Tarihsel Olan ile Evrensel Arasında: Kur’ana Tarihselci Bakışın Hermeneutik ve Antropolojik Kritiği
Giriş
Tarihselci yaklaşımın modern düşüncedeki arka planı ele alınırken, pozitivizmin ve ona eşlik eden ilerleme düşüncesinin etkisi de göz ardı edilmemelidir. Özellikle Comte’un insan düşüncesini teolojik, metafizik ve pozitif aşamalar biçiminde tasnif eden yaklaşımı, tarihi yalnızca zamansal bir süreç olarak değil, geçmişin giderek aşıldığı doğrusal bir gelişme çizgisi olarak değerlendirmeye imkân vermiştir. Böyle bir tarih tasavvurunda geçmişte ortaya çıkan dinî ve metafizik düşünceler, yalnızca tarihsel olarak eski değil, aynı zamanda insanlığın geride bıraktığı zihinsel aşamalara ait olgular olarak görülme tehlikesi taşır. Bu nedenle kutsal metinlere yönelik bazı tarihselci okumaların arka planında, açıkça ifade edilmese bile, “geçmiş olanın aşılmış olduğu” yönündeki modern ilerlemeci varsayımın bulunup bulunmadığı da sorgulanmalıdır. Kronolojik olarak sonra gelmenin epistemolojik, ahlaki veya varoluşsal bakımdan daha ileri olmak anlamına gelip gelmediği ise başlı başına felsefî bir problemdir.
1.Metin Ve Tarih
Kutsal metinlerin anlaşılmasında tarihsel bağlamın dikkate alınması, sağlıklı bir yorum faaliyetinin vazgeçilmez şartlarından biridir. Hiçbir metin boşlukta ortaya çıkmadığı gibi, hiçbir hitap da muhatabından, dilinden, kültüründen ve içinde gerçekleştiği tarihsel şartlardan tamamen bağımsız değildir. Kur’an da belirli bir tarihsel dönemde, belirli bir coğrafyada ve belirli bir toplumun diliyle nazil olmuş; o toplumun inançları, gelenekleri, ekonomik ilişkileri, savaşları, aile yapısı ve gündelik hayatıyla doğrudan ilişki kurmuştur. Bu nedenle Kur’an’ın tarihsel bağlamını araştırmak, onun anlamını sınırlandıran değil, aksine anlamaya imkân sağlayan temel unsurlardan biridir.
Ancak bir metnin tarih içerisinde ortaya çıkmış olması ile anlamının tarihle sınırlı olması aynı şey değildir. Çağdaş Kur’an tartışmalarında “tarihselcilik” başlığı altında karşılaşılan bazı yaklaşımlarda bu iki durum arasındaki ayrımın yeterince gözetilmediği görülmektedir. Bir ayetin belirli tarihsel şartlar içerisinde nazil olması, zaman zaman o ayetin anlam ve geçerliliğinin de söz konusu şartlar tarafından üretildiği veya onlarla sınırlandığı şeklinde yorumlanmaktadır. Böylece tarih, vahyin muhatap olduğu zemin olmaktan çıkarak giderek vahyin içeriğini açıklayan temel nedensel unsur hâline gelmektedir.
Bu yaklaşım ilk bakışta güçlü görünmektedir. Örneğin Kur’an’ın cenneti bahçeler, yeşillikler, gölgeler ve altlarından ırmaklar akan mekânlarla tasvir etmesi, ilk muhataplarının önemli ölçüde kurak bir coğrafyada yaşamalarıyla açıklanabilir. Çölde yaşayan bir insan için suyun, gölgenin ve yeşilliğin özel bir değer taşıdığı kuşkusuzdur. Fakat buradan yeşilliğin, suyun ve tabiatın yalnızca çöl insanı için anlamlı olduğu sonucu çıkar mı? Yemyeşil bir coğrafyada yaşayan insan için bahçe güzelliğini, su ferahlığını, tabiat canlılığını kaybeder mi? Burada tarihsel şart, bir anlamın yoğunluğunu açıklayabilir; fakat o anlamı zorunlu olarak üretmiş veya tüketmiş olmayabilir. Kıtlık bir şeyin değerini artırabilir; fakat onun değerini yaratmak zorunda değildir. Tam bu noktada tarihselcilik tartışması, yalnızca bir tefsir veya yorum yöntemi problemi olmaktan çıkarak daha temel bir felsefî probleme dönüşmektedir: İnsan nedir ve insan ne ölçüde tarihseldir?
İnsan bütünüyle içinde yaşadığı tarihsel, ekonomik, kültürel ve coğrafi şartlar tarafından mı belirlenmektedir; yoksa değişen tarihsel biçimlerin altında süreklilik gösteren birtakım insanî yönelimlerden söz edilebilir mi? Sevgi, korku, ölüm bilinci, adalet beklentisi, güç ve servet arzusu, güvenlik ihtiyacı, güzelliğe yönelim, anlam arayışı ve aşkınlık ihtiyacı yalnızca belirli toplumların ürettiği tarihsel durumlar mıdır; yoksa farklı biçimler altında insanlık tarihi boyunca karşımıza çıkan antropolojik süreklilikler midir?
Bu soru Kur’an kıssalarının anlaşılması bakımından da belirleyicidir. Firavun tarihsel bir kişiliktir; fakat tahakküm arzusu yalnızca eski Mısır’a mı aittir? Kârûn belirli bir tarihsel dünyanın insanıdır; fakat servetin insanı kendisine ve başkalarına yabancılaştıran bir iktidara dönüşmesi onun ölümüyle sona mı ermiştir? Tarihsel şahıslarla onların temsil ettiği insanî imkânları birbirinden ayırmadığımız takdirde, geçmişe ait her anlatıyı geçmişle birlikte tüketme tehlikesi ortaya çıkar. Oysa tarihsel biçimler değişirken insanın temel yönelimleri farklı görünümler altında varlığını sürdürebilir. Firavun ölebilir; fakat firavunluk devam edebilir. Kârûn ölebilir; fakat Kârûn’un temsil ettiği servet ve güç tutkusu başka biçimlerde yeniden ortaya çıkabilir.
Dolayısıyla burada temel mesele, tarihsel bağlamın dikkate alınıp alınmaması değildir. Asıl mesele, tarihsel bağlama ne kadar açıklayıcı güç verileceğidir. Tarihsel koşullar bir hitabın dilini, örneklerini ve ilk muhataplar açısından taşıdığı anlam yoğunluğunu açıklayabilir. Ancak bundan, söz konusu koşulların hitabın bütün anlam imkânlarını ürettiği ve tükettiği sonucu zorunlu olarak çıkmaz. Bağlam anlamın doğduğu yer olabilir; fakat anlamın mezarı olmak zorunda değildir.
Bu çalışma bu nedenle Kur’an’ın tarihselliği ve evrenselliği meselesini yalnızca tefsir usulü açısından değil, hermeneutik ve felsefî antropoloji açısından ele almayı amaçlamaktadır. Temel soru şudur: Tarihsel olmak, tarihte kalmak mıdır? Bir metnin belirli bir tarihsel dünyada konuşmuş olması, yalnızca o dünyaya konuştuğunu gösterir mi? Yoksa tarih içerisinde ortaya çıkan bir hitap, insanın tarih boyunca devam eden temel yönelimlerine temas ettiği ölçüde kendi tarihsel bağlamını aşabilir mi?
Bu bağlamda çalışmanın temel tezi şudur: İnsan tarih içinde yaşar; fakat insanı bütünüyle tarihten ibaret saymak, tarihselliği kabul etmekten daha ileri bir felsefî iddiadır. Aynı şekilde vahyin tarih içerisinde konuşması da onun tarih tarafından üretildiğini veya anlamının tarihle tüketildiğini göstermez. Tarihsel olan ile evrensel olan zorunlu olarak birbirinin karşıtı değildir; tarihsel olan, evrensel insanî hakikatlerin görünür hâle geldiği zemin de olabilir.
2. Tarihsellik, Tarihselcilik ve Tarihsicilik: Kavramsal Ayrımlar
Kur’an’ın tarihselliği üzerine yapılan tartışmalarda ilk karşılaşılan problemlerden biri, tarihsellik, tarihselcilik ve tarihsicilik kavramlarının zaman zaman birbirinin yerine kullanılmasıdır. Oysa bu kavramlar aynı şeyi ifade etmez. Sağlıklı bir tartışma için öncelikle aralarındaki farkın belirginleştirilmesi gerekir.
Tarihsellik, en genel anlamıyla insanın, düşüncenin, dilin ve metnin tarih içerisinde var olmasıdır. İnsan belirli bir zamanda, coğrafyada, dil ve kültür içerisinde dünyaya gelir. Bu bakımdan insanın tarih dışı bir varlık olmadığı açıktır. Aynı şekilde bir metnin anlaşılması da onun ortaya çıktığı tarihsel dünyanın dikkate alınmasını gerektirir. Kur’an açısından düşünüldüğünde vahyin yedinci yüzyıl Arap toplumunda, Arapça olarak ve somut olaylarla ilişki içerisinde nazil olması onun tarihselliğinin bir boyutudur. Bunu kabul etmek, Kur’an’ın ilahî kaynağını reddetmek anlamına gelmediği gibi onun evrenselliğini reddetmeyi de zorunlu kılmaz.
Tarihselcilik ise tarihselliğin kabulünden daha ileri bir iddiayı ifade edebilir. Özellikle radikal biçimlerinde bir düşüncenin, normun veya metnin anlam ve geçerliliğini büyük ölçüde ortaya çıktığı tarihsel şartlarla açıklama eğilimindedir. Burada tarih yalnızca anlamayı mümkün kılan bağlam olmaktan çıkarak, anlamın sınırlarını belirleyen temel açıklama kategorisine dönüşebilir. Kur’an söz konusu olduğunda tartışma tam da bu noktada başlamaktadır. Bir hükmün veya anlatının hangi şartlar içerisinde ortaya çıktığını bilmek başka, onun anlam ve geçerliliğinin yalnızca bu şartlara ait olduğunu ileri sürmek başka bir şeydir.
Bu nedenle “tarihsel şartlar içerisinde ortaya çıkmak” ile “tarihsel şartlar tarafından üretilmek” arasında ayrım yapılmalıdır. Birincisi hemen her insanî söylem için kabul edilebilecek bir olgudur. İkincisi ise ayrıca temellendirilmesi gereken felsefî bir iddiadır. Tarihsel bağlam bir sözün neden belirli bir anda belirli bir biçimde anlaşılabildiğini açıklayabilir; fakat bu, sözün taşıdığı bütün anlam imkânlarının söz konusu bağlam tarafından üretildiğini göstermez.
Burada üçüncü bir kavram olan tarihsiciliği de tarihselcilikten ayırmak gerekir. Özellikle Karl Popper’ın The Poverty of Historicism adlı eserinde eleştirdiği historicism, tarihin belirli yasalar doğrultusunda geliştiğini ve bu yasaların keşfedilmesiyle tarihsel sürecin gelecekteki yönünün öngörülebileceğini ileri süren yaklaşımları ifade eder. Türkçede bunun “tarihselcilik” yerine “tarihsicilik” olarak karşılanması, kavramsal karışıklığı önlemek bakımından daha uygundur. Popper’ın eleştirdiği problem, kutsal bir metnin tarihsel bağlamla ilişkisini konu alan hermeneutik tarihselcilikle aynı değildir.
Bununla birlikte tarihselcilik ile tarihsicilik arasında doğrudan özdeşlik bulunmasa da her ikisinin bazı biçimlerinde ortak bir felsefî riskten söz edilebilir: tarihe aşırı belirleyicilik atfetmek.
Tarihsicilik insanlık tarihini önceden belirlenmiş gelişme kalıpları içerisinde açıklama eğilimi gösterirken, radikal tarihselcilik insanı, düşünceyi ve metni içinde ortaya çıktıkları tarihsel şartlara indirgeme tehlikesi taşır. Birinde tarih belirli yasaların zorunlu hareketi hâline gelirken diğerinde insan ve düşünce tarihsel koşulların ürünü olarak okunabilir.
Bu noktada temel problem insanın tarihle ilişkisidir. İnsan kuşkusuz tarihsel bir varlıktır; ancak bundan insanın bütünüyle tarih tarafından üretildiği sonucu çıkar mı? İnsanların giyim biçimleri, siyasal kurumları, ekonomik ilişkileri ve toplumsal örgütlenmeleri büyük ölçüde değişebilir. Buna karşılık korku, sevgi, kıskançlık, güç arzusu, ölüm bilinci, güvenlik ihtiyacı, adalet beklentisi, güzelliğe yönelim ve anlam arayışı gibi bazı temel insanî yönelimlerin farklı tarihsel biçimler altında süreklilik gösterdiği görülmektedir.
Dolayısıyla değişen tarihsel biçimlerle bu biçimler içerisinde kendisini gösteren insanî yönelimleri birbirinden ayırmak gerekir. Kölelik belirli tarihsel biçimler içerisinde ortaya çıkabilir ve ortadan kalkabilir; fakat insanın başka bir insan üzerinde tahakküm kurma eğilimi başka kurumlar içerisinde yeniden ortaya çıkabilir. Monarşiler ortadan kalkabilir; fakat iktidarın mutlaklaştırılması ortadan kalkmayabilir. Servetin biçimleri değişebilir; fakat sahip olma ve servet aracılığıyla güç kazanma arzusu devam edebilir.
Bu nedenle tarihsel bir metnin evrenselliği, onun tarih dışı olmasında aranmak zorunda değildir. Tam tersine evrensellik, tarihsel olan içerisinde süreklilik gösteren insanî gerçekliği yakalayabilme gücü olarak da düşünülebilir. Aristoteles’in, Platon’un veya Dostoyevski’nin kendi tarihsel dünyalarına ait olmaları, bugün bize söyleyecekleri bir şey bulunmadığı anlamına gelmez. Onları hâlâ okuyabilmemizin sebeplerinden biri, kendi dönemlerinin somut meseleleri içerisinde insanın daha kalıcı problemlerine temas etmiş olmalarıdır.
Aynı soru kutsal metin bakımından daha güçlü biçimde sorulmalıdır: Bir hitabın tarihsel olması, neden zorunlu olarak yalnızca tarihsel olması anlamına gelsin? Tarih, hitabın gerçekleştiği ortamdır; fakat hitabın anlam kapasitesinin sınırı olduğunu ayrıca göstermek gerekir.
Bu ayrımdan hareketle çalışmanın bundan sonraki aşamasında asıl problem, tarihsel bağlam ile insan doğası arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır. Çünkü tarihselcilik tartışmasının arkasında yalnızca bir yorum yöntemi değil, aynı zamanda belirli bir insan anlayışı bulunmaktadır. İnsan bütünüyle tarih tarafından biçimlendirilen bir varlık mı, yoksa değişen tarihsel koşullar altında süreklilik gösteren antropolojik yönelimlere sahip bir varlık mıdır? Kur’an’ın tarihselliği ve evrenselliği problemi, bu soru cevaplandırılmadan yeterince açıklığa kavuşturulamaz.

