İSLÂM
“Bilâkis, kim güzel niyet ve davranış sahibi olarak kendini Allah’a teslim ederse (esleme) rabbinin katında onun mükâfatı vardır. Öylelerine korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.” (Bakara 2/112).
“Her kim kendini iyiliğe adamış olarak özünü Allah’a teslim ederse (yuslim) sağlam kulpa yapışmış demektir. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Lokmân 31/22).
Kendilerini Allah’a teslim edenlerin, müslümanların, yani Allah’a inanıp O’nun yolundan gidenlerin bu doğru ve kurtarıcı tercihleriyle “sağlam kulp”a yapışmış olacakları, yani yollarının doğru, âkıbetlerinin hayırlı ve güvenli olacağı müjdelenmektedir. Muhsin kelimesi, “iyilik eden, güzel davranan, yaptığını güzel yapan” anlamlarına gelir. Aynı zamanda “içten bir kulluk sergileyerek Allah’a yönelme” şeklinde dinî bir anlam içerdiği anlaşılmaktadır. İslâm kelimesi sözlükte “kurtuluşa ermek, boyun eğmek, teslim olmak, teslim etmek, vermek, barış yapmak” anlamındaki silm kökünden türemiştir. İslâm kelimesi, boyun eğmek ve iradî olarak uymak suretiyle barış ortamına girmek, itaat etmek” şeklinde de açıklanmıştır. Kelimedeki “itaat etmek ve uymak” her ne kadar mutlak mânada olsa da kelimenin örfteki kullanımı sadece “doğruya ve hakka uyma” mânası taşımaktadır. Yanlışa ve kötüye boyun eğme şeklinde bir teslimiyet İslâm’a aykırıdır ve isyan olarak nitelendirilir.
İslâm kelimesinin semantik tahlilini yapan, zaman içerisinde aldığı anlamı inceleyen Toshihiko Izutsu’ya göre Câhiliye döneminin hâkim anlayışı olan şirk inancının aksine Kur’an’ın mesajıyla Allah kâinatın mutlak hâkimi ve tek rabbi olarak kabul edilmiş; O’na yapılan kulluk ise itaat, teslimiyet ve tevazu ifade eden terimler arasında en önemlisi olan, “kişinin bilerek ve samimiyetle kendisini Allah’a teslim etmesi” anlamına gelen İslâm terimiyle belirtilmiştir. İtaat ve teslimiyeti anlatan huşû, tazarru gibi diğer Kur’an terimlerinden farklı olarak İslâm, eskiden başlayıp devam eden bir şeye değil yeni başlayan bir dönüşüme işaret etmektedir. Bu durumda müslim de Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmak suretiyle bir atılım cesaretini gösteren kimsedir. İslâm’ın doğuşuyla birlikte cehl kavramı insanlar arası ilişkilerdeki etkinliğini kaybedip inanmayanların Allah’ın hidayetine ve bunu sağlayan dine karşı gösterdikleri kin ve düşmanlığı temsil eden bir tavır olarak anlaşılmıştır. Fakat cehlin karşıtı olan hilim kavramı da artık dinî anlamda İslâm’a denk bir içerik taşımamaktadır. Çünkü Kur’an’a göre yalnız Allah kullarına karşı halîm olur (Bakara 2/225; Âl-i İmrân 3/155), kullar Allah’a karşı halîm olamaz. Gerçek kulluk Allah karşısında tevazu ve teslimiyete ulaşmaktır. Fert bütün kibir ve ihtiraslarından vazgeçip tam teslimiyete eriştiğinde artık bunun adı hilim değil İslâm’dır. Buna göre İslâm âdeta hilim kavramının esaslı bir şekilde tâdil edilmiş halidir (Izutsu, Kuran’da Allah ve İnsan, s. 187-207).
“Kuşkusuz Allah katında din İslâm’dır.” (Al-i İmran 3/19). İslâm kelimesinin sözlük anlamıyla terim anlamı arasında güçlü bir alâka vardır. İslâmî anlayışa göre din, irade ve akıl sahibi varlıklar arasında uyuşmazlıkları ve çekişmeleri önleyip uzlaşma sağlayan bir kanundur. Din sadece insanlar arasında değil insanlarla Allah arasında da bir mutabakatı ifade eder. Böylece yaratanın iradesiyle yaratılmışların iradesi arasında bir uyum sağlanmış olur (Elmalılı, II, 1062-1063). Bu ayete göre önceki ilâhî menşeli dinlerin de İslâm olarak anılması mümkündür. Kur’an-ı Kerîm’de bu anlayışı destekleyen birçok âyet vardır. Hz. Îsâ’nın havârilerinin cevabının “Şahit ol ki bizler müslümanlarız” (Âl-i İmrân 3/52) şeklinde ifade edilmesi, Hz. İbrâhim hakkında “O hanîf bir müslümandı” (Âl-i İmrân 3/67) buyurulması, yine “O size daha önce de bunda da ‘müslümanlar’ adını verdi” (Hac 22/78) şeklinde genel bir nitelendirilmeye yer verilmesi bunlara örnektir. Allah’ın gönderdiği din İslâm’dır. Bütün peygamberler bu dinî yaymak ve uygulamak için gönderilmiştir. Hz. Muhammed ile bu din tamamlandı. Buna rağmen bazı topluluklar, dinlerini tahrif ederek, değiştirerek Allah’ın isimlendirdiği ismin dışında ki isimlerle kendilerini adlandırdılar. Kendilerini yahudi ve hıristiyan diye tanımladılar.
“Kim İslâm’dan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o âhirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Ali imrân 3/85). Allah indinde yegane, tek din İslâm’dır. Kim İslâm’dan başka bir din ararsa veya başka bir din edinirse bu kâbul edilmez ve reddedilir. “De ki: “Biz Allah’a ve bize indirilene; kezâ İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kūb ve torunlarına indirilenlere; yine Mûsâ, Îsâ ve bütün peygamberlere rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onlar arasında ayırım yapmayız ve biz O’na teslim (muslimun) olmuşuzdur.” (Al-iİmrân 3/84). İslam, Allah’ın her millete, bütün peygamberleri aracılığıyla vahyettiği aynı temel hakikatin kemale ermiş halidir. Bu din Hz Adem ile başlamış ve diğer Peygamberler ile gelişmiş ve Hz. Muhammed ile olgunluğa, kemale ermiştir. Bu nedenle Hz.Muhammed son peygamber, Kur’an son kitap olmuştur. Dolayısıyla vahiy kesilmiştir. Son kitap Kur’an’ın korunmasını da Allah yüklenmiştir. (Hicr 15/9). Çünkü din tamamlanmıştır ve bu da İslâm’dır. ( Ali imrân 3/19, 78).
İslâm’ın özünü oluşturan en temel özellik, Allah’ın tek, eşsiz, ortağı ve benzeri olmayan yüce varlık olduğuna inanmaktır. Bütün ibadetler yalnızca Allah’a yapılır. İslâm, belli bir kavme, ırka veya millete değil; tüm insanlığa gönderilmiş bir dindir. Kur’ân “âlemlere rahmet” olarak indirilen bir kitaptır. İslâm, Allah’ın insanlığa gönderdiği tek hak dindir. Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın son vahyidir ve Hz. Muhammed (sav) son peygamberdir. Din kemale erdirilmiş, hiçbir eksiği bırakılmamıştır. İslâm’da hayatın amacı Allah’a kulluktur. İbadetler (namaz, oruç, zekât, hac) sadece şekil değil, insanın ruhunu, ahlâkını ve toplum düzenini güzelleştiren birer eğitimdir. İslâm, doğruluk, adalet, sabır, şükür, merhamet, paylaşma ve dürüstlük gibi ahlâkî ilkeleri ön plana çıkarır. Peygamber Efendimiz “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur. İslâm, hem bireyin Allah ile ilişkisini (iman ve ibadet) hem de toplumsal düzeni (adalet, hak, hukuk, yardımlaşma) düzenler. Böylece birey-toplum dengesi kurulur. Kur’ân’da insan sık sık düşünmeye, akletmeye, ilim öğrenmeye çağrılır. İslâm, körü körüne inanmayı değil; akıl, kalp ve vahyin rehberliğinde iman etmeyi ister. İslâm, aşırılıklardan uzak, dengeli bir hayat tarzını öngörür. Ne dünyayı terk edip sadece ruhaniyetle meşgul olmak, ne de tamamen dünyevileşmek. Her ikisinin ortasını tutar. “İslâm” kelimesi “barış, esenlik ve teslimiyet” anlamlarına geldiğini belirtmiştik. Allah’a teslim olan, hem iç huzura kavuşur hem de insanlar arasında barışı ve adaleti yaşatır. İslâm, insana sorumluluk bilinci kazandırır. Herkesin yaptıklarından hesaba çekileceği, iyiliğin mükâfatının cennet, kötülüğün karşılığının cehennem olduğu bildirilir.
Bütün ilahî dinlerin muhtevası aynıdır ve o muhtevanin adı İslâm’dır. Nitekim Hz. Peygamber (sav) buyurur: “Bütün peygamberler birbirlerinin kardeşleridir. Dînleri birdir.” (Buhârî, Enbiyâ, 48). Bu itibarla İslâm, umûmiyetle sanıldığı gibi yalnız Kur’ân’ın muhtevâsına münhasır değildir. Bütün semâvî dînler, beşerî tahrifler meydana gelmeden, insanlar tarafindan değiştirilmeden önceki hâlleriyle hep odur. Yâni İslâm’dır. İslâm, Hz. Muhammed’in temel öğreti ve esaslarını vahiy yoluyla Allah’tan aldığı ve ilk uygulamalarını bizzat kendisinin gerçekleştirdiği, zamanla müslüman toplumlar tarafından insanlığın diğer zihnî ve amelî birikimlerinden de istifade ile geliştirilen din ve dünya görüşünün; insan, toplum, devlet gibi insanî konularda kendine has ilkeleri ve felsefesi bulunan tarihî tecrübenin, kültür ve uygarlığın genel adı olmuştur.
İslâm, düşünce, söz ve amel bakımdan insanı en güzel şekilde yoğurup kemâle erdiren ve karanlıklardan nûra çıkaran saâdet fecridir. Yâni o, alçakta olanları yükseltip zirveleştiren bir etkendir. Bir toprak gibidir ki, kendisine teslîm olan nice çürük dal ve budak parçalarından gözleri ve gönülleri okşayan nâdîde güller, menekşeler, lâleler ve zambaklar yetiştirir. Basit ve sıradan kulları seçkin hâle getirir. Bedevilerden örnek bir nesil oluşturur. Yaratılmışları aslî hâllerine çevirerek güzelleştirir. İnsan ve kâinatın sırlarının sermâyesi odur. Bu bakımdan o, ebediyyet yolculuğunda kulları hüsrâna, zarara düşürmeden ilâhî nîmetlerin mekânı olan cennete sevkeden yegâne sırât-ı müstakîmdir.
