gallery250_96179

Bugün yaşadığımız temel problem, bilgi üretiminin insan yetiştirme probleminin önüne geçmiş olmasıdır. Oysa bir medeniyetin sürekliliğini sağlayan şey yalnızca bilgi birikimi değil, belli bir insan tipini üretebilme kudretidir. Bu yüzden konferanslar, seminerler, paneller ve sürekli dolaşıma sokulan “büyük söylemler” tek başına bir anlam ifade etmez. Çünkü mesele yalnızca bir şeyler söylemek değildir; nasıl bir zihnin, nasıl bir ahlâkın, nasıl bir şahsiyetin ortaya çıkacağıdır. Dijital çağda ise bu problem daha da derinleşmiştir. Her önüne gelenin konuşabildiği, hakikatten çok görünürlüğün ve etkileşimin değer kazandığı bir ortamda, bilgi çoğu zaman hakikatin hizmetine değil piyasanın hizmetine girmektedir.

Özellikle YouTube gibi mecralarda insanlar çoğu zaman hakikati aramak için değil, dikkat çekmek için konuşmaktadır. Bu nedenle artık marjinal, aykırı, tüketilmiş veya müşteri bulamayan fikirler yeniden dolaşıma sokulmakta; düşünce bir tür gösteriye dönüşmektedir.

Bugün nasıl ki sosyal medyada dikkat çekmek uğruna en uç, en tuhaf ve en seviyesiz davranışlar “fenomenlik” sebebi hâline gelebiliyorsa, aynı şekilde bazı kişiler de dinî veya ideolojik meseleleri samimi bir hakikat arayışından çok dikkat çekme ve görünür olma arzusu üzerinden kullanmakta; hatta kimi zaman akademik unvan taşıyan insanlar bile, dinin öteden beri konuşulmuş tartışmalı ve marjinal konularını sanki ilk kez keşfediliyormuş gibi sunarak dijital çağın bu “işportacı dikkat ekonomisi”ne teslim olabilmektedir.

Böyle bir zeminde konferansların ve seminerlerin çoğu da hakikati arama faaliyetinden ziyade bir “etkinlik kültürü” üretmektedir. Oysa gerçek mesele, “doğru insan nasıl yetişir?” sorusudur. Maalesef bugün Müslüman dünyanın en büyük açmazlarından biri, sistematik bir insan yetiştirme programına sahip olmamasıdır. “Müslüman zihni nasıl oluşur?”, “fikriyat ile amel arasındaki ilişki nedir?”, “ahlâkî şahsiyet nasıl inşa edilir?” gibi temel meseleler üzerinde yeterince düşünülmemektedir. Bunun yerine sürekli konuşan, sürekli tartışan fakat ortaya bir insan modeli koyamayan bir dağınıklık hâkimdir. Bu yüzden bazen yıllarca anlatılan bütün büyük idealler, yönetime gelen tek bir liyakatsiz insanın pratiğiyle yerle bir olabilmektedir. Çünkü sorun bilgi eksikliği değil, şahsiyet ve terbiyedir. İnsan makam elde ettiğinde davasına mı hizmet edecek, yoksa makamı bir arpalık olarak mı görecek? İşte asıl eğitim problemi burada başlar. Osmanlı’daki medrese ile tekke birlikteliği tam da bu nedenle önemliydi. Medrese yalnızca bilgi üretmiyor, tekke de yalnızca mistik bir alan oluşturmuyordu; ikisi birlikte “kâmil insan” idealini besliyordu. Bugün ise dernekler, vakıflar, düşünce kuruluşları ve akademik faaliyetler çoğu zaman ortak bir insan modeli üretme hedefinden yoksun hareket ediyor. Sonuçta insanlar birçok şeyi “biliyor” ama hayata nasıl bakacaklarını, nasıl yaşayacaklarını, nasıl bir ahlâk geliştireceklerini bilemiyorlar. Bu nedenle konferans ve seminerlerin değeri ancak bir müfredatın, bir eğitim tasavvurunun ve uzun vadeli bir insan yetiştirme projesinin parçası olduklarında ortaya çıkar. Batı’da da ciddi üniversite ve düşünce gelenekleri böyledir; konferanslar merkezin kendisi değil, daha büyük bir eğitim organizmasının yan ürünüdür. Bu açıdan bakıldığında, kimi Müslüman düşünürlerin “İslamî bilgi”, “bilginin İslamileştirilmesi” veya medeniyet tasavvuru üzerine yürüttükleri tartışmalar yeniden düşünülmelidir. Çünkü bugün Müslüman dünyanın acil ihtiyacı yalnızca daha fazla konuşmak değil; bir müfredat, bir insan modeli ve sahih bir zihniyet inşa etmektir.

Bunun yanında Türkiye’de dindarlığın hem sosyolojik hem psikolojik yapısının ciddi biçimde analiz edilmesi gerekir. Çünkü siyasal alan, ekonomik ilişkiler, sınıfsal kaygılar ve kültürel kırılmalar hesaba katılmadan yapılan dinî söylemler çoğu zaman havada kalmaktadır. İnsanları yöneten siyasal aktörler, kurumsal yapıların zaafları ve kolektif çalışma kültürünün eksikliği, teorik düzeyde üretilen birçok değeri etkisiz hâle getirebilmektedir. Bu yüzden hakikati arama adına yapılan faaliyetler, eğer bir hedefe, bir programa ve bir insan yetiştirme perspektifine bağlanmazsa, fayda vermekten çok zihinleri dağıtabilmektedir. Çünkü mesele enformasyon üretmek değil, istikamet sahibi insan yetiştirmektir.

Geçenlerde bir vakfın sabah kahvaltısına davet edildim. Orada vakfın yöneticisi olan, ticaretle uğraşan bir arkadaşımız bana “Hocam, biz bir üniversite kurmak istiyoruz” dedi. Ben de kendisine “Neden üniversite kurmak istiyorsunuz?” diye sordum. Mevcut üniversitenin yetersiz olduğunu söylediler. Bunun üzerine ben de “Üniversite yerine önce bir enstitü kurun” dedim. Çünkü üniversite dediğiniz şey çok büyük bir organizasyondur; öyle kolay kurulacak bir yapı değildir. Bir üniversite kurduğunuzda mesele sadece bina yapmak veya tabela asmak değildir. Orada çalıştıracağınız insanların niteliği nedir? Kaç tane gerçekten yetişmiş insanınız var? O insanları hangi bakış açısıyla yetiştirdiniz? Hangi zihniyetin taşıyıcısı olacaklar? Asıl mesele budur. Hatta rica ettikleri için oturup güzel bir enstitü projesi de hazırladım. Bölgesel bir çerçeve çizdim, ne yapılabileceğini anlattım. Fakat sonradan gördüm ki benim söylediklerimle onların ilgilendiği şeyler aynı değilmiş. Ben doğal olarak bir dönüş bekliyorum; maddî bir beklenti değil asla, hayatım boyunca kimseden beş kuruş menfaat istemiş biri değilim. Ama insanlar siyasetin içine o kadar gömülmüş ki, daha çok vitrini kurtaracak işler peşinde gibiler. İnşallah yanlış anlamışımdır, Allah affetsin. Fakat korkunç paralar harcanıyor; kahvaltılar, organizasyonlar, toplantılar yapılıyor ama enstitü fikri onlara sönük ve basit geliyor. Halbuki işin damarı tam da burasıdır. Bana deseler ki “Gel, bu enstitüyü organize et; burada öğrenci yetiştireceğiz”, ömrümü bu işe veririm. Çünkü benim bütün hayatım insan yetiştirme meselesiyle geçti.  İnsanımıza sahip çıkmak zorundayız, hakikate sahip çıkmak zorundayız. Bu kurumlar kimsenin babasının çiftliği değil. Bu paralar Müslümanların desteğiyle geliyor. Peki nereye harcanıyor? Asıl mesele budur. İnsan yetiştirmek bu yüzden çok önemli.

Benin naçizane tavsiyem Seminerleri, konferansları toplantıları ana uğraş olmaktan çıkaralım…önce ciddi bir müfredat hazırlayalım. İlkokuldan üniversiteye kadar nasıl bir insan modeli istiyoruz? Hangi bilgiyle, hangi ahlâkla, hangi zihniyetle mücehhez bir insan yetiştirmek istiyoruz? Asıl bunun üzerine kafa yoralım. Samimi, dürüst, ehil insanlardan fikir alalım. Gerekirse Batı üniversitelerini inceleyelim; aynı zamanda kendi geçmişimizi, medrese geleneğimizi, tekke geleneğimizi yeniden ele alalım ve bunlardan hareketle sahici bir eğitim programı oluşturalım.

Ben aslında bunu yaptım; bu projeler şu anda dosyamda duruyor. Fakat imkân meselesi bu. Ben ancak kendi gücüm nispetinde bunu uygulamaya çalışıyorum; birkaç öğrencimi yetiştirmeye gayret ediyorum. Ama bu mesele birkaç kişinin kişisel çabasıyla sınırlı kalmamalı. Bu, büyük bir medeniyet hamlesi olarak düşünülmeli ve buna uygun özgün eğitim kurumları oluşturulmalıdır. Yoksa sürekli “bu eğitim sistemi böyle insan yetiştirdi” diye yakınır dururuz. Hayır; biz bu işi kendimiz ele almak zorundayız.