teksastan-islama-hicret-3495

Hicret kelimesi Kur’an’da geçmemekle birlikte türevleri yirmi yedi âyette “hecr” kökünden gelen kelimeler şeklinde geçmektedir. Geçtiği yerlerde “Kur’an’ı terketmek” (Furkān 25/30), “kötü şeyleri terketmek” (Müddessir 74/5), “bir kişi veya gruptan ayrılmak” (Nisâ 4/34; Meryem 19/46), ve terim anlamına uygun olarak “Allah uğrunda başka bir yere göç etmek” (Bakara 2/218; Âl-i İmrân 3/195; Tevbe 9/20) anlamlarına gelmektedir. Hicret eden kimse anlamındaki muhâcir ve kelimenin çoğulu muhacirun ve muhâcirât kelimeleri de Kur’ân da geçmektedir. (Nisâ 4/100; Tevbe 9/100, 117; Nûr 24/22; Mümtehine 60/10).  

Sözlükte “terketmek, ayrılmak, ilgisini kesmek” anlamına gelen hecr (hicrân) masdarından isim olan hicretkişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen veya kalben ayrılıp uzaklaşması” demektir; ancak kelime daha çok “bir yerin terkedilerek başka bir yere göç edilmesi” anlamında kullanılır. Terim olarak genelde gayri müslim ülkeden (darülharp) İslâm ülkesine göç etmeyi, özelde ise Hz. Peygamber’in ve Mekkeli müslümanların Medine’ye göçünü ifade eder. Medine’ye göç eden müslümanlara muhâcir, Rasûl-i Ekrem’e ve muhacirlere yardım eden Medineli müslümanlara da ensâr unvanı verilmiştir. (DİA).

Muhacir Allah’ın yasakladığı kötülük ve günahları terkeden kimsedir” denilmekte (Buhârî, “Îmân”, 4; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 4), başka bir hadiste de hicretin “kötü şeyleri terketmek” anlamına geldiği belirtilmektedir (Müsned, IV, 114). Hicretin ahlâk ve zühd ile ilgisine işaret eden âyet ve hadisleri dikkate alan mutasavvıflar bu kavramı hem “haramları terkedip kötülüklerden uzaklaşmak”, hem de “nefsi terbiye etmek maksadıyla yolculuğa çıkmak” veya “kalben ve zihnen halkı terketmek” anlamında kullanmış, seyrüsülûk dedikleri mânevî yolculuğu da bir çeşit hicret saymışlardır.

Hz. İbrâhim, kavminin kendisini ateşte yakma teşebbüsünün ardından, “Doğrusu ben rabbimin emrettiği yere hicret ediyorum” demiştir.(Ankebût 29/26). Önce Filistin’e, ardından Mısır’a göç edip daha sonra da Ken‘an diyarına yerleşmişti. Hz. Lût, peygamberlik görevini yaparken kâfirlerin azgınlık ve ahlâksızlıkları karşısında Allah’tan aldığı emirle bir gece vakti inananlarla birlikte yurdundan çıkmış, arkasına dönüp bakmadan gitmesi istenilen yere gitmişti (Hûd 11/80-81; Hicr 15/65). Hz. Şuayb’a kavminin ileri gelen kibirlileri, O’nu memleketinden çıkarmakla tehdit etmişlerdir. (A‘râf 7/88). Hz. Mûsâ, geceleyin Mısır’dan yola çıkardığı İsrâiloğulları’nı göç ettirmiş ve peşlerine düşen Firavun ve ordusu ise denizde boğulmuştur. (Yûnus 10/90; Tâhâ 20/77-78). Bütün bunlardan hicretin bütün peygamberlerin hayatında yer aldığı söylenebilir; kâfir ve zalimlerin baskı ve işkenceleri sonucunda hak dini tebliğ imkânının ortadan kalkmış ve müminler göç etmek zorunda kalmışlardır.

Hicret bir beldeden diğerine iş bulma veya daha iyi yaşam şartlarına kavuşma vb. gibi bir göç hareketi değildir. Zira Hz. Peygamber hicreti “göçebe olmayan (yerleşik) bir kimse için felaketlerin en büyüğü” olarak tavsif etmiştir. (Nesai, Sünen, Bey’at, 12 (4172) c.7 s. 144). Belki “Hicret” dini yaşamak, yaşatmak, neşretmek ve yeni bir İslam topluluğu oluşturmak ve oluşan bu toplumu sayıca çoğaltarak koruma ve destekleme hareketidir. Zira Hz. Peygamber (sav) ashabını hem hicrete teşvik etmiş hem de hicret etmeyenler hakkında müeyyide getirmiştir. Bu sebeple de hicret “her inanan kimseye” farz ilan edilmiştir. Hicret bir göç veya kaçış değil belki İslam’ı ve Müslümanları takviye, devleti oluşturma ve İslam dinini ebedi kılmak için yapılan askeri, siyasi ve kültürel hareketin ismidir. Bu nedenle de bu manadaki hicret devam etmektedir. Hicret daha ileriye atlamak için geriye çekilip güç, enerji toplamaktır. Yoksa sıradan bir göç veya mücadeleden korktuğu için yer degistirnek, kaçmak değildir.

Hicretin fazilet ve  değerini Kur’an-ı Kerim birçok ayetleriyle mü’min kalb ve gönüllerde tesbit eder. Şu ayette faziletli ameller sayılırken, hicret, imandan sonra zikredilmiştir:

İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de iste onlardır. Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve hoşnutluk ile, kendileri için, içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdeler. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Süphesiz ki Allah katında büyük mükâfat vardır.” (Tevbe 9/20-22). “İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp yardim edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardim isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.” (Enfal, 8 /72).

Bir kişi Peygamberimiz (sav)’e hicretin hangisi daha efdal diye sordular. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır:

Rabbinin hoşlanmadığı şeyleri terk etmendir. Hicret ikidir. Biri yerleşik olanın hicreti, diğeri de göçebe olanın hicretidir. Göçebe olana gelince, çağrıldığında icabet eder, emrolunduğunda ise itaat eder. Yerleşik olanın hicretine gelince; Hicret o kimse için felaketlerin en büyüğü olduğu gibi ecirlerinde en büyüğüdür.” (Nesai, Sünen, Bey’at,12 (4162) c.7 s.144).“Hakiki müslüman, o kimsedir ki diğer müslümanlar onun dilinden ve elinin (şerrinden) emin olurlar. Hakiki muhacir, Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçan, onları terk eden kimsedir”. ( Buhari, Sahih, İman, 4 (10) c.1 s. 8-9 ). Abdullah b. Sa’d “Ey Allah’ın Rasulü! Muhakkak ki ben, arkamda, artık hicretin sona erdiğine inanan bir toplum bıraktım” dedim. Peygamberimiz (sav) “Küffarla cihad devam ettiği sürece, hicret sona ermeyecektir” buyurdular. (Nesai, Bey’at, 9 (4158) c.7 s.141). 

Bir müslümanın namaz, oruç gibi İslâmın temel hükümlerini yerine getiremediği bir yerde kalmaya devâm etmesi câiz değildir. İmkânı varsa daha özgür, inancını daga rahat yaşayabileceği bir yere gitmesi, hicret etmesi gerekir. “Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, ne işte idiniz? derler. Onlar da: Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik. derler. Melekler: Allâh’ın arzı geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz ya! derler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü gidiş yeridir. Ancak gerçekten âciz ve zayıf olan, çâresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar müstesnâ.” (Nisâ, 97-98). Medîne’ye hicret etmeyerek müşrik bir cemiyet içinde kalanların, kendilerine zulmettikleri bildirilmektedir. Bunlar, rahatlarını, alışkanlıklarını, âilelerini, mal-mülk ve menfaatlerini dinlerine tercih ediyorlardı. Bu sebepten “Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik” şeklinde ileri sürdükleri mâzeretleri kabûl edilmemiştir. Bununla birlikte hakîkaten hicrete güç yetiremeyen yaşlı, zayıf erkek, kadın ve çocukların mâzeretleri kabûl edilmiştir.

Hicret hâdisesinden çıkarılan bir başka hüküm ise, müslümanların ülkeleri ve memleketleri her ne kadar ayrı olsa bile, diğer müslümanlara mümkün olduğu müddetçe yardım etmelerinin farz olmasıdır. İslâm âlimleri, Müslümanların yeryüzünde herhangi bir yerde zulüm gören, esir olan veya ezilen mü’min kardeşlerine yardım etmeye muktedir olup da yardım etmedikleri takdirde, büyük bir günâha girecekleri husûsunda icmâ etmişlerdir. Hicret edenler, inançları uğruna; dünyevî değer olarak neleri varsa hepsinden vazgeçmişlerdir. İslam adına katlanılması gereken her türlü sıkıntıyı, İslam tarihinde ilk defa en ağır şekilde göğüslemişler, sonraki nesillere örnek olmuşlardır. Bu sebeple erişilmez mânevî mevkileri hakkıyla elde etmişlerdir. İnanmanın, maddî anlamdaki her şeyini kaybetmek olduğunu bile bile, inançlarından vazgeçmemişlerdir. Müslümanlar, hayatları boyunca hicreti yaşarlar. Hicret, bir anlamda ‘terk etmek’tir. Müslüman, Cenab-ı Allah’ın haram kıldıklarını terk etmek mecburiyetindedir. Başta şirk olmak üzere, Allahü Teâlâ’nın yasakladığı kötü hareketleri, huy ve alışkanlıkları bırakacak, iyiye, güzele ve mükemmele ulaşmak için gayret edecektir.

Bir yanıt yazın