Felsefi Alanın Hakikate Ulaşmaya Engel Kılınması Üzerine..
Birçok hakikat araştırmacısının ve parlak zihnin, temellendirme gücü zayıf ve kavramsal olarak muğlak tartışmalar aracılığıyla, “felsefe” adı altında sunulan bir söylem alanına çekildiği görülmektedir. Bu süreç yalnızca düşüncenin kurucu yönünü zayıflatmakla kalmaz; aynı zamanda zihinsel dikkat ve üretkenliği tali meseleler etrafında yoğunlaştırarak, hakikatin kendisine yönelimi ciddi biçimde sekteye uğratır. Nitekim kimi tartışmalar, varlığın temel sorunlarını ele almak yerine, bu sorunların etrafında dolaşan ikincil meseleleri merkeze alarak düşünceyi asli problemden uzaklaştırır. Bu durum, temelin çöktüğü bir yapıda kapı ve pencere ayrıntılarıyla meşgul olmaya benzer: sorun çözülmez, yalnızca ertelenir. Dolayısıyla burada mesele, tartışmanın varlığı değil, tartışmanın hangi düzlemde yürütüldüğü ve hakikati temellendirme kapasitesine sahip olup olmadığıdır.
***
Modern dönemde dikkat çeken hususlardan biri, felsefî alanın her zaman insanı hakikate yaklaştıran bir zemin üretmemesidir. Aksine, kimi durumlarda kavramsal olarak muğlak, temellendirme gücü zayıf ve neyi açıkladığı belirsiz olan yaklaşımların daha görünür hale geldiği görülmektedir. Bu tür yaklaşımlar, çoğu zaman kendi bağlamlarından koparılarak dolaşıma sokulmakta ve eleştirel düşünceyi derinleştirmek yerine, onu dağınık tartışmalar içinde etkisizleştirebilmektedir. Böyle bir ortamda felsefe, açıklayıcı ve kurucu bir etkinlik olmaktan uzaklaşarak, kavramların sürekli dolaşıma sokulduğu fakat temellendirilmediği bir söylem alanına dönüşme riski taşır. Bu durum, yalnızca düşünsel bir tercih meselesi değil, aynı zamanda belirli söylemlerin daha fazla dolaşıma girmesini sağlayan kültürel ve kurumsal dinamiklerle de ilişkilidir. Sonuç olarak, felsefî üretimin değeri, kavramların özgünlüğünden ziyade onların açıklayıcılığı ve temellendirme gücü ile ölçülmelidir; aksi takdirde felsefe, hakikate ulaşmayı kolaylaştıran bir alan olmaktan çıkıp, onu erteleyen bir işlev üstlenebilir.
Hakikate ulaşma süreci yalnızca teorik bir araştırma değil, aynı zamanda tarihsel olarak çeşitli söylem biçimleriyle karşı karşıya kalan bir mücadeledir. Bu süreçte engeller çoğu zaman doğrudan inkâr şeklinde değil, hakikatin etrafını dolaşan ve onu tartışma içinde dağıtan söylemler aracılığıyla ortaya çıkar. Antik dönemde sofistlerin retoriği, hakikati aramaktan ziyade ikna etmeyi önceleyen bir söylem üretmiş; benzer biçimde farklı dönemlerde şairlerin veya anlatıcıların hakikatin karşısına alternatif hikâyeler koyarak dikkatleri başka yönlere çektiği görülmüştür.
Tarihsel olarak sofistik retorikten mit üretimine, dinî ve siyasî otoritelerin söylem stratejilerinden karmaşıklaştırılmış teorik dillere kadar farklı biçimlerde görülen bu durum, hakikatin doğrudan idrakini zorlaştıran bir “söylem çoğaltımı” üretir. Bu bağlamda felsefî alanın kendisi de her zaman hakikati açığa çıkaran bir zemin olmamış; kimi durumlarda temellendirme gücünden yoksun, kavramsal olarak belirsiz ve sürekli problem üreten yaklaşımlar aracılığıyla hakikatin ertelenmesine katkı sağlamıştır. Sorun, tartışmanın varlığı değil, tartışmanın açıklayıcı bir zemine dayanmaması ve temellendirme yerine kavramsal dolaşımı çoğaltmasıdır. Bu nedenle hakikate ulaşmanın önündeki en önemli engellerden biri, düşüncenin kurucu değil dağıtıcı biçimlere indirgenmesi ve hakikatin açık alanının gereksiz polemiklerle örtülmesidir.
Felsefe tarihinde hakikat arayışını temellendiren yaklaşımların yanında, düşünceyi açıklayıcı olmaktan uzaklaştıran ve onu belirsizlik üreten bir söylem alanına dönüştüren eğilimler de her zaman var olmuştur. Hakikatin açık ve doğrudan tecrübe edilebilir olduğu durumlarda dahi, onun sürekli tartışmaya açılması ve kavramsal olarak dağıtılması, düşüncenin kurucu işlevini zayıflatabilmektedir. Bu durum, farklı tarihsel dönemlerde değişik biçimlerde ortaya çıkmıştır: kimi zaman sofistik söylemde, kimi zaman retorik oyunlarda, kimi zaman da karmaşıklaştırılmış teorik dillerde. Burada sorun, eleştirinin kendisi değil, eleştirinin temellendirilmeden ve desteklenmeden yapılmasıdır. Zira felsefe, yalnızca mevcut kavramları sarsmakla yetindiğinde, hakikati açığa çıkaran bir etkinlik olmaktan çıkar ve belirsizliği çoğaltan bir söyleme dönüşme riski taşır. Bu nedenle felsefî üretimin değeri, özgünlüğünden ziyade temellendirme gücüyle ölçülmelidir; zira açıklama imkânı sunmayan bir düşünce, ne kadar yenilik iddiasında bulunursa bulunsun, hakikat arayışına katkı sağlamaktan uzak kalacaktır.Felsefe tarihinde zaman zaman kavramların açıklayıcı olmaktan ziyade belirsizleştirici bir işlev üstlendiği görülmektedir. Özellikle hakikatin açık ve doğrudan tecrübe edilebilir olduğu durumlarda bile, bu hakikatin gereksiz biçimde tartışma konusu haline getirilmesi, düşüncenin kurucu değil dağıtıcı bir işlev gördüğünü düşündürmektedir. Bu durum yalnızca modern felsefeye özgü değildir; tarihsel olarak farklı dönemlerde, hakikatin egemenliğinin belirli çıkarları tehdit ettiği ortamlarda, söylemin kasıtlı olarak karmaşıklaştırıldığı, polemiklerin üretildiği ve düşüncenin tali meseleler etrafında dolaştırıldığı örneklerle karşılaşılmaktadır. Bu bağlamda, felsefî üretimin her zaman hakikati ortaya koyma amacına hizmet etmediği, kimi zaman ise hakikatin üzerini örten bir araç haline gelebildiği ileri sürülebilir. Dolayısıyla mesele yalnızca belirli düşünürlerin ne söylediği değil, aynı zamanda bu söylemlerin hangi bağlamda üretildiği ve ne tür bir işlev gördüğüdür. Hakikatin apaçıklığına rağmen onun sürekli olarak tartışmaya açılması, düşüncenin derinleşmesinden ziyade, temellendirme sorununun ertelenmesine yol açabilir.

