İrfan Ekseninde Bir Bilgi Kuramı Yaklaşımı

image_1485398_20210807_ob_fb335c_fb-img-1525592803053

İslam düşüncesinde bilgi meselesi, modern dünyadaki gibi yalnızca zihinsel bir faaliyet olarak görülmez. Modern epistemoloji çoğu zaman bilgiyi akıl, deney, gözlem ve mantıksal çıkarım üzerinden tanımlarken, Kur’anî düşünce insanı çok daha katmanlı bir varlık olarak ele alır. Bu yüzden Kur’an’da bağımsız ve nesneleşmiş bir “Akıl” kavramından ziyade, “akletmek”, “düşünmek”, “ibret almak”, “kavramak”, “hatırlamak” gibi fiiller öne çıkar. “Ya‘qilûn”, “yetefekkerûn”, “yetezekkerûn”, “yefkahûn” gibi ifadeler, insanın hakikate yönelen canlı idrak faaliyetlerini anlatır. Bu nedenle Kur’an’da bilgi problemi aynı zamanda bir ahlâk ve varoluş problemidir. İnsanın kibri, zulmü, hevâsı ve gafleti yalnızca davranışlarını bozmaz; aynı zamanda onun hakikati anlama kabiliyetini de karartır. “Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım” (A‘râf 7:146) ayeti tam da buna işaret eder. Buradaki mesele zekâ eksikliği değil, hakikate kapanmadır. Böylece bilgi, salt teorik bir mesele olmaktan çıkar; insanın ahlâkî yönelişi, niyeti ve varoluşsal tutumuyla elde edilen bir idrak biçimine dönüşür. Kur’anî perspektifte hakikate ulaşmak yalnızca zihinsel kapasiteye bağlı değildir; insanın kibirden, zulümden, hevâdan ve gafletten uzaklaşması da idrakin açılmasıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle bilgi, yalnızca düşünsel bir faaliyet değil, aynı zamanda ahlâkî bir yönelişin neticesi olarak ortaya çıkan varoluşsal bir tecrübeye dönüşür.

Bu noktada İrfan geleneği ortaya çıkar. İrfan, aklın inkârı değil, aklın sınırlarının fark edilmesidir. Burhan, yani aklî istidlal, hakikate dair önemli bir imkân sunar; fakat irfan geleneğine göre hakikatin tamamı yalnızca mantıksal çözümlemeyle kuşatılamaz. Çünkü insan sadece düşünen bir varlık değildir; aynı zamanda yönelen, arzulayan, korkan, seven, arınan ve dönüşen bir varlıktır. Bu nedenle klasik düşüncede “kalb”, “fuad”, “lübb”, “sır” gibi kavramlar ortaya çıkar. Bunlar yalnızca psikolojik semboller değildir; insanın farklı idrak katmanlarını anlatır. Kalb dönüşen merkezi, fuad yakıcı derin idraki, lübb saf özü, sır ise insanın en içsel hakikat alanını ifade eder. Tasavvuf bu kavramları sıfırdan üretmez; onları Kur’anî antropolojinin derinliklerinden çıkarır ve sistemleştirir.

“Irfan” kavramı Arapça “عرف” (‘a-r-f) kökünden gelir. Bu kök yalnızca “bilmek” anlamına değil; “tanımak”, “aşina olmak”, “ayırt etmek” ve “içsel olarak fark etmek” anlamlarına da işaret eder. Aynı kökten türeyen “ma‘rifet” kavramı da salt teorik bilgiden ziyade, tecrübe ile derinleşmiş bir idrak biçimini ifade eder. Bu nedenle klasik İslam düşüncesinde “ilim” ile “irfan” her zaman aynı anlamda kullanılmaz. “İlim” daha genel ve nesnel bilgi anlamına yaklaşırken, “irfan” hakikatin insan tarafından varoluşsal olarak tanınması ve yaşanması anlamını taşır. Burada hakikat yalnızca dışarıdan gözlemlenen teorik bir nesne değil, insanın ahlâkî yönelişi, niyeti ve içsel dönüşümü ölçüsünde açılan bir idrak alanıdır. Bu yüzden İrfan geleneğinde bilgi ile tezkiye, düşünce ile ahlâk ve idrak ile varoluş birbirinden ayrılmaz. Kur’an’ın “Bizim uğrumuzda çaba gösterenleri yollarımıza ulaştırırız” ayeti de bu yaklaşımın temelini oluşturur. İnsan hakikate yalnızca zihinsel kapasitesiyle değil; yönelişi, samimiyeti ve ahlâkî tutumuyla yaklaşır. Dolayısıyla irfan, sadece bir bilgi teorisi değil, insanın hakikate dönüşüm yoluyla iştirak etmesini esas alan bir idrak anlayışıdır.

Bu yüzden hikmet ile irfan arasında da ince bir ayrım vardır. Hikmet, hakikati yerli yerine koyabilme, varlığın anlamını kavrama ve ona uygun yaşayabilme kudretidir. Kur’an’ın “Kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir” ayeti, hikmetin sıradan teknik bilgiden çok daha öte bir şey olduğunu gösterir. Fakat İrfan, hikmetin daha içsel ve tecrübî boyutuna yönelir. İlim bir şeyi bilmekse, marifet onu tanımaktır; irfan ise onu yaşamak ve müşahede etmektir. Bu nedenle sûfî gelenek “keşf”, “şuhud”, “zevk”, “fetih”, “varidat” gibi kavramlar geliştirir. Bunlar aynı şey değildir; hakikatin farklı tecrübe derecelerini anlatır. Keşf perdenin açılmasıdır; şuhud hakikati görür gibi yaşamaktır; zevk tadıştır; fetih ilahî açılımdır; varid ise kalbe gelen manevi akıştır.

Fakat burada kritik mesele şudur: Bu alan vahiy midir? Klasik gelenek genellikle buna “hayır” der. Çünkü vahiy, peygamberlere mahsus olan teşriî hitaptır. Ancak Kur’an’ın vahiy kavramını yalnızca peygamberlerle sınırlamadığı da açıktır. Bal arısına vahyedilmesi, Musa’nın annesine vahyedilmesi, havarilere vahyedilmesi gibi örnekler, vahyin daha geniş anlamda Allah’ın yönlendirmesi ve evrenle kurduğu irtibat olduğunu gösterir. Bu anlamda insanın aklı da, fıtratı da, vicdanı da ilahî bir işaret taşır. Dolayısıyla irfanî gelenek, insanın arınma ölçüsünde hakikate açılabileceğini söyler. Fakat bu açılma mekanik bir teknik değil, aynı zamanda bir lütuftur. İnsan çalışır, yönelir, nefsiyle mücadele eder; fakat “fetih” yine de verilir. Tasavvufun diliyle söylemek gerekirse: İnsan kapıya kadar yürür; kapının açılması ise ona ait değildir.

Bu nedenle namaz örneği çok açıklayıcıdır. Bir insana namazın hükümleri öğretilebilir; nasıl abdest alınacağı, nasıl kıyam ve rükû yapılacağı anlatılabilir. Fakat namazdan huzur almayı, huşuyu, manevi yakınlığı öğretmek mümkün değildir. İşte İrfan geleneği tam bu noktaya yönelir. Şeriat “nasıl yapılır?” sorusunu cevaplar; irfan ise “orada ne yaşanır?” sorusunu sorar. Böylece bilgi sadece zihinsel değil, varoluşsal bir dönüşüm hâline gelir. İslam düşüncesindeki büyük tartışma da burada ortaya çıkar: İnsan hakikati yalnızca düşünerek mi bilir, yoksa dönüşerek mi? Burhan daha çok “bilmek”, irfan ise “olmak” tarafına yaklaşır. Hikmet ise çoğu zaman bu ikisini birleştirmeye çalışır.

Bizim uğrumuzda çaba gösterenleri elbette yollarımıza ulaştırırız.” (Ankebut 29:69)

Bu ayet, bilgi ile ahlâk arasındaki ilişkinin pasif değil aktif olduğunu gösterir. Burada insanın hakikate açıklığı, sadece entelektüel kapasiteye değil; yönelişine, niyetine ve varoluşsal tutumuna bağlıdır. Bu yüzden Kur’an’da kibir yalnızca bir psikolojik hâl değil, hakikati örten bir yöneliş biçimi olarak görünür. İnsan kibirlendikçe hakikate kapanır; arındıkça ise idraki açılır. Dolayısıyla bilgi, sadece zihinsel bir faaliyet değil, insanın bütün varoluşuyla katıldığı bir süreç hâline gelir.

İrfan geleneği tam da bu noktadan hareket eder. Ona göre hakikat, yalnızca düşünülerek elde edilen teorik bir nesne değildir. İnsan, niyetini, yönelişini ve ahlâkını dönüştürdükçe hakikate yaklaşır. Bu nedenle tasavvufî gelenekte bilgi ile tezkiye birbirinden ayrılmaz. “Keşf”, “şuhud”, “fetih” ve “varidat” gibi kavramlar da, insanın ahlâkî ve manevi dönüşümü ölçüsünde ortaya çıkan idrak biçimlerini anlatır. Buradaki mesele sıradan anlamda sezgi değildir; insanın hakikatle kurduğu ilişkinin derinleşmesidir.

Bu yüzden Kur’an’daki “kalb”, “fuad”, “lübb” ve “sır” gibi kavramlar yalnızca duygusal alanları değil, aynı zamanda insanın idrak katmanlarını ifade eder. Modern düşüncede bilgi çoğu zaman aklın işi olarak görülürken, Kur’anî düşüncede insanın hakikati kavrayışı bütünsel bir yapıya sahiptir. Akıl, kalp, vicdan, niyet ve ahlâk birbirinden tamamen ayrılmış alanlar değildir. İrfan da tam burada, insanın hakikati yalnızca “bilmesi” değil, aynı zamanda ona dönüşmesi gerektiğini söyleyen bir yaklaşım olarak ortaya çıkar.

Batı düşüncesinde de insanın bazı hakikatleri dolayımsız biçimde kavrayabileceğini savunan sezgici yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Ahlâkî değerlerin — adaletin iyi, zulmün kötü oluşu gibi — yalnızca mantıksal çıkarımlarla değil, doğrudan bir idrakle kavrandığı fikri bu tartışmaların temel örneklerinden biridir. Rene Descartes’ın “cogito” anlayışında da insanın kendi düşünmesini aracısız biçimde bilmesi, bir tür doğrudan kesinlik örneği olarak kabul edilir. Daha sonraki fenomenolojik ve sezgici geleneklerde ise bilinç, yaşantı ve öznel tecrübenin dolayımsız boyutları üzerinde durulmuştur. İslam düşüncesinde geliştirilen “ilm-i husûlî” ve “ilm-i huzurî” ayrımı ise bu tartışmayı daha derin bir ontolojik zemine taşır.

İlm-i husûlî, insanın bir şeyi kavramlar ve zihinsel temsiller aracılığıyla bilmesini ifade ederken, ilm-i huzurî herhangi bir temsil olmaksızın doğrudan hazır oluş yoluyla gerçekleşen bilgiyi ifade eder. İnsanın kendi varlığını, acısını ya da bilinç hâlini bilmesi buna örnek gösterilir. İrfan geleneği özellikle bu ikinci bilgi türüne önem verir ve insanın hakikate yalnızca teorik düşünce yoluyla değil, aynı zamanda ahlâkî arınma, manevi yöneliş ve içsel dönüşüm yoluyla yaklaşabileceğini savunur. Böylece bilgi, salt zihinsel bir temsil olmaktan çıkar; insanın bütün varoluşunu içine alan canlı bir idrak biçimine dönüşür.

“İlm-i husûlî” ve “İlm-i huzurî”

Bu bağlamda İslam düşüncesinde geliştirilen “ilm-i husûlî” ve “ilm-i huzurî” ayrımı da oldukça önemlidir. İlm-i husûlî, insanın bir şeyi kavramlar, temsiller ve zihinsel tasarımlar aracılığıyla bilmesini ifade eder. Burada bilen özne ile bilinen nesne arasında bir mesafe vardır ve bilgi, nesnenin zihindeki sureti üzerinden elde edilir. Gündelik bilgilerimizin ve aklî çıkarımlarımızın büyük kısmı bu türdendir. Buna karşılık ilm-i huzurî, herhangi bir kavramsal aracılık olmaksızın, doğrudan hazır oluş yoluyla gerçekleşen bilgidir. İnsanın kendi varlığını, acısını, korkusunu ya da bilinç hâlini bilmesi buna örnek gösterilir; kişi burada bir temsil üzerinden değil, doğrudan tecrübe ederek bilir. İrfan geleneği özellikle bu ikinci bilgi türüne önem verir ve insanın hakikate yalnızca teorik kavramlar yoluyla değil, ahlâkî arınma, manevi yöneliş ve içsel dönüşüm yoluyla da yaklaşabileceğini savunur. Böylece bilgi, yalnızca zihinsel bir temsil olmaktan çıkarak, insanın varoluşuna iştirak eden canlı bir idrak biçimine dönüşür.

Mulla Sadra’nın geliştirdiği “ilm-i huzurî” anlayışı ile tasavvuf geleneğindeki “şuhud” ve “keşf” düşüncesi arasında önemli bir yakınlık vardır. Molla Sadra’ya göre insanın bütün bilgisi yalnızca zihinsel temsillerden ibaret değildir; bazı bilgiler doğrudan “hazır oluş” yoluyla elde edilir. İnsanın kendi varlığını, acısını, korkusunu ya da bilinç hâlini bilmesi buna örnek gösterilir. İnsan “ben varım” hükmüne mantıksal bir çıkarımla ulaşmaz; kendi varlığı ona doğrudan hazırdır. Bu nedenle “ilm-i huzurî”, varlığın bilinçte temsil edilmesi değil, doğrudan mevcut olması anlamına gelir. Tasavvuf geleneğinde de benzer biçimde hakikat, yalnızca hakkında konuşulan teorik bir nesne olarak değil, doğrudan yaşanan bir tecrübe olarak görülür. Sûfîlerin “şuhud”, “keşf” ve “huzur” kavramlarıyla anlatmaya çalıştıkları şey de budur. Nasıl ki bir insana balın kimyasal yapısı anlatılabilir, fakat balın tadı ancak tecrübe edilerek bilinebilirse, hakikat de yalnızca kavramsal açıklamalarla değil, doğrudan yaşantı ve manevi dönüşüm yoluyla idrak edilir. Bu yüzden hem Molla Sadra’nın hikmet anlayışında hem de tasavvuf geleneğinde bilgi, salt zihinsel bir temsil olmaktan çıkar; insanın varoluşuna iştirak eden canlı ve dolayımsız bir idrak biçimine dönüşür.