artworks-000171275188-3d6lba-t240x240

Bir kitabı ikinci kez okumak mümkün müdür? Sayfalar aynı, cümleler aynı, hatta altını çizdiğim kelimeler bile yerli yerindedir. Ama o kitabı ilk okuyan kişi artık yoktur. O hâlde ikinci kez okunan kitap değildir; ikinci kez karşılaşılan, insanın kendisidir.

Belki de bütün sevgiler böyle çalışır. Bir şehri yeniden görmek, eski bir dostun sesini yıllar sonra duymak, çocukluğunda sevdiğin bir türkünün ansızın bir dükkândan sokağa taşması… İlk anda geçmişe döndüğünü sanırsın. Sonra küçük bir ayrıntı seni durdurur. Geçmişe dönemezsin. Çünkü geçmiş, gidilen bir yer değil; bugünün içinden yeniden kurulan bir hikâyedir.

Hafıza ilginç bir mimardır. Yaşadıklarımızı olduğu gibi saklamaz; her hatırlayışta onları yeniden inşa eder. Bu yüzden çocukluğumuz, yaşadığımız çocukluk değil, yıllar içinde defalarca anlattığımız çocukluktur. Sevdiğimiz insanlar da biraz böyledir. Onları oldukları gibi değil, onlarla ilgili hatırlamayı seçtiğimiz ayrıntılarla birlikte taşırız.

Bir gün yıllardır açmadığım bir kitabın arasından kurumuş bir yaprak düştü. Onu oraya benim koyduğumu hatırlıyorum. Ama neden koyduğumu hatırlamıyorum. İnsan bazen yaptığı şeyi hatırlar, o şeyi yapan kişiyi hatırlayamaz. Aradan geçen zaman, olayları değil, onları yaşayan kişiyi değiştirir.

Belki bu yüzden “aynı insan” diye biri yoktur. Kendimizi tek bir hikâye içinde yaşamaya çalışıyoruz; oysa içimizde birbirini tanımayan pek çok kişi gelip geçiyor. Yirmi yaşındaki ben, bugünkü beni tanır mıydı? Ya ben onu gerçekten anlayabilir miydim? Aramızdaki tek bağ, aynı adı taşıyor olmamız olabilir.

Sevdiğimiz şeyler de bu değişimin sessiz tanıklarıdır. Onlar bizimle konuşmaz; ama biz değiştikçe söyledikleri değişir. Bir şiir, yıllarca hiçbir şey söylemeyip bir gün hayatının tam ortasına düşebilir. Bir cümle, on yıl boyunca sadece güzel bir cümle olarak kalırken, bir kayıptan sonra insanın kendisini açıklayan tek cümleye dönüşebilir.

Belki zamanın yaptığı şey, hiçbir şeyi eskitmek değildir. Belki zaman, anlamı katman katman görünür kılar. İlk bakışta yalnızca yüzeyi görürüz. Sonra hayat araya girer. Kayıplar, sevinçler, bekleyişler, vazgeçişler… Her biri aynı nesnenin üzerine yeni bir ışık düşürür. Sonunda anlarız ki değişen dünya değil, dünyayı okuma biçimimizdir.

Bu yüzden insan bazen yeni şeyler aramaktan yorulur. Çünkü aradığı şey, belki de çoktan hayatına girmiştir. Sadece henüz onu anlayacak zamana ulaşmamıştır.

Belki bütün ömrümüz, aynı şeylerle yeniden karşılaşmayı öğrenmekten ibarettir.