zaman herşeyi i̇nceltir
Tarkovski, sanat eserlerinin hafızayı cam gibi berrak bir hale getirmeye yaradığını söylerken haklıydı. İnsan, üzerine yerleştiği hayatı bir ipekböceği gibi kemirerek büyüyor. Kendi çocukluğundan, kendi yaralarından ve hatıralarından besleniyor. Sonra bir gün bakıyorsun, o güne kadar biriktirdiğin ne varsa hepsini harcamışsın. Cebinde sadece olgunluk dedikleri o ağır, o sessiz ve geri dönüşü olmayan son nokta kalmış. İnsan büyüdükçe eksiliyor, eksildikçe geçmişin o loş dehlizlerine daha çok sığınıyor.
Yazarak ya da anlatarak yaşama tutunmaya çalışanların hikayesi hep biraz kederlidir. Refik Halit Karay’ın o uzun sürgün yıllarında, Halep’teyken İstanbul gazetelerine kendi ölüm ilanlarını vermesini düşünürüm sık sık. Bu sadece muzip bir adamın oyunu olamaz. Bu, unutulmanın o soğuk dehşetine karşı verilmiş çaresiz bir refleks, bir varoluş çığlığıdır. İnsan, kendisinden geriye ne kalacağını, yokluğunun kimlerin canını yakacağını henüz hayattayken görmek ister. Karay, bir köşeye çekilip kendi ölümünün ardından yazılanları okurken aslında hayata ve zamana şu soruyu soruyordu: “Beni gerçekten gördünüz mü, yoksa ben sadece bir gölge miydim?” Ara sıra ölerek kendini hatırlatmak, hayatta kalmanın en hüzünlü yoludur belki de.
Zaman, her şeyi inceltip koparıyor ama hafıza, o kopan yerleri kendi dilediği gibi dikiyor. Yıllar sonra karşına çıkan birinin, seni sana anlatması ama senin aslında kim olduğunu bilmemesi bundandır. Sana seni anlatır ama o anlattığı kişi artık sen değilsindir. Zamanın bozup yeniden kurduğu, üzerine yeni hayallerin, unutuşların ve sessizliklerin bindiği bambaşka biridir o. Sen de durup kendi hikayeni bir yabancıyı dinler gibi dinlersin. Hangisi daha gerçektir o an? Yıllar önce bizzat yaşadığın o çıplak an mı, yoksa bugün bir başkasının hafazasında demlenen o puslu hatıra mı?
Çünkü hatırlamak, aynı zamanda acımasızca unutmaktır. İnsan, kalbini korumak için resmin bazı köşelerini kendiliğinden siler; boş kalan yerleri ise bugünkü sızısıyla, bugünkü aklıyla doldurur.
Hafıza, geçmişi koruyan güvenli bir müze değil; her gün yeniden inşa edilen, yıkılıp tekrar kurulan yorgun bir şantiyedir. İnsan geçmişe baktığında bir olayı değil, o olayın kalbinde bıraktığı o geçmeyen tortuyu görür. Sinema ya da edebiyat tam da bu yüzden hayatın o dağınık, o hırpalayıcı gerçeğine karşı durabileceğimiz tek sığınaktır. Bir karakterin ilham kaynağı olan o eski dostla, perdede onu canlandıran oyuncu aynı masada yan yana oturur da aralarındaki o gizemli bağ hiç bozulmaz ya; işte orası hayatın bittiği, sanatın başladığı yerdir. İnsan kendi gençliğini, kendi eski yaralarını bir başkasının yüzünde izler ama dönüp de “Bu benim” diyemez. Sinema, hayatın o biricik anını alır ve onu zamansız bir sızıya dönüştürür. Hayat yaşanırken çok dağınık ve can yakıcıdır; sanat ise o dağınıklığa bir çekidüzen verir, bizi kendimize katlanabilir kılar.
Yine de insan sormadan edemiyor: Gerçeği kelimelerle ya da görüntülerle yeniden yazarken, aslında onu biraz da bozmuş olmuyor muyduk? Her seferinde elimizdeki kırık dökük parçaları, kendi icat ettiğimiz bir yapboz gibi yan yana getirip sonra da o ortaya çıkan yeni acıya şaşırarak bakmamız bundandır. Bizler, bu hayatın hem yalnız senaristleri, hem hırpalanmış oyuncuları, hem de yıllar sonra kendi enkazını uzaktan izleyen o kederli seyircileriyiz.
Son tahlilde, ister bir gazete ilanında “ölerek” hatırlatalım kendimizi, ister bir perdede ya da bir sayfanın arasında geçmişimizi yeniden doğurarak; aradığımız şey hep aynıdır. Zamanın bizi bütünüyle yutmasına izin vermemek, o upuzun ve yalnız yolda tamamen kaybolup gitmemek ve bu dünyadan geçerken arkamızda pürüzsüz, apaydınlık bir iz bırakabilmek. Tüm kavga, tüm sızı bundan ibaret.
