Son On Yıllardan Cumhuriyetin İlk Yıllarına: Siyasi Tarihimizi Hatırlama 1
Ne Kadar Zaman Geçti? (O Tarihi Takvim ve Arka Planı)
Dönemin Siyasi Manzarası ve Aktörleri
İktidardaki Güç (AK Parti ve Erdoğan): 2002 yılındaki seçimlerle tek başına iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), ülkeyi yönetmektedir. Hükümetin başında ise o dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan vardır.
Köşk’teki Devlet Adamı (Ahmet Necdet Sezer): 2000 yılında meclis tarafından seçilen 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, görev süresinin sonuna gelmiştir. Sezer, bürokratik ve hukuki hassasiyetleri yüksek, geleneksel devlet yapısını temsil eden bir isimdir.
Ana Muhalefet (CHP ve Baykal): Meclisteki en güçlü muhalefet odağı, Deniz Baykal liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi’dir (CHP). CHP ve dönemin askeri-sivil bürokrasisi, iktidar partisinin “muhafazakâr/dindar” kimliğinden ötürü Çankaya Köşkü’ne kendi adaylarını çıkarmasına şiddetle karşı çıkmaktadır.
İşte bu kutuplaşmış atmosferde, cumhurbaşkanlığı seçimi sadece bir isim belirleme yarışı değil; devletin zirvesinde kimin oturacağına dair devasa bir sistem krizine dönüşmüştür.
Krizin ve Çözümün Adım Adım Kronolojisi
Adayın İlanı: ‘Kardeşim Abdullah Gül’
24 Nisan 2007
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin cumhurbaşkanı adayını dönemin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül olarak ilan etti. Bu hamle, muhalefet kanadında büyük bir siyasi direnç dalgası başlattı.
367 Kilidi ve AYM Müdahalesi
27 Nisan 2007
TBMM’de cumhurbaşkanlığı seçimi için ilk tur oylaması yapıldı. Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun ortaya attığı ve CHP’nin de savunduğu teze göre; seçimin başlayabilmesi için meclis genel kurul salonunda en az 367 milletvekilinin (üye tamsayısının 2/3’ü) hazır bulunması gerekiyordu.
CHP oylamayı boykot edip salona girmeyince, salondaki vekil sayısı 361’de kaldı. CHP lideri Deniz Baykal, aynı gün seçimi iptal ettirmek üzere Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurdu. Dönemin askeri kanadından gelen meşhur “e-muhtıra” (TSK’nın internet sitesinde yayınlanan bildiri) ile siyasi tansiyon zirveye tırmandı. AYM, jet hızıyla seçimi iptal etti; meclisteki süreç tamamen tıkandı.
Sezer’in Görev Süresinin Dolması ve Anayasal Nöbet
16 Mayıs 2007
- Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in anayasal 7 yıllık görev süresi resmen doldu. Ancak ortada yeni seçilmiş bir cumhurbaşkanı olmadığı için, anayasanın “Yenisi seçilene kadar eski cumhurbaşkanı görevine devam eder” maddesi gereğince Sezer, Çankaya Köşkü’nde kalarak devlet işlerinin aksamamasını sağladı.
Krize Karşı Millet İradesi: Erken Seçim
22 Temmuz 2007
Başbakan Erdoğan ve AK Parti, mecliste kilitlenen bu cumhurbaşkanlığı krizini aşmanın tek yolunun halkın hakemliğine başvurmak olduğuna karar verdi. Ülke erken genel seçime gitti. Halk, sandıkta AK Parti’ye %46,6 gibi ezici bir destek vererek meclisteki tıkanıklığa ilk büyük cevabı verdi.
Kilit Çözülüyor: 11. Cumhurbaşkanı
28 Ağustos 2007
Yeni seçilen meclis toplandı. Seçim barajını aşarak meclise giren Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), 367 krizine ortak olmayacağını ve oylamalara katılacağını açıklayarak genel kurul salonuna girdi. Böylece meclisteki 367 oturum barajı aşıldı ve yapılan oylama sonucunda Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı seçildi.
Gelecek Kuşaklara Tarih Notu:
Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin dolduğu 16 Mayıs 2007 tarihinden, Abdullah Gül’ün yemin ederek göreve başladığı 28 Ağustos 2007 tarihine kadar geçen o 104 günlük fırtınalı süreç, Türkiye’de askeri-sivil bürokratik vesayetin sandık iradesiyle göğüslendiği en kritik dönemeçlerden biridir. Bu kriz, ilerleyen yıllarda cumhurbaşkanının artık meclis tarafından değil, doğrudan halk tarafından seçilmesinin önünü açan o büyük anayasal reformun da ilk kıvılcımı olmuştur.
Düğümü Çözen Büyük Reform: Cumhurbaşkanını Halkın Seçmesi (2007)
İlk yazımızda anlattığımız o meşhur “367 krizi”, Türkiye’de seçilmiş sivil irade ile vesayet odakları arasında bir kırılma noktasıydı. AK Parti iktidarı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, meclisin cumhurbaşkanı seçmesini engelleyen bu hukuki barikat karşısında çok net bir strateji belirledi: “Madem meclise seçtirmiyorsunuz, o halde yetkiyi asıl sahibine, yani doğrudan millete veriyoruz.”
İşte bu karar, cumhuriyet tarihimizin en köklü anayasal reformlarından birinin kapısını araladı.
Adım Adım Referanduma Giden Yol
Vesayet odaklarının meclisi kilitleme hamlesine karşı hükümet, yıldırım hızıyla bir anayasa değişikliği paketi hazırladı. Bu paketin en radikal maddesi şuydu: “Cumhurbaşkanı artık TBMM tarafından değil, doğrudan halk tarafından ve 5 yıllığına (en fazla iki kez) seçilecektir.”
Mecliste İlk Kabul ve Sezer Engeli
10 Mayıs 2007
Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişiklik paketi TBMM’de 367 sınırının çok üzerinde bir çoğunlukla (376 oyla) kabul edildi. Ancak Köşk’te oturan 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, “bu değişikliğin parlamenter rejimle bağdaşmadığı” gerekçesiyle yasayı veto ederek meclise geri gönderdi.
Meclisin Israrı ve Zorunlu Referandum
31 Mayıs 2007
TBMM, Sezer’in vetosuna karşı geri adım atmadı. Değişiklik paketini aynen ve hiçbir kelimesine dokunmadan ikinci kez aynen kabul etti. Anayasa gereği Cumhurbaşkanı Sezer’in bu defa yasayı doğrudan veto etme yetkisi yoktu; o da yasayı onaylayarak halk oyuna (referanduma) sunma kararı aldı.
Tarihi Sandık Günü: Söz Milletin!
21 Ekim 2007
Abdullah Gül’ün 28 Ağustos’ta yeni meclis tarafından cumhurbaşkanı seçilmesinden yaklaşık iki ay sonra sandık kuruldu. Halkın önüne şu soru kondu: “Cumhurbaşkanını doğrudan siz seçmek istiyor musunuz?”
Sandıktan %68,95 gibi ezici bir “EVET” oyu çıktı. Türk milleti, kendi iradesi üzerine ipotek koymak isteyen vesayet odaklarına tarihi bir demokrasi şamarı indirdi.
Bu Reform Gelecekte Neleri Değiştirdi? (Gelecek Kuşaklara Not)
Yıllar sonra bu satırları okuyacak olan sevgili gençler; bu referandum sadece bir oylama değildi, devletin yönetim nizamında domino etkisi yaratan şu büyük değişimlerin ilk harcıydı:
- Çift Başlı Yürütme Sancısı: 2014 yılında bu kural ilk kez uygulandı ve Recep Tayyip Erdoğan doğrudan halk oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu. Ancak anayasaya göre ülkede hem halkın seçtiği güçlü bir cumhurbaşkanı hem de meclisten çıkan bir başbakan vardı. Bu “çift başlılık” kaçınılmaz olarak bir yönetim krizine göz kırpıyordu.
- Sistem Değişikliğinin Kapısı: İşte 2014-2018 arasında yaşanan bu çift başlılık sancısı, Türkiye’yi 2017 referandumuyla Başbakanlığın tamamen kaldırıldığı ve tüm yürütmenin cumhurbaşkanında toplandığı “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne götürdü.
Tarih Özeti:
Kısacası; 2007 yılında AK Parti’nin önünü kesmek için ortaya atılan o sinsi “367 icadı”, tam tersi bir etki yaratarak Türkiye’de parlamenter sistemin sonunu hazırladı ve doğrudan halkın yönetime el koyduğu o sürecin fitilini ateşledi. Siyaset mühendisliği yapmak isteyenler, kendi kazdıkları o sinsi kuyuya kendileri düşmüş oldular.
Sistem İçi Sessiz Savaş: Çift Başlı Yürütme Sancısı (2014- 2018)
2007 yılındaki o meşhur referandumla cumhurbaşkanını doğrudan halkın seçmesi kuralı kabul edilmişti edilmesine ama devletin yönetim nizamı hala kâğıt üzerinde “parlamenter sistem” olarak kalmıştı. İşte bu melez yapı, Türk devlet geleneğinde daha önce hiç görülmemiş bir “çift meşruiyet” ve “çift başlılık” krizinin kapısını aralayacaktı.
Çünkü artık Çankaya Köşkü’nde oturan lider, gücünü meclisteki pazarlıklardan değil, doğrudan sandıktaki milyonların iradesinden alıyordu.
Dönemin Baş Aktörleri ve Kurulan Yeni Dengeler
Gelecek kuşakların bu sessiz ama derinden yürüyen sistemiçi mücadeleyi anlayabilmesi için o dönemin sahnesindeki aktörleri tanıtalım:
12. Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip Erdoğan): 10 Ağustos 2014’te doğrudan halkın oylarıyla (%51,79) seçilen ilk cumhurbaşkanı olmuştur. Erdoğan, daha seçilmeden önce “Alışılmış bir cumhurbaşkanı olmayacağını, anayasanın kendisine verdiği tüm yetkileri (bakanlar kuruluna başkanlık etmek dahil) sonuna kadar kullanacağını” ilan etmiştir.
62. ve 64. Hükümetlerin Başbakanı (Ahmet Davutoğlu): Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından AK Parti Genel Başkanlığına ve Başbakanlığa getirilen akademisyen kökenli Ahmet Davutoğlu, Parlamenter sistemin doğası gereği yürütmenin asıl sorumlusu ve imza yetkilisi konumundadır.
Adım Adım Tıkanıklığa Giden Süreç
Sistem teoride parlamenter, pratikte ise güçlü bir cumhurbaşkanının olduğu yarı-başkanlık gibi işliyordu. Bu durum, iki güçlü aktör arasında hukuki ve siyasi yetki sınırlarının çatışmasına yol açtı:
İlk Seçim ve Sınırların Zorlanması
10 Ağustos 2014
Erdoğan’ın doğrudan halk oyuyla seçilmesiyle “tarafsız ve sembolik” cumhurbaşkanlığı dönemi fiilen kapandı. Erdoğan, anayasanın kendisine verdiği yetkiye dayanarak Bakanlar Kurulu’nu bizzat Külliye’de toplamaya başladı. Bu durum, başbakanlık makamının yürütmedeki mutlak ağırlığını aşındıran ilk büyük hamleydi.
Yetki Çatışmaları ve ‘Çift İmza’ Sancısı
2015- 2016
Bürokrasideki atamalar, dış politika kararları ve parti içi teşkilat nizamı üzerinde iki makam arasında sessiz bir çekişme başladı. Parlamenter sistem “başbakanın yürütmenin başı olduğunu” söylerken, cumhurbaşkanı “kendisini doğrudan halkın seçtiğini” belirterek nihai karar merciinin kendisi olduğunu savunuyordu. Devlet mekanizması, iki liderin de onayını gerektiren “çift imza” süreçlerinde yavaşlamaya başladı.
Pelikan Dosyası ve Davutoğlu’nun İstifası
5 Mayıs 2016
İki makam arasındaki bu sistem içi uyuşmazlık, nihayetinde büyük bir siyasi krize dönüştü. Kamuoyunda “Pelikan Bildirisi” olarak bilinen ve iki lider arasındaki görüş ayrılıklarını listeleyen belgenin internete sızdırılmasının ardından, Başbakan Ahmet Davutoğlu 5 Mayıs 2016 günü tarihi bir basın toplantısı düzenledi. Davutoğlu, AK Parti’yi olağanüstü kongreye götüreceğini ve bu kongrede yeniden genel başkanlığa aday olmayacağını açıkladı.
Bu karar üzerine AK Parti, 22 Mayıs 2016 tarihinde Ankara Arena Spor Salonu’nda 2. Olağanüstü Büyük Kongresi’ni topladı. Partinin kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan ile tam bir uyum içinde çalışacak olan dönemin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, kongreye tek genel başkan adayı olarak girdi ve delegelerin ezici çoğunluğunun oyuyla AK Parti’nin yeni Genel Başkanı seçildi.
Devlet nizamı gereği, bu kongrenin hemen ardından aynı gün (22 Mayıs 2016) Ahmet Davutoğlu başbakanlık istifasını Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan da hükümeti kurma görevini yeni genel Başkan Binali Yıldırım’a tevdi etti. Binali Yıldırım’ın kurduğu 65. Hükümet’in 24 Mayıs 2016‘da Cumhurbaşkanı tarafından onaylanması ve ardından meclisten güvenoyu almasıyla birlikte; kendisi resmen Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Başbakanı oldu. Binali Yıldırım, bu görevi 2018’de başbakanlık makamı tamamen kaldırılana kadar sürdürecek ve cumhuriyet tarihinin “son başbakanı” olarak tarihe geçecekti.
Çözüm Arayışı: Yeni Sistem Referandumu
16 Nisan 2017
Devlet aklı ve AK Parti iktidarı, bu çift başlılığın ülkeyi büyük bir yönetim krizine sürükleyeceğini görerek sistemi tamamen değiştirmeye karar verdi. Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) de desteğiyle hazırlanan ve Başbakanlık makamını tamamen kaldıran anayasa değişikliği halk oyuna sunuldu. Sandıktan %51,41 ile “Evet” çıktı ve “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” resmen kabul edildi.
Sistem Kuralı:
Bir ülkede hem cumhurbaşkanını hem de meclis çoğunluğunu (başbakanı) doğrudan halk seçiyorsa ve her iki makam da gücünü sandıktan alıyorsa, orada kriz kaçınılmazdır. Eğer iki aktör aynı partiden olmasına rağmen bu derece büyük bir yetki ve imza krizi yaşandıysa; farklı partilerden bir cumhurbaşkanı ve başbakanın olduğu bir senaryoda devlet tamamen kilitlenebilirdi.
İşte bu yüzden, 24 Haziran 2018 seçimleriyle birlikte Türkiye’de Başbakanlık makamı resmen tarihe karışmış, yürütmenin tek yetkilisi Cumhurbaşkanı olmuştur. Yani 2007’deki “367 krizi” ile başlayan o büyük dalga, 2014’teki “çift başlılık” limanına uğramış ve en nihayetinde 2018’de sistemi tamamen dönüştürerek kıyıya vurmuştur.

