DİKKAT NOKTASI
Aynı dakikalarda, Elif bir sınıfın kapısını açıyordu. Yirmi beş çift göz, daha o konuşmadan onun ruh hâlini tartıyordu. Elif, yorgundu; ama yorgunluk sadece bedende olmaz, bazen insanın niyetine çöker. ‘Bugün idare edelim,’ diye geçirdi içinden. Dersi bir standarda indirdi: hızlı, ölçülebilir, sessiz. Bir öğrencinin parmağı havada kaldı. Elif görmedi, görmemeyi seçti. Sınıfta bir çocuk, ‘Demek ki sormak gereksiz,’ diye bir tutum edindi; o tutum, günün sonunda evine taşınacak bir davranışın çekirdeğiydi.
Şehrin başka ucunda, Cem bir toplantı masasının başındaydı. Bir dosya, bir imza, bir karar… İnsan hayatı bazen bir satırın içine sığdırılır; sonra o satır, birinin kaderine dönüşür. Cem’in elindeki karar, küçük bir haksızlığı ‘kolaylık’ diye meşrulaştırıyordu. ‘Zaten herkes böyle yapıyor,’ dedi; bu cümle, insanın sorumluluktan kaçmak için kullandığı en eski maskelerden biridir. İmzaladı. O imza bir ‘durum’ üretti: bir başkasının hakkının daraldığı bir durum.
Ve Zeynep, sabah pazara inmişti. Tezgâhın başında satıcıyla göz göze geldi. Satıcı, dün akşam Mert’in yazdığı o keskin cümleyi okumuş, içindeki öfkeyi biriktirmişti. Öfke birikir; birikince bir yerden sızar. Zeynep’e sert çıktı. Zeynep’in içi burkuldu; burkulma, fıtratın yanlışla temas ettiğinde ürettiği rahatsızlıktı. ‘İnsanlar ne kadar kaba oldu,’ diye düşündü. Eve dönerken apartmanın kapısında komşusuna selam vermedi. Komşu, bunu ‘bana değer vermiyor’ diye okudu. Akşam, o komşu çocuğuna daha sert konuştu. Çocuk ertesi gün Elif’in sınıfında bir arkadaşına itirazı yumrukla yaptı. Elif, ‘disiplin’ diye bağırdı. Mert, bir video gördü: ‘Okullarda şiddet.’ Yine yazdı. Cem, ‘toplumsal huzursuzluk artıyor’ raporuna imza attı. Satıcı, ‘insanlar iyice bozuldu’ diye söylenerek birini daha kırdı.
Dört insanın sıradan günü, birbirinin hayatına görünmez iplerle bağlanmış bir zincir hâline geldi. Kimse ‘ben başlattım’ diyemezdi; fakat herkes, kendi halkasının sorumluluğunu taşımak zorundaydı. Zira hayat, tek tek anların toplamı değil; anların birbirini doğurma biçimidir. Hayat, insanların yalnızca başkalarının hayatını etkilediği bir yer değildir. Hayat bütün çalışır.
İnsanların ürettiği durumlar yalnızca başkalarına değil, dolaylı olarak kendilerine de geri döner. İnsanlar yalnızca başkalarının kaderine dokunmazlar. İnsanlar, içinde yaşadıkları hayatın dokusunu birlikte örerler. Ve o dokunun içinde kendileri de yaşarlar.
Hakikatte insan, her an bir durumun içindedir. Durum, sadece dış şartların bir fotoğrafı değildir; insanın onu nasıl okuduğu, nasıl anlamlandırdığı, hangi merkez ve ölçülerle değerlendirdiğiyle ‘durum’ olur. Sonra insan, o okumanın içinden bir tutum çıkarır: bir yöneliş, bir niyet, bir iç karar. Bu tutum, er ya da geç davranışa döner; çünkü davranış, insanın fıtratı, iradesi ve bilinci ile, hayatla temas noktasıdır. Davranış gerçekleştiği anda yeni bir durum doğar; o durum da başkalarının algısına düşer, onların tutumunu kurar, onların davranışını çağırır. Böylece hayat, sonsuz bir döngü gibi akar: durum–tutum–davranış… Ve yeniden durum…
Bu döngüde kimse seyirci değildir. İnsan, ‘ben kendi hâlime bakarım’ dediği anda bile bir davranış üretir. Görmezden gelmek de bir davranıştır, susmak da bir davranıştır, ertelemek de bir davranıştır. İnsan, farkında olsa da olmasa da hayatın inşasına katılır. Kendi hayatını inşa ederken başkalarının hayatına da tuğla taşır; bazen sağlam, bazen çatlak, bazen de zehirli bir tuğla.
İnsan hayatı çoğu zaman büyük olayların ürünüymüş gibi anlatılır. Savaşlar, devrimler, büyük kararlar, güçlü liderler… Oysa hayatın gerçek mimarisi yukarıda özetlendiği gibi, daha sessizdir. Her insan her an bir durumun içindedir. Bir söz duyar, bir olay görür, bir davranışla karşılaşır, bir imkân ya da bir zorlukla yüzleşir. Bu durum karşısında insan zihni ve kalbi boşlukta kalamaz. Durum okunur, anlamlandırılır ve bir tutum oluşur. Tutum ise kaçınılmaz biçimde davranışa dönüşür. Davranış yeni bir durum üretir. Bu yeni durum başka insanların hayatına girer. Onlar da bu durumu okur, tutum alır ve davranış üretir. Böylece hayat, görünmez bir zincir gibi birbirine eklenen durum–tutum–davranış halkalarıyla ilerler. Bu döngü hiç durmaz ve insan, farkında olsun ya da olmasın, bu döngünün zorunlu bir aktörüdür.
Hiç kimse hayatın dışında kalamaz. Hiç kimse etkisiz değildir. Çünkü her davranış yeni bir durum üretir ve her durum başka insanların hayatına dokunur. Ama bundan daha derin bir gerçek vardır. Hayat bütün çalıştığı için, insanlar yalnızca başkalarının hayatını etkilemezler.
İnsanların birlikte ürettiği hayatın durumları geri dönüp, onların kendi hayatlarını da şekillendirir. Bu nedenle insan hem başkalarının hayatının mimarıdır hem de kendi hayatının zeminini dolaylı olarak sürekli yeniden kurmaktadır.
Bununla birlikte, asıl yüzleşme şuradadır: Davranış, bilginin hayata yansıyıp yansımadığını ifşa eder. İnsan, ‘ben doğruyu biliyorum’ dediğinde, doğruyu bilip bilmediğini değil; doğru sandığını ne kadar yaşadığını konuşmalıdır.
Çünkü davranış, zincirli bir süreçtir. Algı, bilgi, niyet, irade, karar ve eylem… Bu zincirin herhangi bir halkası bozulduğunda, insanın dışarıya verdiği şey sadece bir hareket değil; bir anlam, bir atmosfer, bir örneklik olur ve o örneklik, başkalarının iç dünyasında yeni okumalar üretir.
Tam burada ‘sorumluluk’ kelimesi, gündelik ahlâkın dar kalıbından çıkıp ontolojik bir ağırlık kazanır. Niyet, irade ve sorumluluk, davranışın ahlaki motorudur; ‘neden yaptı?’ sorusunu sahici biçimde çözer. İnsan kendini ‘şartlar beni buna itti’ diye temize çıkarttığında, davranışı, dış şartların sonucu sanma yanılgısına düşer. Oysa davranış, dış şartların zorunlu neticesi değildir. Şartlar bir durumdur; insan o durumu hangi bilgiyle okuduysa, tutumunu o bilgi biçimlendirir. Demek ki insanın en kritik özgürlüğü, ‘neye göre okuyorum?’ sorusunun içindedir.
Burada kritik bir soru ortaya çıkar: insan davranışının mahiyeti neye göre belirlenecektir?
Çünkü davranış yalnızca bireysel bir tercih değildir. Davranış yeni bir durum üretir. Ve bu durum başkalarının hayatına girer.
İşte burada fıtrat bilgisi devreye girer. Fıtrat, insanın orijinal yaratılış özellikleridir. Adalet duygusu, merhamet, hak bilinci, iyiliğe yönelme, zulme karşı rahatsızlık, paylaşmak… Bunlar kültürlerin, ideolojilerin ya da çağların ürünü değildir. Bunlar insanın yaratılışında bulunan ortak hakikatlerdir. Bu nedenle davranışın mahiyetini belirleyecek en sağlam referans fıtratın bilgisidir. Zira bu bilgi herkes için ortaktır ve kimsenin hukukunu ihlal etmez.
Fıtratın bilgisiyle şekillenen davranış ahsen davranıştır. Ahsen; en doğru, en isabetli, en adaletli, en dengeli, en etkili ve en sürdürülebilir olan demektir. Ahsen davranış yalnızca iyi niyet değildir. Ahsen davranış; doğru bilgiye dayanır, adaleti gözetir, bütüncül sonuçları dikkate alır, insanın doğasına uygundur, başkalarının hukukunu ihlal etmez, hayatı imar eder. Bu nedenle ahsen davranış yalnızca bireysel bir ahlak meselesi değildir. Ahsen davranış hayatın inşa biçimidir.
Eğer insanın her davranışı yeni bir durum üretiyorsa ve bu durum başkalarının hayatını etkiliyorsa ve aynı zamanda bu durumların toplamı insanların yaşadığı hayatı da yeniden şekillendiriyorsa; o zaman insanın hayatındaki temel soru şudur:
Bu yüzden insanın sorumluluğu büyüktür. İnsan davranışlarını rastgele üretemez. İnsan davranışlarını; fıtratın bilgisiyle, adalet bilinciyle, hak sorumluluğuyla üretmek zorundadır.
Her insan hayatın büyük inşasında bir ustadır. Her söz bir tuğladır, her davranış bir taş, her karar bir kemer. Ve bu yapı ya insanlığı yücelten bir medeniyet olur ya da insanı ezen bir enkaza dönüşür.
Farkındalık burada kilit bir kapıdır: İnsan; içinden geçenleri, dışarıdan gelenleri ve bunların kaynağını, yönünü, etkisini ayırt edebilme kapasitesini geliştirmeden, döngünün sürüklediği bir nesneye dönüşür. Farkındalığı olmayan insan, durumları ‘olduğu gibi’ değil, ‘kendine öğretildiği gibi’ okur. Sonra o okumayı hakikat sanır; tutumunu ona göre kurar, davranışını ona göre üretir. Böylece hem kendi hayatını hem de temas ettiği herkesin hayatını, farkında olmadan başkalarının yazdığı bir senaryonun içine yerleştirir.
Kritik eşikler de burada belirir.
Bu yüzden kök bilinç şudur. ‘Ben, her an bir durum üretiyorum; ben, her an birinin dünyasında bir tutum doğuruyorum; ben, her an bir davranış zincirinin halkasıyım.’ Bu bilinç, insanı ağırlaştırmaz; insanı gerçek kılar. Zira insan, sorumluluğu taşıyabildiği ölçüde insan olur. Şahsiyet, tam da burada inşa edilir; ilke, karar ve davranışın bütünlüğüyle…
Hayat, büyük laflarla değil, küçük anların mahiyetiyle değişir. Ve küçük anların mahiyeti, insanın hangi bilgiyle yaşadığına bağlıdır. Fıtrat bilgisiyle mahiyetlenen bir davranış, sadece ‘iyi’ bir davranış değildir; yeni bir hayat inşa eden bir davranıştır. Bu döngü hiç durmayacak. Öyleyse kendi halkamızı sağlam tutmayı seçmek zorundayız. Çünkü seçemediğimizi sandığımız her an, aslında başkaları tarafından seçilmiş bir hayatın içine düşeriz.
