İSLÂM DÜŞÜNCESİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ
İslâm Düşüncesi, iman esasları, inançları, ibadetleri, ahlâk anlayışı ve toplum yapısı çerçevesinde şekillenen felsefî, kelâmî, tasavvufî ve hukûkî düşüncelerin tamamını ifade eder. Hem akla hem vahye (ilahi bilgiye) dayanır. Bu düşünce sistemi zamanla çeşitli ekollerin, mezheplerin ve ilimlerin doğmasına neden olmuştur. İslam’ın inanç konusundaki en temel ilkesi Tevhid ilkesidir. Allah’ın tekliği, varlığı ve birliğine dayalıdır. Her düşüncenin temelinde bu ilke vardır. Tevhid, İslam inancının temelini oluşturan bir kavramdır. Arapça kökenli bu kelime, birlemek, bir olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Dini terim olarak ise Allah’ın birliğine inanmak, O’nu zatında, sıfatlarında, fiillerinde, ibadette ve hüküm koymada tek ve eşsiz kabul etmektir. (Bkz. İhlâs Suresi). Allah’ın sıfatlarının kendine özgü ve eksiksiz olduğuna inanmak. O’nun ilmi, kudreti, iradesi gibi sıfatlarında eşi ve benzeri olmadığına inanmaktır.
Tevhid, imanın temeli, İslam’ın özüdür. Tevhid inancı olmadan kişi müslüman sayılmaz. Tevhid Peygamberlerin ortak mesajıdır. “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere, ‘Benden başka ilah yoktur, bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”(Enbiya 25). Tevhid insanları şirkten korur. Tevhid bireyde manevi güç oluşturur. Allah’a tam bağlılık, insana huzur, sabır, özgüven ve direniş gücü verir. Tevhid toplumsal birlik ve adaleti sağlar. Tevhid inancı toplumu birleştirir; sınıf, ırk, soy gibi ayrımları ortadan kaldırır. Tevhid, sadece Allah’ı bir kabul etmek değil, hayatın tüm alanlarını Allah’a göre şekillendirmektir. Bu yüzden tevhid inancı, Müslüman’ın düşüncesini, ibadetini, ahlakını ve toplumsal ilişkilerini belirleyen temel ilkedir.
İnanç ve imanda tevhid aynı zamanda İslâm toplumunda birlik ve beraberliği, vahdeti sağlamaktadır. İslâm müslümanların bir ve beraber olmalarını çok önemser, bu konunun hayati bir önem taşıdığını belirtir. “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz.“(Al-i İmrân 3/103). Allah’ın ipinden maksat Kur’an’dır, İslam’dır. Hz. Peygamber Kur’an’ı, “Allah’ın gökyüzünden yeryüzüne sarkıtılmış ipidir” diye tarif etmiştir (Müsned, III, 14, 17; İbn Kesîr, II, 73). Vahdet; birlik, teklik, bir ve tek olma, parçalar arasındaki âhenkten doğan bütünlük demektir. Allah’ın birliğine de vahdet denildiği gibi, aynı zamanda Allah’la bir olmaya da vahdet denilmiştir. Vahdet, Tevhid kelimesi ile aynı köktendir; ikisi arasında kopmaz bir bağ vardır. Tevhid, birlemek; vahdet de birleşmek demektir. Allah’ı birlemeyen kimsenin, tevhide iman edenlerle birleşemeyeceği gibi; vahdet anlayışından ve ahlâkından mahrum insanın da gerçek muvahhid olması beklenemez.
İyi bir mümin olabilmek ve müslüman olarak ölebilmek için Allah’ın ipine toptan yapışarak tevhid inancında birleşmek, ayrılıktan uzak durmak ve hayatın sonuna kadar imanı korumak gerekir. İslâm inanç alanında Tevhid ilkesini temel ilke olarak belirlediği gibi, ibâdet alanında da namaz ve hac gibi ibadetlerde insanları bir araya toplayarak müslümanların birliğini sağlayacak prensipler koymuş, amelî tedbirler almış, Vahdet ilkesini belirlemiştir. Bireysel olarak veya bölünmüş gruplar halinde yaşayanların dinlerini ve milliyetlerini korumaları kolay değildir. Varlığı devam ettiren en önemli etken birliktir, beraberliktir. “Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar hep ihtilâf içinde olacaklardır, rabbinin esirgedikleri müstesna; zaten O insanları buna uygun yaratmıştır…“(Hûd 11/118-119). İnsanlar arasında düşünce farklılıklarının bulunmasını Kur’an normal bulmakta ve bunu yaratılış hikmetine bağlamaktadır. İyi niyete dayanan bu farklılıklar insanlar arasında rekabete, toplumların ilerlemesine ve kalkınmasına yardımcı olacaktır. Fakat bu farklılıkların düşmanlık ve ayrılığa, ihtilâfa dönüşmesini hoş görmez.
İslâm düşüncesinde Akıl ve Nakil Dengesi vardır. Hem akla hem vahye (Kur’an ve sünnet) yer verir. İslâm aklı muhatap alır ve aklı olmayan (deli) ile aklı henüz yeteri kadar olgunlaşmamış (çocuklar) olan kimseleri sorumlu tutmaz. Akıl iyi ile kötünün arasını ayırmaya yarayan bir içgüdü kuvvetidir. Kur’an terminolojisinde akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi ” şeklinde tarif edilmiştir. Kur’an-ı Kerim “ancak bilenlerin akledebileceğini” (Ankebut, 29/43) söyler. Kur’an bu gücü ve bu bilgiyi iyi kullanmadıkları için kâfirleri, “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akledemezler.” (Bakara, 2/171.) diyerek yermiş,”O, aklını kullanmayanlara kötü bir azap verir.” (Yunus,10/100) ayetiyle bütün insanlığı uyarmış ve Kur’an’da, akıllarını kullananların cehennem azabından kurtulacakları (Mülk, 67/10) belirtilmiştir. Kur’an’a göre insanı insan yapan, onun her türlü aksiyonlarına anlam kazandıran ve ilahi emirler karşısında insanın yükümlülük ve sorumluluk altına girmesini sağlayan akıldır.
İslâm düşüncesinde, İlim, Hikmet ve Bilgiye büyük önem verilir. İlim öğrenmek farz ibadet olarak değerlendirilmiştir. İnsanlığa doğru yolu ve gerçek saadeti göstermek üzere indirilmiş olan Kur’ân-ı Kerîm’in ilk emri “İkra’!” (Oku!) olmuştur. Bütün insanları bir tarağın dişleri gibi eşit sayan İslâmiyet, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? “(Zümer 39/9), “Allah içinizden îman edenlerle ilme nail olanların derecelerini yükseltir.” (Mücadele 58/11), “Kulları içinde Allah’tan gerektiği şekilde ilim sahipleri korkar! “(Fâtır 35/45) gibi âyetlerle ilim sahiplerini diğer insanlardan ayırıp yükseltmiştir. “Sakın câhillerden olma!”, (En’am 6/35), “Câhillerden yüz çevir! “ (A’raf 7/199) mânâsındaki pekçok âyet-i kermeyle de cehaleti ve bilgisizliği kötülemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre her türlü kötülüğün, bâtıl inanç ve sapık düşüncelerin, hatta şirkin ve küfrün gerçek sebebi cehalettir. İlim küfrü ortadan kaldıran, sapıklığı yok eden ve karanlığı yırtan, hakikat yolunu aydınlatan bir ışıktır, bir nurdur. Hak bâtıldan, hayır şerden, iyi kötüden, doğru eğriden, güzel çirkinden ancak ilimle seçilir. İlim serveti mal servetinden üstündür. Mal sarfetmekle azalır, ilimse sarfettikçe çoğalır. Vücudun gıdası yemek içmek, ruhun gıdası ilim ve hikmettir. Âlimler diriye, cahiller ölüye benzerler.
İslâm düşüncesi Ahlâk Merkezlidir. Davranışların temelinde güzel ahlâk yer alır. Ahlâk, bireyin iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olarak değerlendirilen davranışlarını belirleyen değerler, kurallar ve ilkeler bütünüdür. Ahlâk, hem bireyin iç dünyasını hem de toplumla olan ilişkilerini düzenler. İyilik, doğruluk, yardımseverlik gibi değerler bireyin eylemlerini şekillendirir. Ahlâk kuralları yasa gibi zorlayıcı değildir; ancak toplum, bireylerden bu kurallara uymalarını bekler. İslâm dininde ahlâk, iman ve ibadet kadar önemli bir yere sahiptir. Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in (sav) sünneti, ahlâkî değerlere büyük önem verir. İslâm’da ahlâk sadece bireysel değil, toplumsal huzurun da temelidir. “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta’, Hüsnü’l-Huluk, 8). Kur’an-ı Kerim, insanlara doğru, adaletli, merhametli, sabırlı, dürüst olmalarını emreder. Ahlâki özellikler, Kur’an’da sıkça vurgulanır: “Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı ve yakınlara yardım etmeyi emreder.” (Nahl 16/90). “Sizin en hayırlınız, ahlâkça en güzel olanınızdır.” (Buhârî, Edeb 38). İslâm, toplumsal barışı sağlamak için ahlâklı bir toplum öngörür. Ahlâk; ailede sevgi, toplumda güven, devlette adaletin temelidir. İbadetler sadece şekli görevler değil, insanı ahlâken yükselten araçlardır: “Namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut 29/45).
İslâm düşüncesinde Amel ile İnanç Bağlantılıdır. Sâdece inanıyorum demek yetmez, inancını davranışlarla desteklenmesi gerekir. İman: Kalp ile tasdik, dil ile ikrardır. Allah’a, peygamberlerine, kitaplarına, meleklere, ahiret gününe inanmak temel esaslardır (bkz. Bakara 2/285). Amel: İnsanın yaptığı davranışlar, yani ibadetler (namaz, oruç, zekât vb.) ve ahlaki eylemler (doğruluk, adalet, iyilik vb.) dir. Kur’an-ı Kerim’de çoğu zaman “iman eden ve salih amel işleyenler” ifadesi birlikte geçer: “İman edenler ve salih amel işleyenler için hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara 2/277; Nahl 16/97). “Mümin; insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” (Tirmizi, İman 12). Bütün bunlar imanın, davranışlarla bütünleşmesi gerektiğini gösterir. İslam’da ideal anlayış: İman kalpte başlar, dil ile söylenir, amel ile ispatlanır.
İslâm düşüncesi dinamik bir yapıya ve her zaman yaşanabilir bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla her zaman ve her yerde yenilenme ve farklı şeyler söyleme, problemlere çözüm sunma imkanına sahiptir. Zira İslâm düşüncesinde ictihad diye bir imkân bulunmaktadır. İçtihad kapısı her zaman açıktır ve ehil olan herkesin yorum yapma, sorunlara çözüm yolları bulma imkânı ve hakkı vardır. Bu nedenle, farklı düşünen ve problemlere yeni çözümler getiren, Kur’an ve Sünnet’i farklı yorumlayanları modernist veya siyasal islamcı diye tanımlamak kişiyi ve düşünceyi mahkûm etmek ve dışlamak anlamına gelmektedir. Hâlbuki İslâmda düşünce özgürlüğü vardır. Kişi İslam’ın temel ilkelerine uygun hareket ettiği takdirde istediğini söyleme hakkına sahiptir. Bu İslam’ın dinamik, yaşanabilir yönüdür. Aynı zamanda her zamana ve bölgeye hitap etme yeteneğidir. Zaten tarihte de görüldüğü üzere, içtihadın rahatlıkla ve özgürce yapıldığı dönem ile, hakkı ve yetkisi kendilerinde olmadığı hâlde içtihada karşı çıkıp yapılmasını engelleyen dönem arasında muazzam farklar bulunmaktadır. İçtihad kıyamete kadar devam edecek bir faaliyettir. Bunu engellemek mükemmel İslâm dinini yozlaştırmak, yaşanmaz ve uygulanmaz hâle getirmektir. Hâlbuki İslâm evrenseldir ve her zaman ve yerde uygulanma imkanına sahiptir. Yeter ki, bu dinin bilginleri bulundukları çağa hitap etmesini bilsinler.
İslâm düşüncesi, hem vahiy temelli oluşu hem de hayatın tüm yönlerine hitap etmesi bakımından kendine özgü birçok niteliğe sahiptir. Allah’ın birliği, otoritesinin bölünmezliği, evrenin anlamı ve insanın sorumluluğu bu temel üzerine inşa edilir. Düşünce hayatında da bütüncül bir bakış açısı kazandırır. Bilim, ahlâk, siyaset ve ibadet alanlarında parçalı değil bütüncül bir anlayış hâkimdir. İslâm düşüncesi, Kur’an ve sünnet gibi ilahi kaynaklara dayanır. Akıl önemlidir ancak vahyin rehberliği ile sınırlıdır. Bu, düşünceye hem bir sınır hem de bir yön kazandırır. İslâm düşüncesi, sadece teorik değil, amelî (pratik) yönü olan bir yapıya sahiptir. Düşüncenin amacı, iyi insan ve adil toplum oluşturmaktır. Bilgi, ahlâkî değerlerle yoğrularak anlam kazanır. İslâm düşüncesi, sadece bu dünya ile sınırlı değildir; ahiret inancı, düşünceye derinlik ve sorumluluk katar. Maddi ve manevi yönleri dengeler, sadece akılcı veya sadece mistik değildir. İnsan, yeryüzünde halife olarak tanımlanır. Akıl, irade ve sorumluluk sahibidir. Ancak bu özgürlük, Allah’a karşı sorumlulukla sınırlıdır. Bu da özgürlük ile otorite arasında bir denge sağlar. İslâm düşüncesinde ilim (bilgi) ile marifet (manevî bilgi, irfan) ayrımı vardır. Hem aklî hem kalbî bilgiye önem verilir. Bu yönüyle sadece rasyonalist ya da deneysel düşünceye indirgenemez. İslâm düşüncesi, tarihe ve toplum yapısına duyarlıdır. Tarihsel olaylar Kur’an’da ders alınacak şekilde sunulur. Toplumun ıslahı ve adaletin tesisi temel amaçlardandır. Farklı görüşlere (mezheplere, kelâmî ekollere) hayat hakkı tanır. İçtihat ve ictimai maslahat kavramları, yenilenmeye açık bir yapıyı destekler.
