Evi Olmayan Adam: Yahya Kemal
Yahya Kemal çocukluğunda dahi ‘Byron’ı bedbaht eden melâl’i duymuş bir insandır. Bu şu demektir: İslami muvazene unsurlarını hiç hesaba katmamak. Ruhunu bahtiyar edecek hüzne yüz çevirdi. Gençliğinde Baudelaire’in kokladığı elem çiçeklerini, hiç unutmadığını şöyle ifade eder:
“Lâkin o bahçelerde geçen devre’den beri
Kalbimde solmamıştır o şi’rin çiçekleri.”
Endülüs’te Raks, Mehlika Sultan, Rindlerin Ölümü, Yol Düşüncesi, Sessiz Gemi, 1918, Mohaç Türküsü, Kocamustafa Paşa, Bir Başka Tepeden, Akıncı, Süleymaniye’de Bayram Sabahı gibi şiirlerin şairi Yahya Kemal şiirinin merkezine müminleri değil rintleri koymuştur. Rint İslami değildir, ziyadesiyle Hint-Avrupa kökenlidir.
Gerçek manada bir evi olmamıştır, annesinin ölümünden sonra babasının başka bir kadınla evlenmesiyle birlikte onun asıl trajedisi başlamıştır. Sıcak bir yuva, kendini ait hissedebileceği bir ev aramıştır ömrü boyunca ama bulamamıştır.
Batı’nın her şeyine müptela derecesinde bağımlı olan Yahya Kemal, bu çelişkisini milli kültür, milli edebiyat üzerine yazdığı eserlerle gizlemeye çalışmıştır ama başaramamıştır. Bedeniyle mili kültür ve milli edebiyattan beslenen şair ruhuyla Batı semalarında uçmuştur.
Yahya Kemal’i çelişkisini Mehmet Akif ve Tevfik Fikret ile açıklayabiliriz, anlayabiliriz. Yahya Kemal bu iki şair arasında bir yerlerdedir. Yahya Kemal çelişkileriyle Fikret’e yakındır; çocukluğunda aldığı İslam kültürüyle Akif’e.

Yahya Kemal’in annesiyle yakın ilişkisi, gelecek için ümit verici bir gelişme gibi görünür; fakat annesinin erken ölümü, onu Fikret’in koynuna iter. Yahya Kemal, çocukluğunda duyduğu Kur’an sesini ve mevlitleri unutmamıştır fakat Paris’e yolu düştükten sonra ondan Batılı anlamda büyük değişiklikler olmuştur. En büyük değişiklikler yaşantısında olmuştur: iflah olmaz bir bohem olup çıkmıştır. Artık çelişkilerin adamıdır o ve güzel şiirlerle geçecek koca bir ömür onu beklemektedir. Elçilikler tam ona göre bir iştir.
Bu durumu Yahya Kemal’in öğrencisi ve yakın dostu olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın aktarımlarıyla destekleyebiliriz. Tanpınar’ın ağzından birkaç önemli anekdot: Bir gün Yahya Kemal’e ‘Neydi bu eskilerin hayatı acaba? Nasıl yaşarlardı?’ diye sormuştum. Gülerek, ‘Gayet basit’ dedi, ‘pilav yiyerek ve Mesnevi okuyarak. Medeniyetimiz Mesnevi ve cihat medeniyetiydi.
Doğru bu aktarım ama asıl söylemek istediğimiz Yahya Kemal’in kendisini mesnevi okuyup okumadığı ya da pilav sevip sevmediği. Bu mühim bir ayrıntı… Kanımca 12 yıllık Paris hayatından sonra Yahya Kemal mesnevi kültüründen uzaklaşmaya, pilav sevmemeye başladı. Yani bunları bize söyleyen adam, gerçekte kendisi yapmıyordu. Yapmadığı şeyleri söylüyordu. Samimi değildi.
Aynı samimiyetsizliği din konusundaki görüşlerinde de görüyoruz. Dindar görünmesine rağmen en basit dini vecibeleri yerine getirmekten acizdir Yahya Kemal. Sözü yine Tanpınar’a bırakalım: Yahya Kemal’in din meselesinde hiçbir teklifi veya inkârı olmamıştır. Bir taraftan en tabii fonksiyonunda ona cemiyetimizin büyük ve tarihi düşünülürse yapıcı realitelerinden biri olarak bakmış, diğer taraftan onda şiirin büyük kaynaklarından birini aramıştır. Hakikatte Yahya Kemal, Müslümanlığı halkımızın saf ruhunun hem yapıcısı, hem de sahih aynası addetmesine rağmen, fikri bazda yakın durduğu, beslendiği kişiler, özelde Hıristiyanlığa, genelde dine tavır almış, dini dışlamış kişilerdir. Mesele Fransız milliyetçilerinden Mithouard, sonra Barnes, Ernest Renan vs. Yahya Kemal, sistem halindeki dini, içinde doğduğu cemiyetin zaruri realitelerinden biri olarak anlamış ve yaşamıştır.

Yani bir mümin yaşantısı, bir teslimiyet adabı hiçbir zaman onda olmamıştır. O, iflah olmaz bir bohemdir. Yoldan çıkmış samimi bir derviştir. Yalnızlığında samimidir. Sadece bir şairdir o. Kelimelerle şiir yazmaktan başka bir şey bilmemiştir ve her şair biraz bohemdir, biraz yoldan çıkmıştır. Eve dönmüştür ama aradığı eve bulamamıştır memleketinde. Kafasında bambaşka bir ev vardı ve gerçekliği yoktur o evin. O, başka bir devrin adamıdır. Batılı yataklarda (bataklıklarda) Osmanlı düşleri görüyordu ya da Batılı zemin üzerine Osmanlı mimarisi düşünüyordu. Tuhaf, yabansı, çelişkili. Bazı şeyleri fena halde karıştırıyordu.
Yahya Kemal’in millet mefhumu da evrimsel bir süreç gösterir. Tanpınar’ın tespitiyle: Evvela bir sosyalist devir geçirmiştir (Benito Juarez etkisi), sonra aşırı Turancı görüşlere kapılmıştır (Gökalp birlikteliği), en sonunda Fransız milliyetçilerinin fikirleriyle milletimizin hakiki çerçevesini bulduğunu ortaya koymuştur (Mustafa Kemal arkadaşlığı).
Çelişkilerinden başka bir evi olmayan Yahya Kemal’e bir de şiirleriyle bakalım. Düşünce şiirinden: “Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”
Bizce ölmeden evvel ölmek, kemale ermek için mühim bir aşamayken, Batılılar içinse hayatın sonudur. Yahya Kemal içinse bir müşküldür bu durum.
Sessiz Gemi’de söylediği gibi “meçhule giden bir gemi kalkar bir limandan.” Hangi meçhul? Bizce meçhul yoktur. Ölen kişi hayatını (mahiyetini az-çok bildiğimiz) ahret dünyasında devam ettirir.
Yahya Kemal, Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nda her ne kadar ulu mabedi anladığını ve bir varisi olmakla övündüğünü söylese de senelerden beri rüyada görüp özlediği cetlerin mağfiret iklimine girmiş gibi olduğunu belirtse de aslında o hep dışarıda kalmıştır, dışarıda yaşamıştır. Evi olmamıştır.
Açık Deniz‘de ise akıncı cetlerinin ihtirasını “Byroncu melal” ile birlikte duyumsar. İtrî’nin Neva Kârını çok zaman dinlese de aslında o kalbiyle başka bir zamana aittir, ruhuyla başka bir dünyanın insanıdır. Yaşadığı çağın adamı değildi. Hiçbir zamanda olmamıştır.
Soralım: Hangi bin akıncı akınlarda çocuklar gibi şendi? (Akıncı). Başı secdeye inmeyen biri Allah’a giden yolda çocukların ruh haliyle meleklerle nasıl hemhal olur? (Mohaç Türküsü). Yahya Kemal, o tenha sokakta oruçsuz neşesiz kalmaya mahkûm olduğunu itiraf etmemiş midir? (Atik-Valde’de İnen Sokakta). Eski Musiki’de “çok insan anlayamaz eski mûsikimizden/Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden” dese de gerçekten kendisi eski musikiyi anlamak ve yaşamak arasındaki ayrımın neresindedir?
Bir yere varmak gibi niyeti ya da geri dönmek gibi bir niyeti hiç olmadı. Onunki kendinden bir kaçış edebiyatı idi bu yüzden hiç evi olmadı. Ama Batıda bir evi olmasını isterdi ya da Batı’da doğmak bütün bu çelişkilerden kurtulmak isterdi. O bir alacaklıydı çünkü çok güzel şiirler vermişti.
En sevdiği, özendiği adamlar hep Batılı. Osmanlı hasreti ile Avrupa ümidi arasında kaldığı için hep melale meyillidir. Ne geçmişin içinden çıkabildi ne de geleceğe uzanabildi. O Osmanlı ve Cumhuriyet arasında kalmış Avrupa tandanslı bir şairdir.
O nedir?
Ya da ne olmak istemiştir?
Madem bir evi yoktur o zaman o nereye aittir?
Bu sorulara kitaptan bir fotoğraf ile cevap verebiliriz. Kitapta Yahya Kemal’in golf oynarken çekilmiş bir fotoğrafı var. Bu fotoğrafa baktığımızda şu kanaat bizde hasıl olur: Yahya Kemal hiçbir zaman golf sopasını tuttuğu gibi Kuran’ın rahlesini tutmadı. Gerçekte o hiçbir zaman golf sobası ile Kuran rahlesi arasında kalmadı. Fakat neyi yitirdiğini bildi. Rahle ile beraber yitip giden evinin farkında oldu.
https://www.kitaphaber.com.tr/evi-olmayan-adam-yahya-kemal-k7571.html
2000’de Cumhuriyet Üniversitesi Sosyoloji mezunu… 2004 yılında Franz Kafka’nın Romanlarında Birey ve Devlet İlişkisi üzerine yaptığı tez ile yüksek lisansını yaptı.
Çeşitli sitelerde ve dergilerde yazıları çıkmakla birlikte 2008’den beri düzenli olarak Yolcu Dergisi’nde yazılar yazmaktadır.


