Aczin En Yakıcı Hali: Sevdiklerine Merhem Olamamak
İnsan tekinin en derin kuyusudur bu: Muhtaç olmak ama muhtaciyetini bir itiraf mührü gibi boynunda taşımaktan imtina etmek. Modern zamanların o yaldızlı, o sığ “kendi kendine yetebilirlik” masalı, insanın kadim kırılganlığını bir ayıp, bir sakatlık gibi kodladığından beri, yardım istemek neredeyse bir haysiyet intiharına dönüştü. İnsanın en çok yardıma ihtiyaç duyduğu anlarda köşesine çekilmesi ve onun karşısında duran sevdiklerinin hissettiği çaresizlik, aslında modernitenin ruhumuza açtığı o büyük yarığın iki yakasında bekleyen yabancıların hikayesidir.
Gelin, bu yarayı biraz kurcalayalım.
Bizler, insanın acziyetini unuttuğu, muktedir olma illüzyonuna tapındığı bir asrın taşrasındayız. Bugün insan, başkasına el uzatmayı bir zayıflık, o elin tutulmasını ise bir esaret zinciri olarak görüyor. Neden istemez insan yardım? Çünkü modern rasyonalizm bize her ilişkinin bir “alacak-verecek” dengesi, bir borç ilişkisi olduğunu fısıldadı. Birinden yardım istediğiniz an, onun gözündeki hiyerarşik alt basamağa inmeyi, kendinizi o insanın insafına tescil ettirmeyi göze alırsınız. Bu yüzden, en çok canı yananlar, o can yangınını bir mağrurluk zırhının arkasına saklarlar. Gözlerini kaçırırlar; çünkü bilirler ki göz, ruhun en çıplak, en savunmasız yeridir. Oraya bir kez bakılmasına izin verirlerse, inşa ettikleri o sahte muktedirlik şatosunun un ufak olacağından korkarlar.
İşte o an, sevgide hissettiğimiz o yakıcı acz hali tecelli eder. Birini seversiniz, onun uçuruma doğru yürüdüğünü görürsünüz, cepleriniz merhemle, kalbiniz şefkatle doludur ama uzattığınız el havada asılı kalır. Sevgide hissedilen acizliklerin en yakıcısıdır bu. Ve tam da bu noktada, seküler aklın asla kavrayamayacağı, ancak kadim bir irfanın eşiğinde çözülecek o muazzam paradoks başlar: Biz ancak aczimiz nispetinde insanlaşır, aczimiz nispetinde dikey bir bağ kurabiliriz.
İnsanın sevdiklerine yardım edemediği, o çaresizlik duvarına çarpıp geri döndüğü an, aslında kendi nefsinin hudutlarını öğrendiği Dragon’dur. Biz sanırız ki sevgimiz her kapıyı açar, irademiz her kalbi onarır. Oysa o ilahi ikaz, Efendimiz’in (s.a.v.) şahasında hepimize bir kader sınır çizgisi çeker: “Sen dilediğine hidayet edemezsin…” Eğer Rahmetin en berrak aynası bile sevdiklerinin kalbini dilediğince evirip çeviremediyse, ey insan, senin bu beyhude kudret iddian nedendir?
Peki, ne yapacağız? Madem dilimiz fersah fersah uzak, madem uzattığımız el bir tehdit gibi algılanıyor, o halde büsbütün arkamızı dönüp gidecek miyiz?
Hayır. Buradaki sır, “aktif bir bekleyişte,” yani bir sabit direk olabilmekte gizlidir. Modern dünya bize sürekli müdahale etmeyi, dönüştürmeyi, yönetmeyi ve işgal etmeyi dayatır. Oysa kadim şefkat, işgal etmez; ikamet eder. Yapmamız gereken, o insanın hayatında, fırtına ne kadar sert olursa olsun yerinden oynamayan bir liman gibi durmaktır. Sınırları ihlal etmeden, onun mahremiyetine ve o mağrur acısına saygı duyarak, elleri daima açık tutmak… “Ben buradayım, ne zaman düşecek gibi olursan tutunacağın kök burası” sessizliğini hayata yaymaktır.
İnsan yardım istemiyorsa, ona verilecek en büyük yardım, yardım etmeye hazır bir varlığın sadaketini sunmaktır. Gerisi, gökkubbeyi delecek o sessiz çığlığa, yani duaya emanettir. Çünkü biliriz ki, kalpleri oynatmak dağları sarsmaktan zordur ve kalpler, yalnızca kalplerin sahibinin elindedir.
