engeller

0
engelli-vatandaslarimizin-onundeki-tum-engeller-kaldirilsin

Kur’an-ı Kerim sürekli tefekkürü/akletmeyi teşvik eder. İnsanın en belirgin özelliğinin akletmek olduğunu vurgular, hatta düşünmeyi terk edeni hayvanlara benzetir. “Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”(A’raf, 7/179).

Eski Arapça’da kalb kelimesi genellikle “insanın kavrama, bilme ve algılama, sağlıklı hüküm verme yeteneği”, kısaca “akıl” anlamına gelir (Râgıb el-İsfahânî, ez-Zerîa ilâ mekârimi’ş-şerîa, s.176). Birçok âyette olduğu gibi (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/151; Enfâl 8/12; Hac 22/46) konumuz olan âyette de kelime bu anlamda kullanılmıştır. Buradaki kalb, göz ve kulak kelimeleri, aslında duyma (his), algılama, düşünme, kavrama, bilme gibi insanı bilgiye, tefekküre ve imana götüren temel insanî yetenekleri ifade etmektedir. Nitekim, “kavrama” kelimesiyle çevirdiğimiz fıkıh da sıradan bir bilmeden ziyade “bir şeyin mahiyetini temelden ve doğru olarak anlayıp kavramak” demektir.(DİA). Kur’an, akletmeyenlerden bahsederken, akletmeyişlerinin nedenlerini, sebeplerini de açıklamaktadır. Aklın önündeki engelleri genel çerçevede cehalet (ataları körü körüne taklit), menfaat (heva ve ihtiras), korku (güçlülere boyun eğme) oluşturmaktadır.

1) Heva

Kur’an’a göre insanın akletmesinin önündeki en önemli engellerden birisi hevadır. Heva boş, temelsiz arzu ve isteklerdir. Kur’an’a göre ilme tabi olmayan arzu ve istekleri karşılamak için kullanılmıştır. Buna göre heva insanı doğrudan uzaklaştıran en büyük bir etkendir. Kur’an akletmeyi meziyet sayarken, hevaya uymayı yermekte, onu aklın önündeki en önemli bir engel olarak görmektedir: Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar keyiflerine (ehvaehum) uyuyorlar. Allah’tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi keyfine (heva) uyandan daha sapık kim olabilir? Muhakkak ki Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.(Kasas, 28/50). Demek ki hiçbir belgeye dayanmadan, sırf istek ve arzularına göre hükmetmek hevanın eseri olmaktadır ve bu da en büyük sapıklıktır. Yine ihtiras da hevanın bir fonksiyonudur. Çünkü ihtiras, istek ve arzulardır. Kur’an ihtirasın da aklı örten perdelerden olduğunu belirtmektedir. “Bir de Allah’ın sözünü işittikleri ve akılları yattığı halde bile bile onu tahrif edenler, anlamazlıktan gelenler vardır. (Bakara, 2/75). Allah’ın sözünü bilerek, kasıtlı bir şekilde tahrif etmek ancak, haddi aşmanın, azgınlığın ve ihtirasın bir nedeni olabilir. Ehl-i Kitap Hz. İbrahim (a.s) hakkında da tartışmışlardır. Hıristiyanlar Hz. İbrahim’in Hıristiyan, Yahudiler ise onun Yahudi olduğunu iddia etmişlerdir. Hâlbuki Hz. İbrahim her ikisinden de öncedir.                    

2) Atalar Yolu (Taklid)

 Geçmişte yaşamış olanları aynı ile taklit etmek, onları kutsamak ve geçmişe tapınmak insanın en önemli sapmalarındandır. Kur’an bunu reddetmekte; bu hususu hakkı kavramaya engel olarak görmektedir. Kur’an ilimleri üzerinde araştırma yapan ve ayetlerini anlamaya çalışan hemen herkes Kur’an’ın düşünmeyi emredip taklidi yasakladığını ilk anda görür, fark eder. Çünkü taklit, insan aklının yaratılış amacını yerine getirmesine ve yapmasına engel olmaktadır. Kur’an atalarına uydukları, onları taklit ettiklerini söyleyen müşriklerin bu beyanlarını mazeret olarak kabul etmemiş ve taklidi kuvvetli bir şekilde eleştirmiş, reddetmiştir. Kur’an, peygamberlerin davetlerine karşı: “Biz atalarımızdan bize intikal eden inançlara uyarız ” (Bakara, 2/170; Maide, 5/104) şeklinde klişeleşen bir cevap verdiklerini bildirip, aslında bu cevabın geçerli olamayacağını anlatmış ve uydukları inançların hak mı, batıl mı olduğunu araştırarak asılsız inançları terk etmelerini ve hak inançlara uymalarını ısrarla tavsiye etmiştir.

Hemen belirtelim ki; Kur’an körü körüne, bilmeden, bir delile dayanmadan, aklın ilkelerine ters düşen bir düşünceyi taklit etmeye karşıdır. Fakat gerçek, yararlı ve akla uygun olan her düşünceye uyulabileceğini belirtmiş, hatta emretmiştir. “Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte Allah’ın doğru yolu buldurduğu kimseler onlardır, asıl akıl izan sahipleri de onlardır.”(Zümer, 39/18; ayrıca bkz. Fussilet, 41/33). Ne var ki, gerçeğin, güzelin ve faydalının araştırılıp bulunması gerekir. Her gerçek olduğu iddia edilen düşünce gerçek dışı olabileceği gibi, her batıl olduğu söylenen düşünce de öyle olmayabilir. “De ki: Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? De ki: Allahtır. O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır yahut açık bir sapkınlık içindedir.”(Sebe’, 34/24). Bunların durumu akli ve ilmi delillerle ortaya konmalıdır. Kur’an, kendisinin uyulması gereken bir kitap olduğunu gerçek delillerle ispatlamıştır. İnsanlara düşen görev onu peşin hüküm vermeden incelemektir.

İslam ataları körü körüne taklitten meneder. Bu bapta aranacak şey, hak ve batıl, menfaat ve mazarrat, hayır ve şer, husun ve kubuhtur, iyilik ve güzelliktir. Menfaatin hakkıyla menfaat, hayrın hakkıyla hayır, hüsün (iyi) hakkıyla hüsün olması için de ilahi hükmü ve hak delili bulması lazımdır. Binaenaleyh, uyma, tabi olma sebebi; eskilik, yenilik veya atalar yolu olup olmaması değil, hakkın, doğrunun emrine ve hak, doğru delile uygun, mutabık olmasıdır.(bkz. Elmalılı, a.g.e., c.2, s.586).

3) Güçlülere Boyun Eğm

 Güçlere boyun eğeme kayıtsız şartsız itaati gerektirdiğinden Kur’an, bu nedeni de aklın önündeki bir engel olarak saymaktadır. Aşağılık duygusu ya da korku nedeniyle kendilerinden daha güçlü bilinene uymak insanı hakkın uzağına itmektedir. “Ve dediler ki: Rabbimiz, biz beylerimize ve büyüklerimize uyduk da bizi yoldan saptırdılar.“(Ahzab, 33/67). Tarih boyunca peygamberlerin çağrısına ilk karşı çıkanlar o toplumların ileri gelenleri olmuştur. Ve bunlar, peygamberlerin çağrısını etkisiz kılmak için her türlü yola başvurmuşlardır. (bkz. A’raf, 7/59-120). Kur’an-ı Kerîm’de geçmiş peygamberler hakkında bilgiler verilirken olayların –tarihî bakımdan önem taşısa bile– dinî çerçeve dışındaki ayrıntılarına girilmediği, esas itibariyle bu olayların ibret alınacak yönlerinin öne çıkarıldığı görülmektedir. Bu suretle Hz. Muhammed’in davetine muhatap olan kişilerin ve toplumların eski yanlışları tekrar etmemeleri istenmiş; aksi halde Allah’ın, inkârcılık ve kötülüklerde direnen eski inkârcı topluluklara verdiği cezaların, belâ ve musibetlerin benzerlerini İslâm’a karşı direnip düşmanlık gösterenlere de er geç dünyada veya âhirette vereceği uyarısında bulunulmuştur. Bu kavimler birçok seferde bu çabalarında başarılı olmuşlardır. Maalesef toplumun birçok ferdi de bunlarla beraber olmuştur. İleri gelenlerinin, efendilerinin karşı çıkmalarından dolayı onlar da peygamberlere bilinçsizce karşı çıkmışlardır. Peygamberlerin çağrısına uyanlar genellikle onlara göre toplumun alt tabakası, fakir kesimi olmuştur. Demek oluyor ki bu, fakir kesim, alt tabaka denilen insanlar henüz düşünme yetilerini kaybetmemişler ve ondan dolayı peygamberlere uymuşlardır. O halde güçlülere boyun eğme, onlara itaat etme, insanın düşünmesini, tefekkürü engelleyen nedenlerden biridir. Zira bu, bilinçsizce ve taassupla yapılan itaattir ki, bilinçsizlik ve taassup insanın düşünmesini engeller.

Kur’an da akletmek yalnızca zihinsel bir faaliyet değil, aynı zamanda ahlaki ve varoluşsal bir sorumluluktur. Akıl, insanı hakikate ulaştıran bir araç olduğu kadar, insanın sorumluluğunu da ağırlaştiran bir yetidir. Bu nedenle Kur’an, aklı iptal eden her tutumu sert biçimde eleştirir. Akletmeyen insan, sahip olduğu imkânları kullanmadığı için hayvanlara benzetilir, hatta bu imkânları bilinçli biçimde korelttiği için onlardan daha şaşkın sayılır. Bu çerçevede Kur’an’ın hedeflediği insan tipi, ne geleneği mutlaklaştıran ne de arzularını ölçü kabul eden tiptir. O, delile dayanan, sorgulayan, dinleyen ve en güzeline uyandır. Dolayısıyla îman, düşüncenin alternatifi değil, bilâkis onun en sahih meyvesidir. İslâm’ın çağrısı, insanı düşünceden kurtarmaya değil, düşünceyle arindirmaya yöneliktir.

Bir yanıt yazın