donkisot

Bir umuttur fark edilmek, değer görmek… İnsanın anlam arayışı nerede başlar? Kimi zaman bir park bankında, kimi zaman tarihi bir handa. Peki insan, anlam karmaşasında boğulmadan bu hayata nasıl tutunur? Yaşadığı toplumda kabul görmek, fark edilmek ve değer kazanmak ister. Bunun için çabalar; ta ki yel değirmenleriyle savaşan bir deli muamelesi görene kadar… Hayat akıp giderken anlam arayışımız ve gündelik yaşamın irili ufaklı bütün mücadeleleri, aradığımız o büyük resmin parçalarını oluşturur.

Yaşadığımız çağın zorunluluklarını yerine getirmekten öte, insanın içinde sönmeyen bir kahraman olma arzusu yatar. İstemsizce adaletin kılıcı, doğrunun bekçisi ya da Tanrı’nın yeryüzündeki yargıcı gibi davranmaya başlarız. Bunun temelinde ise çoğu zaman yalnızca fark edilme tutkusu barınır. Toplum kendi içinde çeşitli kimlikler ve sınıflar üretir: aydınlar, işçiler, dindarlar, siyasetçiler… Her biri belirli roller üstlenerek var olur. Peki ya hiçbir gruba tam anlamıyla ait hissedemeyenler? Savrulanlar, görünmeyenler, sesi duyulmayanlar? Onlar fark edilmek için ne yaparlar?

Çoğu zaman kendilerine yapay bir kahramanlık hikâyesi yazarlar. Bir yandan sokak hayvanları için yardım toplarken, diğer yandan bunu belgeleyen fotoğraflar paylaşırlar. Elbette burada eleştirilen yardım etme eyleminin kendisi değil; yardımın, görünür olmanın bir aracına dönüşmesidir. Kahramanlık, iyiliğin özünden koparılarak onun sergilenmesine indirgenir. Böylece toplumda şu düşünceler filizlenmeye başlar: “Ben de mi böyle olmalıyım?”, “Demek ki iyi insan olmak böyle görünmekten geçiyor.” Sonunda amaç iyi biri olmak değil, iyi biri gibi görünmek hâline gelir.

Tam da bu noktada Don Kişot yalnızca edebî bir karakter olmaktan çıkar; modern insanın yüzüne tutulan bir aynaya dönüşür. Cervantes onun ağzından şöyle der:

“Bu kötü tohumları yeryüzünden silmek hayırlı bir savaştır, Tanrı’ya büyük hizmettir.”

— (Miguel de Cervantes Saavedra, Don Kişot, s. 84)

Bugün de benzer bir eğilim görüyoruz. Çoğu zaman gerçek sorunlarla yüzleşmek yerine görünür sorunların peşinden koşuyor, çözümleri de yalnızca kendi bireysel eylemlerimizde arıyoruz. Kahraman olma arzusu, bizi hakikatin değil, görünürlüğün peşinden sürüklüyor.

Peki, Cervantes neden böyle bir karakter yarattı?

Savaştan dönen bir insan olarak Cervantes, gerçek dünyanın sertliğiyle yüzleşmişti. İspanya’ya döndüğünde ise toplumun şövalyelik romanlarının büyüsüne kapıldığını gördü. Şövalyeler, leydiler, Orta Çağ’dan kalma unvanlar ve bunların etrafında örülmüş masalsı bir hayal dünyası… Gerçeklikle bağı giderek zayıflayan bu atmosfer karşısında Cervantes’in büyük bir hayal kırıklığı yaşadığı söylenebilir. Belki de kendi kendine şu soruyu soruyordu: “Ne için savaştım?” İşte Don Kişot, böyle bir tarihsel ve düşünsel iklimde doğdu.

Buraya kadar toparlayacak olursak bizi sürekli bir anlam arayışı içinde tutan iki temel unsur vardır: Yaşadığımız toplum ve o toplum tarafından fark edilme arzumuz. Eylemlerimizin önemli bir kısmı da bu arzuyla şekillenir.

Nasıl ki bir mağazanın önünden geçerken ilk dikkatimizi çeken şey vitrindeki mankenin üzerindeki elbise oluyorsa, günümüz insanı da kendisi için bir vitrin oluşturmaya çalışıyor. Burada tuhaf olan elbisenin güzelliği değildir. Asıl tuhaf olan, o elbiseyi taşıyan mankenin yüzünün, gözünün, saçının, hatta bir kimliğinin olmamasıdır. Bizler de çoğu zaman kişiliğimizi bir vitrin düzeni içinde sunuyor; gerçek benliğimiz yerine sergilenmeye uygun sahte bir benlik inşa ediyoruz. Çünkü çağımızın bizden beklediği şey çoğu zaman hakiki olmak değil, görünür olmaktır.

İşte tam da burada Don Kişot yeniden karşımıza çıkar.

Onun yolculuğunu okurken dikkatimi çeken ilk şey, bizim aksimize sahte bir kişilik üretmemesidir. Şövalyelik onun için geçici bir maske değil; kendini gerçekleştirme arzusunun somutlaşmış hâlidir. Bu yüzden yaşlı ve cılız atını kudretli bir savaş atı olarak görür. Bu yüzden paslanmış zırhı ona asil bir şövalyenin zırhı gibi görünür. O, ideal dünyayı yalnızca zihninde kurmaz; onu gerçek dünyanın içine taşır. Çoğumuzun yaklaşmaya cesaret edemediği sınırı aşar. Toplumun istediği gibi yaşamaya çalışmaz; aksine toplumun idealler doğrultusunda değişmesini ister.

İlk bakışta bu tavır bencilce ya da hayalperestçe görünebilir. Fakat gerçekten öyle midir?

Sahi, bizim vitrine koyduğumuz yapay kişiliklerle bunun arasında ne kadar fark vardır? Başkalarının hayatlarına yön verme isteğimiz, uzmanlığımız olmayan konularda kesin hükümler vermemiz, kendi doğrularımızı evrensel gerçeklermiş gibi sunmamız… Bunların hangisi Don Kişot’un yel değirmenleriyle savaşmasından daha az tuhaftır? Sırf mücadelemiz görünmez olduğu için kendimizi daha aklı başında mı sanıyoruz?

Peki, Don Kişot’u kolayca “deli” ilan eden modern insanın bu kibirli tavrının temel dayanağı nedir?

Bu soruya cevap ararken insanın yargı mekanizmasının toplumla olan ilişkisine bakmak gerekir. Henri Bergson’un geliştirdiği kapalı toplum ve statik ahlak kavramları bu durumu anlamamıza önemli ölçüde katkı sağlar. Bergson’a göre kapalı toplum, varlığını sürdürebilmek için bireylerinden ortak değerlere ve yerleşik kurallara tam bağlılık bekler. Gelenekler, kurumlar ve alışkanlıklar bu düzenin taşıyıcılarıdır. Bu nedenle toplum, farklı davranan bireyi yalnızca farklı olduğu için değil, ortak düzeni tehdit ettiği düşüncesiyle de yargılar.

Don Kişot’un “deli” olarak görülmesinin en önemli sebeplerinden biri budur. Çünkü şövalyelik onun yaşadığı dönemde artık toplumsal karşılığı kalmamış bir idealdir. Don Kişot ise bu ideali yeniden diriltmeye çalışır; üstelik bunu toplumun kendisinden beklediği rollerin dışına çıkarak yapar. Bugün bile benzer tavırlar sergileyen insanlara çoğu zaman “Üzerine vazife olmayan işlere kalkışma” denildiğine şahit oluruz. Toplum, bireyden belirlenmiş sınırlar içinde hareket etmesini bekler; bu sınırların dışına çıkan kişi ise kolaylıkla dışlanabilir ya da akıl dışı olmakla suçlanabilir.

Ancak burada dikkat çekici bir paradoks vardır: Toplum tarafından deli olarak görülen Don Kişot, aslında kendi ahlaki ilkelerine sonuna kadar sadık kalmaya çalışan bir karakterdir. Ezilenlere yardım eder, adaletsizlik karşısında sessiz kalmaz, sevdiği kadına duyduğu sadakati hayatının merkezine yerleştirir ve uğruna her türlü tehlikeyi göze alır. Cervantes’in bize gösterdiği asıl mesele, Don Kişot’un yel değirmenlerini dev sanması değildir. Asıl mesele, toplumun çoktan terk ettiği idealleri onun hâlâ bütün samimiyetiyle yaşamaya devam etmesidir.

Bergson’un şu sözleri bu durumu açıklayıcı niteliktedir:

“Bir toplumda var olan statik bir ahlak vardır; bu ahlak geleneklerde, fikirlerde ve kurumlarda sabitlenmiştir. Zorunlu olma özelliği son tahlilde doğa tarafından dayatılan ortak yaşam gereksinimlerine bağlanmaktadır.”

— (Henri Bergson, Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı, s. 226)

Bu çerçevede Don Kişot’un toplum tarafından dışlanması yalnızca bireysel tercihleriyle açıklanamaz. Kapalı toplum, ortak yaşamın devamını sağlayan kuralları koruma refleksiyle hareket eder ve bu düzenin dışında kalan kişiyi tehdit olarak algılar. Biz de çoğu zaman davranışlarımızı içinde yaşadığımız toplumun beklentilerine göre şekillendiririz. Çünkü ortak yaşam belirli ölçüde uyumu zorunlu kılar.

Fakat Bergson’un düşüncesi burada sona ermez. O, statik ahlakın karşısına açık ahlakı koyar. Açık ahlak, yalnızca mevcut kurallara uymayı değil; insanlığı ileriye taşıyacak ahlaki cesareti de ifade eder. Tarih boyunca büyük dönüşümler, çoğu zaman yerleşik düzenin dışına çıkmayı göze alan insanlar sayesinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle her farklı olanı “deli” ilan etmek yerine, onun hangi ahlaki saikle hareket ettiğini anlamaya çalışmak gerekir.

Belki de Don Kişot’un asıl deliliği, yozlaşmış bir dünyanın “normal” kabul ettiği şeyleri normalleştirmeyi reddetmesidir.

Belki de bütün mesele, Don Kişot’un gerçekten deli olup olmadığı değildir; asıl mesele, onun neden bizi hâlâ rahatsız ettiğidir. Çünkü Don Kişot, hayatı yalnızca aklın, hesabın ve çıkarın penceresinden yaşamayı reddeder. O, insanın yalnızca yaşayan bir varlık değil; idealleri uğruna yönünü tayin eden ahlaki bir özne olduğunu hatırlatır.

Modern dünya ise bizi çoğu zaman bunun tam tersine çağırır. Hayatı verimlilik, fayda, başarı ve görünürlük üzerinden okumamızı ister. Ne kadar kazandığımızı, ne kadar tanındığımızı, ne kadar alkışlandığımızı ölçer; fakat ne uğruna yaşadığımızı sormayı unutturur. Oysa insan, yalnızca hesap yapan bir varlık değildir. Varlığını kâr-zarar cetveline indirgeyen bir hayat, belki konforlu olabilir; fakat anlamlı olmak için yeterli değildir.

Bu yüzden toplumun bizi hazır kalıpların içine hapsetmesine, paslı bir zırhı üzerimize giydirip onun içinde yaşamaya alıştırmasına izin vermemeliyiz. Sorumluluklarımızı yerine getirirken sahte kişiliklerin ardına saklanmamalı, iyiliği gösterilmek için değil, doğru olduğu için tercih etmeliyiz. Çoğunluğun benimsediği her düşünceyi hakikat sanmamalı; hakikatin yakıcılığı iliklerimize kadar işlediğinde ondan kaçmak yerine ona yaklaşma cesaretini göstermeliyiz. Kendimizi gerçekleştirme umudunu, ideallerimizi ve vicdanımızı canlı tutabildiğimiz ölçüde gerçekten yaşayabiliriz.

Don Kişot’un en büyük trajedisi, ölüm döşeğinde yaralarından çok ideallerini kaybetmiş olmasıdır. Belki de Cervantes’in bize bıraktığı en acı sahne budur. Çünkü insanı yıkan şey bazen başarısız olmak değil, kendisi olmaktan vazgeçmektir.

Biz ise bundan kaçınmalıyız. Dünya bizi sıradanlaştırmaya, hesapçı olmaya, herkes gibi düşünmeye zorladığında bile kendi hakikatimizi aramaktan vazgeçmemeliyiz. Çünkü insanın gerçek yenilgisi, yel değirmenlerine karşı kaybetmesi değil; artık onlara bakacak cesareti kendinde bulamamasıdır.

İsmet Özel’in Yıkılma Sakın şiirinde dediği gibi:

“Ölüyoruz demek ki yaşanılacak.”

Kaynakça

Henri Bergson, Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı, Çev. Mehmet Mukadder Yakupoğlu, Doğu Batı Yayınları.

Miguel de Cervantes Saavedra, Don Kişot, Çev. Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları.

İsmet Özel, Erbain: Kırk Yılın Şiirleri, Tiyo Yayınevi.

Mürsel ÖLMEZ

İKÇÜ İlahiyat Fakültesi Lisans Öğrencisi