25. Yılında “İç İçe Geçmiş” Türkiye AK Partisi’nin İslami Siyasal Kimliği ve Bunun Müslüman Dünya Açısından Önemi
Öz
Türkiye’nin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti), özellikle İslamcılar arasında, Müslüman dünya için “bir model” olduğunu ileri süren anlatı tartışmalı olmaya devam etmektedir; zira partinin kimliği hâlâ açık değildir ve “Türk modeli” kavramının daha fazla incelenmesi gerekmektedir. Bu nedenle bu makale, AKP’nin kimliğini İslami siyasal kimlikler perspektifinden belirlemeyi ve bunun Müslüman dünya açısından taşıdığı önemi incelemeyi amaçlamaktadır. Söylemsel bir yaklaşım kullanan çalışma, partinin söylemine ve seçilmiş politikalarına odaklanarak resmî kaynaklarını içerik analizi ve eleştirel söylem analizi yoluyla incelemektedir.
Bu makale, AK Parti’nin muhafazakâr demokrasi, laikliğe destek, Avrupa Birliği yanlısı bir tutum, dinî duyarlılık ve post-İslamcı özellikleri bir araya getiren “iç içe geçmiş” (entwined) bir kimlik sergilediğini ileri sürmektedir. Bu kimlik, Türkiye’nin kendine özgü bağlamı tarafından şekillendirilmiştir ve dolayısıyla Müslüman dünyanın başka yerlerinde bütünüyle taklit edilmesi uygun değildir. Genel olarak bu çalışma, günümüzde ve gelecek yüzyılda Müslüman dünyanın dinamiklerini şekillendiren önemli bir dinî-siyasal olgu olarak İslamcılık literatürüne katkıda bulunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: AK Parti, İslami siyasal kimlikler, İslamcılık, Müslüman dünya, Türkiye.
A.GİRİŞ
İslam ile siyaset arasındaki ilişki üzerine tartışmalar, 20. ve 21. yüzyıllar boyunca akademisyenler arasında sürekli olarak önemli bir tema olmuştur. Son on yılda Müslüman dünyada yaşanan gelişmeler, özellikle Arap Baharı, İslamcıları akademik tartışmaların merkezine taşımıştır.
Türkiye benzer bir ayaklanma yaşamamış olsa da Arap ülkelerine coğrafi yakınlığı, ülkedeki İslamcılığı tartışma konusu hâline getirmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), laik bir ortamda İslam ile demokrasiyi başarılı biçimde uzlaştırmış İslamcı bir oluşum olarak algılanmıştır.
Arap Baharı, AK Parti’yi Arap ülkelerindeki İslamcı hareketlerin örnek alabileceği “bir model” olarak daha fazla öne çıkarmıştır; özellikle de bu hareketlerin devrimlerin ardından iktidara gelme konusunda elde ettikleri başarılar sonrasında. Bununla birlikte, AK Parti’yi İslamcılar için bir model olarak gören bu anlatı tartışmaya açıktır; çünkü partinin kimliği hâlâ tartışmalıdır ve “Türk modeli” kavramının daha fazla sorgulanması gerekmektedir. Mevcut çalışmalar AK Parti’yi, kimliği de dâhil olmak üzere, çeşitli açılardan incelemiştir. En yaygın görüş, partiyi İslamcı çizgiye bağlı bir parti olarak sınıflandırmaktadır. Bu görüşe göre AK Parti, kendisinden önceki İslamcı hareketin bir uzantısıdır ve İslamcı fikirleri sürdürmektedir. Buna karşılık alternatif görüşler, AK Parti’yi yalnızca tarihsel köklerine dayanarak İslamcı bir parti olarak nitelendirmenin aşırı basitleştirici olduğunu savunmaktadır. Örneğin Kassem (2013) ve Yaylaci (2014), AK Parti ile ilişkilendirilen dinî anlamları reddetmekte; bunun yerine partiyi laikliği benimseyen, ancak “Müslüman siyaseti” uygulayan bir parti olarak tanımlamaktadır. Bu görüşe göre parti, önceki hareketinden farklı söylemleri, yaklaşımları ve politikaları benimsediği için İslamcılığın ideallerinin ötesine geçmiştir. AK Parti’nin tarihi, liderinin önceki hareketle herhangi bir bağlantıyı reddeden açıklamaları ve partinin iktidardaki uygulamaları arasında şaşırtıcı bir çelişki bulunmaktadır. Bu çelişki, AK Parti’nin kimliğini anlamada şu soruyu ortaya çıkarmaktadır:
Partinin Kimliği Nedir?
Dolayısıyla bu makale, partinin kimliğine ilişkin bir perspektif ortaya koyarak bu soruyu çözümlemeyi amaçlamaktadır. Çalışma bunu yaparken partinin söylemini ve seçilmiş politikalarını değerlendirerek kimliğini İslami siyasal kimlikler merceğinden incelemektedir. Söylem, partinin ideolojik konumunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, bazı gözlemciler partinin bir “gizli gündeme” sahip olduğunu ileri sürdüklerinden, yalnızca söyleme dayanmak partinin kimliğini incelemek açısından yeterli değildir. Bu nedenle AK Parti tarafından uygulanan politikaların da siyasal pratiklerini ortaya koymak amacıyla analiz edilmesi gerekmektedir.
AK Parti’nin kimliği hakkındaki tartışma, “Türk modeli” anlatısıyla yakından ilişkilidir. Bu anlatı, partinin iktidara gelmesinden itibaren ileri sürülmüş ve Arap Baharı’nın ardından daha belirgin hâle gelmiştir. İlginç biçimde bu anlatı, özellikle ayaklanmalar sonrasında Türkiye’nin Arap komşularında devam eden siyasal çalkantı ve belirsizlikler nedeniyle yakın zamana kadar akademik tartışmaların konusu olmayı sürdürmüştür.
AK Parti’nin kimliğini bu anlatının merkezine yerleştirdiğimizde ikinci bir soru ortaya çıkmaktadır:
AK Parti’nin kimliği yalnızca Arap dünyası için değil, bir bütün olarak Müslüman dünya için ne ölçüde önem taşımaktadır? Bu soruya cevap vermek amacıyla makale, AK Parti’nin kimliğinin Müslüman dünya açısından önemini, özellikle siyasal söylem ve yaklaşım bakımından eleştirel biçimde analiz etmektedir. Çalışma iki temel amaca dayanmaktadır:
AK Parti’nin kimliğini belirlemek,
Bu kimliğin Müslüman dünya açısından önemini incelemek.
Bu doğrultuda çalışma, hâlen tartışmalı olan parti kimliği hakkında kendi perspektifini ortaya koymakta ve günümüzde de etkisini sürdüren “Türk modeli” anlatısının eleştirel bir analizini sunmaktadır.
B.İSLAMİ SİYASAL KİMLİKLER: İSLAMCILIK, NEO-İSLAMCILIK, POST-İSLAMCILIK VE İSLAMCI OLMAMA ARASINDA
İslamcılık, İslam’ın insan hayatının bütün alanlarını etkilemesi gerektiğine inanan bir siyasal ideolojidir. Ayoob, İslamcılığı, “siyasal amaçlar güden bireyler, gruplar ve örgütler tarafından İslam’ın araçsallaştırılmasının bir biçimi” olarak tanımlamaktadır (Ayoob, 2009, s. 2).
Mozaffari (2007) ve Tibi (2012), İslam ile İslamcılık arasında ayrım yapmanın gerekli olduğunu savunmaktadır. Buna göre ilki bir dindir; ikincisi ise ağırlıklı olarak siyasal boyuta dokunan, İslam’a yönelik ideolojik bir yorum biçimini temsil etmektedir. Başka bir ifadeyle İslamcılık, onu savunanlar tarafından gerçekleştirilen bir **“İslam’ın ideolojikleştirilmesi”**dir.
Bir siyasal ideoloji olarak İslamcılık iki temel açıdan incelenebilir: ilkeler ve programlar.
İlkeler, İslamcı düşüncelerin temelini oluşturan vizyon ve kavrayışlara işaret eder ve ideolojik boyutu temsil eder. Buna karşılık programlar, İslamcıların savunduğu uygulama, planlama veya projeleri kapsayan pratik boyutu temsil eder.
İdeolojik açıdan İslamcılık, İslam’ın bütünlüğü (Islamic totality) düşüncesini vurgular ve onu kapsamlı bir yaşam biçimi olarak görür. İslamcılık, dünya hayatı ile ahiret meselelerini ve aynı zamanda din ile devlet arasındaki ilişkiyi bütünleştirir.
İslami bütünlük kavrayışı, İslamcıları Batı tarafından savunulan düşünceleri reddetmeye ve eleştirmeye yöneltir. İslamcılar açısından Batı’nın modernlik ideali, dünyevi meseleleri manevi alandan ayıran seküler bir anlayış olarak görülür (Bulaç, 2012). Bununla birlikte, Batı’dan gelen her şey bütünüyle reddedilmez. Örneğin demokrasi ve ulus-devlet kavramları, İslam’ın ortaya koyduğu ilkelerle çelişmediği düşünüldüğü için kabul edilmektedir.
Buna ek olarak İslamcılık, Müslümanların İslam’ın temel kaynaklarına, yani Kur’an ve Sünnet’e, ayrıca İslam’ın altın çağı olarak görülen İslam’ın ilk dönemlerindeki nesillere geri dönmeleri gerektiğini ileri sürer (Aykaç & Durgun, 2022). Ancak bu, İslamcılığın modernliğe karşı olduğu veya ortaçağ toplumunun normlarına geri dönmek istediği anlamına gelmez. Aksine İslamcılar, İslam’ın özgün geleneklerinin korunmasını ve bunların çağdaş bağlamlara ve gerçekliklere uyarlanmasını savunurlar (Dogan, 2020).
Pratik açıdan İslamcılık, İslam’ın insan hayatının bütün alanlarını yönettiği bir İslami düzen kurmayı amaçlar. İslami bütünlük düşüncesine dayanan İslamcılık, insan hayatının bütün işlerinin dinî ilkeler doğrultusunda yürütülmesi gerektiğini savunur. Bir İslami düzeni gerçekleştirme vizyonu, İslamcıları, İslami şeriata dayalı bir hukuk sisteminin uygulanacağı bir İslam devleti kurmaya yöneltmektedir (Tibi, 2012).
İslamcılık, İslami hukuk uygulamasının çağdaş bağlamlarda yeniden canlandırılmasını sağlamak için günümüzün gerekliliklerine uyarlanmış bir İslam devleti kurulmasını savunur. Bir İslam devleti kurma yönündeki bağlılık, yeni kurulan devletin hukuk çerçevesini oluşturmak üzere şeriatın uygulanmasını daha da teşvik eder (Gürsoy, 2024). Kur’an ve Sünnet tarafından yönlendirilen şeriat, Allah’ın mutlak egemenliğinin sembolü olarak görülür ve İslami yaşam biçiminin İslami düzen ve İslam devleti içerisinde bütünüyle uygulanabilmesini güvence altına almak için gerekli kabul edilir (Dogan, 2020).
İslamcılığın farklı biçimleri
İslamcılık, ideolojik bir hareket olarak statik değildir; faaliyet gösterdiği yere bağlı olarak yerel bağlamlara uyum sağlar. Bu durum İslamcılığı “çok yüzlü” (multiple-faced) bir olgu hâline getirir.
İslamcı hareketler, kendi düşüncelerini sürdürme biçimleri ve yaklaşımları açısından karakterize edilebilir. Bu bağlamda İslamcılar iki kategoriye ayrılabilir:
Muhafazakârlar: İslamcı vizyonu gerçekleştirme konusunda özgün tutum ve yaklaşımları sürdürenler.
Reformistler: Özgün İslamcı düşüncelerin yeniden değerlendirilmesinden doğan yeniliklere daha açık ve daha pragmatik olanlar.
Bazı muhafazakârlar, İslamcılığın özgün fikirlerini bütünüyle terk etmeksizin yaklaşımlarında yalnızca küçük değişiklikler yaparlar. Bu olgu neo-İslamcılık olarak adlandırılabilir.
Neo-İslamcılık, Chamkhi’ye göre, “Müslüman dünyadaki ana akım Müslüman Kardeşler hareketi ve onun demokrasi yanlısı uzantıları içinde ortaya çıkan; İslami hareketin aynı geleneksel hedeflerini sürdürürken taktiksel veya stratejik amaçlarla liberal kavramlar bütününü kullanan bir eğilim”dir (Chamkhi, 2014, s. 466).
Neo-İslamcılık; yeni bir dindarlık biçimi, tedricî İslamlaşma, İslami modernleşme, İslami milliyetçilik, Batı ile pragmatik ilişkiler ve ideolojik ılımlılık sergiler.
Neo-İslamcılık, İslamcıların hedeflerine ulaşmak için kullandıkları taktiksel değişikliklerin ve stratejilerin sonucudur. Başka bir ifadeyle neo-İslamcılık, İslamcıların karşılaştıkları gerçekliklere ve siyasal sınırlamalara uyum sağlamalarının sonucudur. Khalifa’ya (2012) göre neo-İslamcılık, İslamcıların uzun yıllara dayanan deneyimlerinden ve başka yerlerdeki gelişmeleri gözlemlemelerinden elde ettikleri siyasal öğrenmenin sonucudur. Chamkhi (2014), neo-İslamcıların çeşitli özelliklerini şu şekilde ortaya koymaktadır: Geleneksel İslami siyasal oluşumlar olarak kalırlar; yeni oluşumlar olarak ortaya çıkmaz veya bireysel olarak hareket etmezler. Şeriat hukukunu savunma misyonlarından vazgeçmezler; ancak bunu taktiksel ve tedricî biçimde gerçekleştirirler. Bir İslam devleti kurma misyonundan vazgeçmezler. Siyasal aktivizm yoluyla İslami tebliğ (da‘wa) gündemini sürdürürler.
Post-İslamcılık
Muhafazakârlar neo-İslamcılığa yönelme eğilimindeyken, reformistlerin ters yönde, yani İslamcılıktan post-İslamcılığa doğru düşünsel bir dönüşüm geçirmeleri daha muhtemeldir.
Bayat’a (1996) göre İslamcılık, söyleminin zirvesine ulaştıktan sonra post-İslamcılığa doğru bir dönüşüm geçirir. Bu aşamada bazı İslamcılar, İslamcılığın özgün öncüllerinin artık “tükenmiş” olduğunu düşünmeye başlar. Bu dönüşüm, bazı taraftarların dinin siyasetteki rolünün sınırlandırılması gerektiğine inanmasıyla ortaya çıkar (Yilmaz, 2011). Bu anlayış, İslam’ın bütünlüğünü savunan İslamcılığın temel ilkesiyle çelişmektedir.
İslamcılıktan post-İslamcılığa geçiş, İslamcıların iktidara ulaşma konusundaki söylemlerini, stratejilerini ve yaklaşımlarını yeniden değerlendirmelerinin sonucudur. Bu yeniden değerlendirme, İslamcıların şeriatı uygulayan bir İslam devleti kurma vurgusunu terk ederek, iyi yönetişim uygulayan ve demokratik değerleri güvence altına alan bir sivil devlet savunusuna yönelmelerine yol açar. Bir sivil devlet, şeriatı uygulamaya öncelik vermez. Çünkü post-İslamcılara göre şeriatın özünü oluşturan adalet, özgürlük ve iyi yönetişim, mevcut hükümet ve hukuk sisteminin biçimi ne olursa olsun korunması gereken daha temel unsurlardır. Dolayısıyla post-İslamcılar, eğer bir seküler devlet din özgürlüğünü ve barış içinde yaşama imkânını güvence altına alabiliyorsa, seküler bir devleti reddetmezler.
İslam devletinin gerekliliği, İslamcılık ve neo-İslamcılık ile post-İslamcılık arasındaki temel ayrımı oluşturur. İslamcılar açısından şeriatın ve İslami düzenin uygulanmasını güvence altına almak için İslam devletinin kurulması zorunludur. Buna karşılık post-İslamcılar, çağdaş ulus-devleti “seküler bir varlık” olarak görür ve onun “İslamileştirilmemesi” gerektiğini savunurlar (Mahdavi, 2020).
Neo-İslamcılığın aksine, post-İslamcılık daha heterojen bir yapı gösterir. Bu bağlamda Muhammad Ansor’un post-İslamcılık formülasyonu özellikle dikkate değerdir. Ansor, post-İslamcılığı iki perspektiften ele almaktadır.
Birinci perspektife göre İslamcılık, çağdaş ihtiyaçları karşılayacak biçimde evrilme potansiyeline sahiptir.
İkinci perspektif ise dinin sınırlılıkları bulunduğunu ve onun ideolojikleştirilmesinin artık uygun olmadığını düşünür (Ansor, 2016, s. 474).
Bu ayrılıklar, İslamcı bir oluşumun kimliği ve yaklaşımı bakımından farklı sonuçlar doğurur.
Birinci perspektif, modern bağlam içerisinde İslamcılığın yeni bir yorumunu sunan post-İslamcı oluşumların ortaya çıkmasına yol açar. Post-İslamcılar, devletin tarafsızlığını korumak için dinin rolünün sınırlandırılması gerektiğine inanma eğilimindedir. Buna karşılık ikinci perspektif, alternatif ideolojilerin benimsenmesi veya İslam’ın siyasal bir hedef kaynağı olarak taşıdığı güvene duyulan inancın kaybedilmesinin ardından sekülerleşme yoluyla bütünüyle İslamcı olmayan oluşumların ortaya çıkmasına neden olur.
C. TÜRKİYE: DEVLET İNŞASINDAN AK PARTİ’NİN ORTAYA ÇIKIŞINA
Türkiye, 23 Ekim 1923’te Mustafa Kemal Atatürk tarafından, radikal bir sekülerleşme süreci aracılığıyla resmen kurulmuştur.
Kemalist rejim, sekülerizmi Türk milletinin ilerlemesinin bir katalizörü olarak göstermeye çalışırken, İslam’ı modernliğin önünde bir engel olarak tasvir etmiştir. Ancak Türk sekülerizmi, başka yerlerdeki örneklerinden farklıdır.
Din ile devlet işlerini tamamen birbirinden ayırmak yerine Türk devleti, Diyanet İşleri Başkanlığı ve İmam-Hatip Okulları da dâhil olmak üzere dinî kurumlara kurumsal ve mali destek sağlamıştır. Bunun yanı sıra Türk sekülerizmi, dini bir toplumsal mühendislik aracı olarak kullanması bakımından da farklılık göstermektedir. Hükümet, dinî yorum üzerindeki otoritesini kullanarak halkın İslam algısını şekillendirmeyi amaçlamaktadır (Islam, 2011). Dinî yorum üzerindeki devlet kontrolü, toplumun din algısını devletin tercihleri doğrultusunda standartlaştırmayı amaçlamaktadır.
Bu uygulama Türk sekülerizmini bir kavşak noktasına yerleştirmektedir; çünkü Türk sekülerizmi aynı anda hem dine karşıt bir tutum benimsemekte hem de dini araçsallaştırmaktadır. Devletin dini marjinalleştirmeyi amaçlayan sekülerleşme sürecine rağmen, İslam’ın Türk halkının hayatındaki etkisi tamamen ortadan kaldırılamamıştır. Türk sekülerizminin meşruiyetine meydan okumayı amaçlayan çeşitli İslamcı gruplar ortaya çıkmıştır.
Bunlar arasında özellikle Millî Görüş Hareketi (MGH) dikkat çekmektedir. Hareket, özellikle 1970’lerden 1990’lara kadar etkili olmuştur. Millî Görüş, siyasal amaçlarına ulaşmak için barışçıl ve ılımlı bir yaklaşımı vurgulamıştır. Başka yerlerdeki daha devrimci İslamcı hareketlerin aksine Millî Görüş, toplumsal reforma ve bireylerin ahlaki gelişimine öncelik vermiştir. Hareketin temel yaklaşımı, aşağıdan yukarıya doğru mekanizmalar aracılığıyla İslami bilincin geliştirilmesi olmuştur. Aynı zamanda tasavvufun etkisi, Millî Görüş içerisinde daha rasyonel ve ılımlı bir yaklaşımın oluşmasına katkıda bulunmuştur. Gerçekten de hareket, çeşitli tasavvuf tarikatlarının erken dönem oluşumuna katılmasıyla birlikte tasavvuftan etkilenmiştir. Sabır ve hoşgörü gibi kişisel erdemlerin geliştirilmesini vurgulayan tasavvuf söylemi, Millî Görüş’ü radikal yollardan uzaklaştırarak hareketi etkilemiştir (Atasoy, 2005).
Millî Görüş’ten AK Parti’ye
Millî Görüş, ilk günlerinden günümüze kadar çeşitli siyasal partiler kurmuştur. İlk iki siyasal partisi olan Millî Nizam Partisi (MNP) ve Millî Selâmet Partisi (MSP) kısa ömürlü olmuştur. Her iki parti de dini siyasal çıkar elde etmek amacıyla istismar ettikleri gerekçesiyle sırasıyla 1971 ve 1980 yıllarında Türk Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır. Millî Görüş’ün siyasal mücadelesi, farklı seçmen kesimlerinin taleplerini temsil etmek üzere daha pragmatik bir yaklaşım benimseyen Refah Partisi (RP) döneminde zirveye ulaşmıştır. RP, 1995 genel seçimlerinde zafer kazanmış ve merkez sağdaki Doğru Yol Partisi (DYP) ile koalisyon hükümeti kurmuştur. Millî Görüş’ün temel lideri ve kurucusu Necmettin Erbakan, Başbakan olarak atanmış ve bu görevi üstlenen ilk İslamcı olmuştur. RP’nin yükselişi, Türk ordusunun Şubat 1997’de hükümete bir muhtıra vermesine yol açmıştır. Bu müdahalenin amacı, sözde “irticai İslam”ı sınırlandırmak ve Erbakan’ı görevinden istifa etmeye zorlamaktı. Bir yıl sonra RP, “laiklik ilkelerini ihlal ettiği” gerekçesiyle mahkemeler tarafından kapatılmıştır. Bu kapatma, Millî Görüş kadrolarının kitlesel olarak yeni kurulan Fazilet Partisi’ne (FP) geçmesine yol açmıştır. 1997 sonrasındaki askerî müdahale, Millî Görüş kadroları arasında iç krizlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Bir tarafta muhafazakâr kanat bulunuyordu. Bu kanat, FP’nin söylemindeki değişiklikleri Millî Görüş’ün özgün İslamcı ideolojisinde temel değişiklikler içermeyen yalnızca stratejik ayarlamalar olarak görmüş ve Erbakan’a bağlılığını sürdürmüştür. Diğer tarafta ise reformist kanat bulunuyordu. Bu kanat, Millî Görüş ideolojisiyle ilgili değişiklikler de dâhil olmak üzere yapısal değişikliklere ve parti içi reformlara ihtiyaç olduğunu düşünmekte ve Erbakan’ın vesayetinden uzaklaşmaktaydı. FP de kendisinden önceki partilerle aynı kaderi paylaşmış ve laiklik karşıtı faaliyetler gerekçesiyle mahkeme tarafından kapatılmıştır. Partinin kapatılması, reformist kanadın Millî Görüş’ten ayrılarak AK Parti’yi kurmasına, muhafazakârların ise Saadet Partisi’ni (SP) oluşturmasına yol açmıştır.
D. AK PARTİ: İDEOLOJİK VE PRATİK PERSPEKTİFLER
Söylem
AK Parti’nin söylemi üç perspektiften analiz edilebilir: siyasal ideolojisi, laiklik konusundaki tutumu ve dine bakışı.
İdeolojik açıdan AK Parti, muhafazakâr demokrasiyi benimsemektedir. Muhafazakârlık ile demokratik değerlerin bir sentezi olan muhafazakâr demokrasi; gelenek ile modernliği, din ile demokrasiyi ve devlet ile halkı uyumlu hâle getirmeyi amaçlamaktadır (Özbudun, 2006).
AK Parti’nin muhafazakârlığı benimsemesi, değişimi reddettiği anlamına gelmemektedir. Ancak değişimin Türk değerleriyle çatışmaması ve mevcut düzeni bozacak nitelikte olmaması gerekmektedir.
Parti, Türk toplumunun sosyal ve kültürel dokusunu tehlikeye sokabilecek radikal değişimleri reddetmektedir (Şimşek, 2013). Bunun yerine parti, değişimlerin aşamalı, organik ve zorla dayatılmamış olması gerektiğine inanmaktadır. Dolayısıyla AK Parti, her türlü toplumsal mühendisliğe karşı çıkmaktadır. Çünkü toplumsal mühendisliği, toplumun organik gelişiminin ruhuna aykırı, radikal ve dayatılmış bir değişim biçimi olarak görmektedir (AK Parti, 2002).
Toplumun çevresinden (periphery) ortaya çıkmış bir oluşum olarak AK Parti, merkezdeki seküler yapılanmanın dışında yer almaktadır. Parti, bu yapılanmayla örtük biçimde karşı karşıya gelirken, siyasetin özellikle halka hizmet etme bakımından gerçek anlamının ve pratiğinin zayıflatıldığını ileri sürmektedir.
Partiye göre siyasetin gerçek pratikliğinin yeniden tesis edilmesi gerekmektedir (AK Parti, 2002). AK Parti, muhafazakâr demokrasi aracılığıyla “merkez” ile “çevreyi” uzlaştırmayı amaçlamakta ve siyasal gücün yalnızca merkezin elinde yoğunlaşmaması gerektiğini savunmaktadır (Akdoğan, 2006).
Bunun yerine siyasal güç, hem marjinalleştirilmiş kesimleri hem de çoğunluk kesimlerini temsil eden sivil toplumun rolüyle dengelenmelidir. Bu çoğunlukçu perspektiften hareketle AK Parti, muhafazakâr demokrasiyi, toplumun daha geniş kesimlerinin sesini “merkeze” taşımak için kullanmaktadır (Özbudun, 2006; Şimşek, 2013).
Laiklik anlayışı
AK Parti’nin laiklik konusundaki tutumuyla ilgili olarak partinin kurucusu ve temel lideri Recep Tayyip Erdoğan şunu vurgulamıştır:
Devletin bütün dinler ve düşünceler karşısında tarafsız ve eşit mesafede durması; farklı inanç, mezhep ve düşünce ekolleri arasında barış içinde bir toplumsal birlikte yaşamayı güvence altına alması gerekir. Temel hak ve özgürlüklerin anayasal güvence altına alınabilmesi için laikliğin demokrasiyle taçlandırılması gerekir.
Laikliği bir tehdit olarak gören önceki İslamcı hareketin aksine AK Parti, laikliği tanıma ve ona bağlı kalma eğilimindedir. Partinin tüzüğü, devletin laikliği de dâhil olmak üzere Türk millî değerlerini koruduğunu açıkça belirtmektedir (AK Parti, 2019).
Parti, dinin siyasal işlerden ayrılması gerektiğini savunmaktadır. Çünkü dinin kutsal niteliği, onu kusurlara ve insanî hatalara açık olan siyasetten uzak tutmayı gerektirmektedir (Şimşek, 2013). Erdoğan’a (2014) göre dinin siyasal bir araç olarak kullanılması yalnızca siyasal uyumu tehlikeye atmakla kalmaz, aynı zamanda dinin kendisine ilişkin imaja da zarar verme riski taşır.
AK Parti dini, Türkiye bağlamında önemli bir toplumsal güç olarak kabul etmekle birlikte, toplumdaki dinin rolünü kabul etmek ile dini siyasal bir ideolojiye dönüştürmek arasında ayrım yapmaktadır. Partiye göre din herhangi bir parti veya grupla özel olarak özdeşleştirilmemelidir. Çünkü böyle bir özdeşleştirme, dinî yorumların siyasal çıkarlar doğrultusunda manipüle edilmesine yol açabilir. Bu nedenle parti, dinin bir siyasal araç olarak kullanılmak yerine kişisel alan içerisinde kalması gerektiğini savunmaktadır (Gumuscu & Sert, 2009). AK Parti’ye göre gerçekten laik bir devlet, bütün dinler ve inançlar karşısında tarafsız olmalıdır (AK Parti, 2019). Bu anlamda devlet, bütün dinlere ve inançlara karşı adil ve kapsayıcı davranmalı; topluma herhangi bir dinî etki dayatmamalı, dinî pratikleri yasaklamamalı ve bireyleri din adına baskı altına almamalıdır (Çağliyan-İçener, 2009).
Partinin dinî tarafsızlık konusundaki tutumu, laikliği kamusal alandaki dinî pratikleri sınırlandırmak amacıyla araçsallaştıran Kemalist laikliğe yönelik örtük bir eleştiri niteliğindedir. AK Parti’ye göre gerçek laiklik, dinleri uygulama özgürlüğü de dâhil olmak üzere demokratik değerleri korumalıdır.
Parti, “kamusal alanın laikliğini koruma” gerekçesiyle bireylerin din ve inançlarını yaşama haklarının reddedilebileceği düşüncesini kabul etmemektedir. Böyle bir tutumun din özgürlüğünü zedelediğini savunmaktadır. AK Parti açısından Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan laiklik ilkesi ateizm anlamına gelmez ve bireylerin dinî pratiklerinden vazgeçmesini gerektirmez.
Laiklik, devletin bütün inançlar karşısında eşit mesafede durması ve herkesin kendi din ve inancına ilişkin haklarının korunmasını güvence altına alması anlamına gelmektedir (AK Parti, 2002).
Dindarlık ve “dindar nesil”
Laikliği savunmak, AK Parti’nin dinî duyarlılıktan yoksun olduğu, hele hele din karşıtı olduğu anlamına gelmemektedir.
İslamcı bir gelenek içerisinden çıkan hareket, kurucu üyeleri arasında güçlü bir dindarlık duygusunu korumaktadır. AK Parti muhafazakâr demokrasiyi ve laikliği benimsemesine rağmen dinî amaçlar partinin söylemini etkilemeye devam etmektedir. Erdoğan, 1 Şubat 2012 tarihli parti toplantısında “dindar bir nesil” yetiştirme vizyonunu şu sözlerle ifade etmiştir:
“Muhafazakâr, demokrat ve tarihimizden gelen ilkelere sahip çıkan bir nesil yetiştireceğiz. Bizim hedefimiz budur.” Bu vizyon, AK Parti’nin Türk kimliğine ilişkin değerleri, tarihi ve sembolleri İslami bir anlatıyla ilişkilendirmesine ve özellikle gençliğe önem vermesine yol açmaktadır. Parti, gençlerin millî kimlik anlayışını İslami kavramlarla ilişkilendirerek yeniden şekillendirmeye çalışmıştır.
Örneğin Türk-Müslüman milletinin büyüklüğünü ve kahramanlığını simgeleyen çeşitli tarihsel olaylar öne çıkarılmıştır. Bunlar arasında 1071 Malazgirt Zaferi, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı askerlerinin Sarıkamış Harekâtı’nda kitlesel olarak ölmesi ve bunun “şehitlik” olarak sunulması ve Türk ordusunun Çanakkale Savaşı’ndaki zaferi bulunmaktadır (Lüküslü, 2016).
Bu olayların öne çıkarılması, AK Parti’nin Türk halkının millî kimliğini, İslami bir tarihsel bağlam içerisinde anlaması için yeni bir yol ortaya koymaya çalıştığını göstermektedir. Muhafazakâr olması ve Türk kimliğini tarihsel bir çerçeve içerisinde ele alma eğilimi nedeniyle AK Parti, Türk halkının geçmiş dönemlerdeki büyüklüğüne ilişkin hatıraları, özellikle de Osmanlı-İslam döneminden esinlenerek canlandırmaya çalışmıştır.
2015 yılında AK Parti, Türkiye’nin 100. yılına ulaşmasıyla gerçekleştirilmesi hedeflenen amaçları ortaya koyan “Yeni Türkiye Sözleşmesi 2023” adlı belgeyi önermiştir. Bu belgede parti, “yeni Türkiye” kimliğinin Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet miraslarının bir sentezinden meydana geldiğini ileri sürmüştür (AK Parti, 2015).
Bu yönelim, partinin Osmanlı mirasına verdiği önemle de görülmektedir. Bunun örneklerinden biri 2019 yılında tamamlanan Çamlıca Camiidir.
Osmanlı imparatorluk camilerinden esinlenen mimari tasarım ve caminin Türkiye’nin bugünkü başkenti Ankara yerine eski Osmanlı başkenti İstanbul’da bulunması, Osmanlı etkilerinin sembolik bir biçimde yeniden canlandırılmasını yansıtmaktadır.
Osmanlıcılığa yönelik bu eğilim, AK Parti’nin kendisini muhafazakâr ve ılımlı biçimde seküler bir oluşum olarak sunma çabalarına rağmen, İslam’a eğilimli bir siyasal paradigmayı sürdürdüğünü düşündürmektedir.
Seçilmiş Politikalar
AK Parti yirmi yılı aşkın süredir siyasal ve toplumsal alanlarda çeşitli politikalar uygulamıştır. Siyasal alanda en önemli politikalar demokratikleşme gündemi ve temel devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması olmuştur. Parti, iç demokratikleşmeyi ilerletmek amacıyla önceki hükümet tarafından başlatılan Uyum Paketini sürdürmüştür. Bu paket özellikle örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü, din özgürlüğü ve kültürel haklar da dâhil olmak üzere insan haklarına vurgu yapmıştır (Secretariat General for EU Affairs, 2007).
Demokratikleşme gündemi ayrıca bir dizi anayasa değişikliği aracılığıyla sürdürülmüş, bunların en önemlilerinden biri 2010 anayasa değişikliği olmuştur. Bu değişiklik, askerî ve yargısal kurumların yetkilerini yeniden yapılandırmıştır. AK Parti, askerî ve yargısal kurumların sahip olduğu aşırı yetkileri ele almak amacıyla Türkiye Anayasası’nda değişiklik yapılmasını Meclis’e sunmuştur. Önerilen değişiklikler ulusal referandumda çoğunluk tarafından desteklenmiş ve böylece AK Parti’nin demokratikleşme gündemine halk nezdinde meşruiyet kazandırılmıştır.
2013 yılında AK Parti, önceki demokratikleşme girişimlerini ilerletmek amacıyla Demokratikleşme Paketini uygulamaya koymuştur. 2013 paketi; nefret suçları ve ayrımcılıkla mücadele, okullarda Türkçe dışındaki dillerin öğretilmesine izin verilmesi, din özgürlüğünün güvence altına alınması ve başörtüsü yasağının kaldırılması amacıyla Kılık Kıyafet Kanunu’nda değişiklik yapılması gibi konulara odaklanmıştır. Ancak AK Parti’nin politika odağı zamanla demokratikleşme gündeminden sistemsel yeniden yapılandırmaya kaymıştır.
2017 yılında parti, Türkiye’nin siyasal sistemini parlamenter sistemden başkanlık sistemine dönüştürmek amacıyla anayasa değişiklikleri paketi önermiştir. Değişiklikler, Başbakanlık makamının kaldırılması, Cumhurbaşkanına kabineyi oluşturma yetkisi verilmesi ve Cumhurbaşkanının siyasi parti üyeliğini sürdürebilmesi yoluyla yürütme gücünü Cumhurbaşkanlığı makamında yoğunlaştırmayı amaçlamıştır (AK Parti, 2017).
Bu değişiklikler ulusal referandumun ardından yürürlüğe girmiştir. AK Parti başkanlık sistemini daha önce de savunmuş olmakla birlikte, değişiklik yönündeki süreç 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminin ardından hız kazanmıştır. Bu olay AK Parti açısından “blessing in disguise” — “talihsiz görünen bir olayın fırsata dönüşmesi” ve bunun “istikrarı koruma” gerekçesiyle Türkiye’nin siyasal sisteminin başkanlık sistemine dönüştürülmesi için gerekçe sağladığı görülmektedir.
İmam-Hatipler ve başörtüsü
Toplumsal alanda AK Parti, özellikle İmam-Hatip Okulları ile ilgili çeşitli konulara odaklanmıştır. Bu meslek okulları geleceğin imamlarını, vaizlerini ve din görevlilerini yetiştirmek üzere tasarlanmıştır. Varlıkları, destekçileri ve eleştirmenleri arasında tartışmalara yol açmıştır.
Destekçiler, bu okulların Mustafa Kemal döneminden beri var olduğunu savunmaktadır.
Eleştirmenler ise bunların laiklik karşıtı faaliyetlerin merkezleri ve dinî fundamentalistlerin yetiştirildiği odaklar olduğunu ileri sürmektedir (Çakmak, 2009).
1997 askerî müdahalesinin ardından İmam-Hatiplerin genişlemesini sınırlandırmak için çeşitli önlemler alınmış; mezunların din dışı alanlarda eğitimlerine devam etmelerine sınırlamalar getirilmiş ve eğitim sisteminde yapılan değişikliklerle ortaöğretim düzeyindeki İmam-Hatip okulları kapatılmıştır. AK Parti ise Millî Eğitim Bakanlığı aracılığıyla üniversiteye giriş sisteminde değişiklikler yaparak İmam-Hatip mezunlarının din dışı alanlarda da eğitim almalarının önünü açmıştır.
Bakanlık ayrıca ortaöğretim düzeyindeki İmam-Hatip okullarının yeniden açılmasını sağlayacak yeni bir eğitim sistemi uygulamaya koymuştur.
İmam-Hatiplerle ilgili reformlar dinî eğitimin statüsünün yeniden yapılandırılmasına odaklanırken AK Parti, kamusal alandaki dinî ifade üzerindeki sınırlamaları, özellikle de başörtüsü yasağını da ele almıştır. Parti iktidara gelmeden önce Türkiye’de laikliğin katı biçimde uygulanması, özellikle devlet kurumları olmak üzere kamusal alanlarda dinî sembolleri sınırlandırıyordu.
Başörtüsü dinî bir sembol olarak görüldüğünden okullarda, üniversitelerde ve devlet dairelerinde kullanımı kısıtlanmıştı. AK Parti iktidara geldikten sonra başörtüsü yasağını kaldırmak amacıyla çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Örneğin parti, üniversite öğrencilerinin ayrımcılığa uğramadan başörtüsü takabilmelerini güvence altına almak amacıyla Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapılmasını önermiştir. İlk girişim dirençle karşılaşmış ve parti, laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı hâline geldiği suçlamaları nedeniyle neredeyse kapatılma tehlikesi yaşamıştır. Bununla birlikte daha sonraki strateji daha etkili olmuş ve 2013 Demokratikleşme Paketi, başörtüsü hakkını koruyan hükümleriyle kamusal alanlarda başörtüsü yasağının kaldırılmasının önünü açmıştır.
AK Parti’nin bir başka önemli toplumsal politikası, ilkokul, ortaokul ve lise düzeylerinin tamamında 51 dersi kapsayan yeni müfredatların uygulanması olmuştur (Millî Eğitim Bakanlığı, 2017). Parti, bu yeni müfredatları 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili belirli anlatıları ve cihat kavramına ilişkin yeni bir anlayışı yaymak için bir platform olarak kullanmıştır.
2016’daki darbe girişiminin tekrar yaşanmasını önlemek amacıyla eğitim yoluyla milliyetçi bir güçlendirme gündemi uygulanmış ve buna çeşitli yeni derslerin eklenmesi de dâhil edilmiştir. Bunun yanında dönemin Millî Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, cihat kavramını daha geniş bir anlamda açıklamış ve onu “topluma hizmet etmek, refahı artırmak, toplumda barışı sağlamak ve toplumun ihtiyaçlarına hizmet etmek” gibi çabaları da kapsayan bir kavram olarak tanımlamıştır.
Yılmaz, cihadın “dinimizin bir unsuru” olduğunu vurgulamış ve Millî Eğitim Bakanlığının görevinin “her kavramı hakkıyla ve doğru biçimde öğretmek” olduğunu belirtmiştir.
Bu yeniden yorumlama, Temel İslam Bilgileri dersine dâhil edilmiş ve kavram öğrencilerin günlük hayatlarının pratikleriyle ilişkilendirilmiştir.
E. AK PARTİ’NİN KİMLİĞİ: İSLAMCI, NEO-İSLAMCI, POST-İSLAMCI VEYA İSLAMCI OLMAYAN?
İdeolojik anlamda AK Parti kendisini muhafazakâr demokrat olarak tanımlamaktadır. Partinin kurucuları, Kuru’nun (2009) sınıflandırmasına göre iddialı/aktif sekülerizm (assertive secularism) yerine pasif sekülerizmi benimsemiş; ancak dinî çıkarlara yönelik eğilimlerinden vazgeçmemişlerdir.
Bir siyasal ideoloji olarak muhafazakâr demokrasi, AK Parti’nin söylemini önemli ölçüde şekillendirmiştir.
Buradaki “muhafazakâr” kavramı, belirli geleneksel unsurları koruma eğilimini ifade etmektedir. Ancak partinin gelenek anlayışı, İslamcılığın temel ilkelerinden biri olan İslami geleneğe geri dönme çağrısıyla aynı değildir. Muhafazakâr demokrasi çerçevesinde gelenek; Türk kimliği, kültürü, tarihi ve milliyetçiliğinden oluşmaktadır. Bununla birlikte AK Parti muhafazakârlığının İslam’ı da Türk millî kimliğinin bir unsuru olarak içerdiği inkâr edilemez.
Bu durum, partinin dinî-Osmancılık (religio-Ottomanism) anlayışına ve dindar nesil oluşturma vurgusuna olan ilgisini açıklamaktadır. Her ikisi de partinin dinî duyarlılığını yansıtmaktadır.
Ancak laikliğin benimsenmesi, AK Parti’nin söylemi ile İslamcılığın temel ilkeleri arasındaki açık ayrışmayı ortaya koymaktadır.
Erdoğan, devletin tarafsız kalması, herhangi bir din veya inancı desteklememesi ve laikliğin demokrasiyle uyumlu olması gerektiğini savunmuştur. Bunun sonucunda şeriat hukukuyla yönetilen bir İslam devleti kurma yönündeki İslamcı program, AK Parti’nin gündeminin bir parçası değildir.
Pasif biçimde dahi olsa laikliğin savunulması, İslam’ın bütünlüğü fikrine dayanan İslamcı vizyonla temelden çelişmektedir. Çünkü laikliğin özü, dini dünyevi işlerden ayırmaktır. Bu ise dünyevi ve manevi alanları bütünleştiren İslamcılık ilkesiyle çelişmektedir. Dolayısıyla AK Parti’nin laikliği savunması, İslam’ı insan hayatının bütün alanlarını yöneten kapsayıcı bir sistem olarak değil, öncelikle kişisel inanç meselesi olarak gördüğünü düşündürmektedir.
AK Parti, laikliğin demokrasiyle uyumlu olması gerektiğini kabul ederek özellikle ilk iktidar dönemlerinde demokratikleşmeye büyük önem vermiştir. Demokratikleşme girişimleri büyük ölçüde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımını kolaylaştırma amacı taşımıştır. AB üyeliğinin temel ön koşullarından biri olan Kopenhag Kriterleri, Türkiye’nin liberal demokrasiye bütünüyle uyum sağlamasını gerektiriyordu.
Bu süreç, Türkiye’nin AB üyeliği çabalarının temel aktörlerinden biri olan AK Parti’nin aynı zamanda Batılı demokratik normları da benimsediğini göstermektedir. Bu yönüyle parti, Batılı değerleri genel olarak reddeden daha geniş İslamcı tutumdan ayrılmaktadır. Ancak AK Parti demokratikleşme ve Türkiye’nin AB üyeliği yönündeki ivmesini sürdürememiştir. Bu değişim birbiriyle bağlantılı iki faktörle açıklanabilir.
Birincisi, AB’nin Türkiye’nin üyeliğini kabul etme konusundaki sürekli isteksizliği nedeniyle AK Parti, Türkiye’yi AB ile uyumlaştırma çabalarının sonuçsuz kaldığını giderek daha fazla düşünmeye başlamıştır. Bu nedenle demokratikleşmeyi temel araç olarak kullanan güçlü Batı yanlısı bir yönelimi sürdürmek artık gerekli görülmemiştir; çünkü bu yönelim beklenen getirileri sağlamıyordu.
Partinin AB’ye yönelik bağlılığındaki gerileme hem dış hem de iç faktörler, yani Türk şüpheciliği (Turcoscepticism) ve Avrupa şüpheciliği (Euroscepticism) bağlamında anlaşılmalıdır. İkinci olarak, AK Parti’nin Türkiye’yi “Avrupa’nın büyük ailesine” dâhil etme girişimi tartışmalıdır. Parti, Batı yanlısı tutumu gerçek bir ideolojik bağlılıktan ziyade stratejik nedenlerle benimsemiş görünmektedir.
AB üyeliğini hedefleyen demokratikleşme, askerî vesayeti zayıflatmak, siyasal meşruiyet kazanmak ve farklı seçmen gruplarının desteğini çekmek için taktiksel bir strateji işlevi görmüştür. Bu hedeflere büyük ölçüde ulaşıldıktan sonra AK Parti demokratikleşme gündemini ikinci plana atmış ve iktidarını konsolide etmeye yönelmiştir.
Bu dönüşümün doruk noktası, 2017 anayasa değişiklikleriyle başkanlık sisteminin kabul edilmesi olmuştur.
AK Parti neden İslamcı değil, post-İslamcı?
AK Parti’nin uyguladığı çeşitli sosyal politikalar, partinin dinî çıkarlara yönelik eğilimini ortaya koymaktadır. Bu özellikle eğitim alanında belirgindir.
İmam-Hatip Okullarının güçlendirilmesi ve İslami ilkeleri giderek daha fazla vurgulayan yeni müfredatların uygulanması, AK Parti’nin İslami eğitimi genel eğitim sistemiyle bütünleştirme çabasını göstermektedir.
Dinî eğitimin genişletilmesi, partinin dindar nesil oluşturma vizyonuyla doğrudan örtüşmektedir. Bu durum, partinin hedeflerinin yalnızca ideolojik düzeyde kalmadığını, pratik politikalara da dönüştürüldüğünü göstermektedir.
Başörtüsü meselesi de AK Parti’nin önemli ölçüde üzerinde durduğu konulardan biri olmuştur. Parti, başörtüsü yasağının kaldırılmasını sürekli biçimde savunmuştur. Bu çabalar partinin muhafazakâr-demokratik hedeflerini yansıtmaktadır:
kadınlara başörtüsü takma özgürlüğü ve hakkı verilmesi bakımından demokratikleşme;
bireylerin dinî bir emri yerine getirmesine imkân sağlanması bakımından muhafazakârlık.
Açık biçimde İslamcı olan Millî Görüş ile karşılaştırıldığında AK Parti’nin kimliğini belirlemek daha zordur. Partinin kimliği hem söyleminde hem de politikalarında görülen bir belirsizlik ile karakterize edilmektedir. Bir tarafta AK Parti: muhafazakâr demokrasiyi siyasal ideoloji olarak benimsemekte, laikliği savunmakta, Türkiye’nin AB’ye katılımını desteklemektedir.
Diğer tarafta ise:
dindar nesil oluşturma vizyonu, dinî Osmancılık anlayışı, İslami çıkarları vurgulayan çeşitli politikalar onun dinî muhafazakâr boyutunu ortaya koymaktadır.
AK Parti varlığı boyunca çok yönlü ve uyarlanabilir bir kimlik göstermiştir. İslamcı Millî Görüş’ten uzaklaşmış, muhafazakâr demokrasiyi benimsemiş, demokratikleşme gündemini güçlü biçimde desteklemiş, laikliği savunmuş ve Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyerek Batı yanlısı bir yönelim benimsemiştir. Bütün bunlara rağmen dinî duyarlılığını sürekli korumuştur.
Bununla birlikte AK Parti’yi bütünüyle seküler bir parti olarak görmek de doğru değildir; çünkü parti belirli dinî politikalara önem vermeye ve din yanlısı bir tutum sergilemeye devam etmektedir.
Bu çelişkiyi anlayabilmek için partinin laiklik yaklaşımının gerekçesine daha yakından bakmak gerekir.
AK Parti laikliği büyük ölçüde mevcut siyasal bağlam içerisinde faaliyet gösterebilmenin bir gereği olarak benimsemiştir.
Laikliğin aktif/iddialı biçimde yorumlandığı bir sistem içerisinde faaliyet gösteren partinin laikliği benimsemesi, siyasal varlığını sürdürebilmesinin bir aracı olarak anlaşılmalıdır. Bu durum, daha önce Millî Görüş içerisinde aktif olan parti kurucularının seküler güçlerin direnciyle karşılaştıktan sonra bir “siyasal öğrenme” sürecinden geçerek tutumlarını değiştirdiklerini göstermektedir.
AK Parti’nin laikliğe yönelik tutumu dolayısıyla partinin kendi söylemi dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Parti programı açıkça laikliği benimsediğini ve ona bağlı olduğunu belirtmektedir (AK Parti, 2002). Ancak bu tutum AK Parti’yi Kemalistlerin laiklik anlayışıyla özdeşleştirmez. Çünkü AK Parti pasif laikliği, Kemalistler ise iddialı/aktif laikliği benimsemektedir. Türkiye bağlamında seküleristler genellikle laikliğin katı bir yorumuna bağlı olanlar olarak anlaşılmaktadır. Dolayısıyla AK Parti laikliğe bağlı olmakla birlikte seküler bir parti olarak değerlendirilmemelidir. Pasif laiklik ile aktif laiklik arasındaki ayrım böyle bir sınıflandırmayı engellemektedir.
AK Parti: Post-İslamcı kimlik
İslami siyasal kimlik açısından AK Parti ne İslamcı ne de neo-İslamcı kategoriye tam olarak uymaktadır. Bunun yerine parti, daha uygun biçimde post-İslamcı bir kimlikle ilişkilendirilebilir. Bunun birkaç nedeni vardır.
Birincisi, AK Parti’nin Millî Görüş’ten ayrılması yalnızca teknik bir nedenden kaynaklanmamıştır; ayrılık temel nitelikte bir ayrılık olmuştur. Bölünmenin temelinde hareket içerisindeki reformist kanadın söyleminde meydana gelen değişim bulunmaktadır.
İkincisi, Millî Görüş’ten ayrılan bir grup olarak AK Parti, pratikte İslamcılıktan post-İslamcılığa yönelik söylemsel dönüşümü temsil etmiştir. Reformistler bu dönüşümü gerçekleştirmiştir; çünkü artık İslamcılığı benimsemiyor ve İslamcılığın Türkiye’deki sosyopolitik gerçeklikleri açıklama ve karşılamada yetersiz kaldığına inanıyorlardı.
Üçüncüsü, AK Parti’nin kendi söylemi de post-İslamcılığın özellikleriyle örtüşmektedir. Kavramsal olarak post-İslamcılık, aşırı ideolojik olan İslamcılığa yönelik bir eleştiriye dayanmaktadır.
Bu anlamda AK Parti’nin söylemi, Türkiye siyasetinin gerçekliklerine cevap vermekte başarısız olduğu düşünülen Millî Görüş’ün İslamcı ideolojisine yönelik bir eleştiri olarak yorumlanabilir. Ancak post-İslamcı olmak, AK Parti’nin tamamen İslamcı olmayan veya dinî olmayan bir parti olduğu anlamına gelmez. Parti laikliği benimsemesine rağmen, dinî-Osmancılık gibi unsurlarda dinî eğilimler ve dinî çıkarlar sergilemeye devam etmektedir. Bununla birlikte partinin dindarlığı İslamcılık düşüncesiyle tam olarak örtüşmemektedir. Bu nedenle parti, İslamcı olmaksızın dinî duyarlılık gösteren bir “İslami parti” olarak tanımlanabilir. İşte bu yapı, AK Parti’yi Türkiye siyasal alanında farklılaştıran özgün “iç içe geçmiş” (entwined) kimliği meydana getirmektedir: İslamcı bir çevre içerisinde kök salmış, İslamcılığı terk etmiş, laikliği savunan, fakat aynı zamanda dindarlığından bütünüyle vazgeçmeyen bir yapı.
F. AK PARTİ’NİN “İÇ İÇE GEÇMİŞ” KİMLİĞİ: MÜSLÜMAN DÜNYA İÇİN “BİR MODEL” Mİ?
Siyasal açıdan başarılı olduğu geniş biçimde kabul edilen bir parti olarak AK Parti, Müslüman dünya için sıklıkla “bir model” olarak görülmüştür. Bu algı özellikle Arap Baharı sonrasında, birçok Arap ülkesinde devrilen otoriter rejimlerin potansiyel halefleri olarak görülen İslamcı oluşumların yükselişiyle daha da güçlenmiştir. Duran’a (2022b) göre AK Parti yönetimindeki Türkiye, Arap Baharı sonrasındaki dönemde, özellikle bölgesel normalleşme döneminde, Ortadoğu dinamiklerini şekillendiren temel aktörlerden biri olmayı sürdürmüştür. Ayaklanma dalgasının üzerinden on yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen bu algı devam etmektedir.
Bunun temel nedenleri arasında AK Parti’nin: Türkiye’de siyasal hâkimiyetini sürdürebilmesi, güçlü biçimde seküler bir ortamda dindarlığını koruyabilmesi, yurt dışında etkisini sürdürmesi bulunmaktadır. Ancak temel soru hâlâ ortadadır:
AK Parti gerçekten Müslüman dünya için bir model olarak kabul edilmeyi hak ediyor mu?
Genel olarak herhangi bir siyasal oluşum, faaliyet gösterdiği bağlam tarafından şekillendirilir. Spiegel’in (2017) Faslı İslamcılar üzerine yaptığı çalışmada ileri sürdüğü gibi, bağlam; İslamcılar ve onların uzantıları gibi ideolojik olarak yönlendirilmiş oluşumların siyasal söylemlerini ve yaklaşımlarını şekillendiren belirleyici bir güçtür.
AK Parti açısından ise Türk laikliği ve Türkiye’nin stratejik jeopolitik konumu, partinin söylemini ve yaklaşımını şekillendiren arka planı oluşturmaktadır. AK Parti bu koşullar içerisinde birbiriyle bağlantılı üç zorunlulukla karşı karşıya kalmıştır:
Seküler bir yapı içerisinde siyasal varlığını sürdürebilmek, devletin tarihsel, kültürel ve toplumsal dokusunun bir parçasını oluşturan dinî-geleneksel mirası korumak, Avrupa’ya yakın bir siyasal yapı olarak önemini ve geçerliliğini korumak.
Bunların üçü de partinin faaliyet gösterdiği özgül bağlama verdiği cevapları yansıtmaktadır. Bu durum, partinin kimliğinin bağlamsal bir cevap olarak büyük ölçüde Türk ortamıyla sınırlı olduğunu göstermektedir. Bu bağlam diğerlerinden temelde farklı olduğundan, AK Parti’nin kimliğini başka toplumlar tarafından bütünüyle taklit edilecek bir model olarak görmek uygun değildir.
G. SONUÇ
Bu makale şu soruları ele alan kapsamlı bir analiz ortaya koymuştur: AK Parti’nin kimliği nedir ve bu kimlik Müslüman dünya açısından ne ölçüde önem taşımaktadır?
Kimlik açısından AK Parti, “iç içe geçmiş” (entwined) bir kimlik sergilemektedir: Resmî siyasal ideolojisi olarak muhafazakâr demokrasiyi benimsemekte, laikliği savunmakta ve AB yanlısı bir yönelimi sürdürmektedir; bununla birlikte aynı zamanda muhafazakâr ve dinî açıdan duyarlı bir tutum benimsemektedir.
İslami siyasal kimlikler açısından bakıldığında AK Parti, belirgin biçimde post-İslamcı özellikler göstermektedir: İslamcı bir çevreden ortaya çıkmış, ancak kendisinden önceki hareketin fikirlerine artık bağlı kalmamıştır. Bunun yerine kendine özgü bir siyasal söylem ve yaklaşım geliştirmiştir.
Bu “iç içe geçmiş” post-İslamcı kimlik, AK Parti’yi özgün bir siyasal oluşum hâline getirmektedir. Bununla birlikte, AK Parti’nin kimliğinin Müslüman dünya açısından taşıdığı önem eleştirel bir değerlendirmeyi gerektirmektedir. Partinin kendine özgü kimliğinin, faaliyet gösterdiği özel bağlamın bir sonucu olduğunu kabul etmek önemlidir.
Bu makale, sıklıkla “Türk modeli” olarak adlandırılan yaklaşımın, farklı ortamlarda uygulanabilecek evrensel bir şablon olarak değerlendirilemeyeceğini savunmaktadır. Çünkü günümüz Müslüman dünyası, kendi özgül bağlamları tarafından şekillendirilmiş heterojen ulus-devletlerden oluşmaktadır. Bununla birlikte bu durum, AK Parti’nin kimliğinin Müslüman dünya açısından tamamen önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine AK Parti’nin kimliği, bütünüyle taklit edilecek bir model olarak değil, yorumlayıcı bir ders (interpretative lesson) olarak anlamlılığını korumaktadır.
Bu çalışma, AK Parti’nin kimliğini bağlamsallaştırılmış biçimde inceleyerek ve “Türk modeli” anlatısının eleştirel bir analizini sunarak, günümüzde ve gelecek yüzyılda Müslüman dünyanın dinamiklerini şekillendirmeye devam eden önemli bir dinî-siyasal olgu olan İslamcılık literatürüne katkıda bulunmaktadır.



