Türkiye’de Bilim Neden Gelişmez? Cemaatçilik, Toplumsal Hareketlilik ve Bilimsel Bağımsızlık Sorunu
Bilimsel Bağımsızlığın Sosyolojisi: Türkiye’de Bilimsel Üretim, Patronaj ve Zihinsel Özerklik
ÖZET
Türkiye’de bilimsel üretimin neden yeterince gelişmediği sorusu yalnızca üniversitelerin niteliği, ekonomik kaynakların yetersizliği veya siyasal iktidarın akademi üzerindeki etkisi üzerinden açıklanamaz. Sorunun daha derinde, toplumun örgütlenme biçimleriyle ve bireylerin birbirleriyle kurdukları ilişkilerin niteliğiyle bağlantılı bir boyutu vardır. Türkiye’de bilimsel alanın gelişimini zorlaştıran temel sorunlardan biri, bilimsel ilişkilerin yerini aidiyet ilişkilerinin almasıdır. Bu durum özellikle cemaatçilik, yoğun toplumsal hareketlilik ve bunun yarattığı sosyal süreksizlik üzerinden okunabilir.
Cemaat, başlangıçta bireye dayanışma, aidiyet ve güvenlik sağlayan bir sosyal yapı olarak ortaya çıkabilir. Özellikle tarihsel olarak siyasal ve kültürel baskıların yaşandığı dönemlerde insanların kendilerini korumak, düşüncelerini sürdürebilmek ve dayanışma oluşturabilmek için kapalı topluluklar meydana getirmeleri anlaşılabilir bir toplumsal tepkidir. Ancak bu yapı kalıcılaştığında ve kendi dışına karşı kapandığında, cemaatçilik yalnızca bir dayanışma biçimi olmaktan çıkar; düşünsel ve sosyal bir kapanma biçimine dönüşür. İçe kapanmanın en önemli sonuçlarından biri, bireyin dünyayı kendi grubunun içinden görmeye başlamasıdır. Böyle bir yapıda insanın değeri giderek ne söylediğinden çok kimin tarafında olduğu üzerinden belirlenir. Bilim insanı bilim insanı olduğu için değil, “bizden” olduğu için önem kazanır. Kitap, bilimsel niteliğinden önce yazarının aidiyeti üzerinden değerlendirilir. Dergi, hakem, akademik kadro ve hatta öğrenci bile zaman zaman bilimsel ölçütlerden önce grup aidiyeti üzerinden sınıflandırılır. Böylece bilimsel alanın temel ilkesi olan evrensel ve anonim değerlendirme zayıflar; onun yerine taraftar seçme ve yetiştirme mekanizması geçer.
Cemaatçiliğin bilimsel alandaki asıl problemi de budur. Cemaat kendi üyeleri arasında güçlü bir dayanışma üretebilir; fakat farklı düşüncelere karşı kapandığı ölçüde bilimsel üretimin ihtiyaç duyduğu karşılaşmayı ortadan kaldırır. Oysa bilim, benzer düşünen insanların birbirlerini doğrulamalarından değil, farklı düşünen insanların aynı ölçütler üzerinden birbirlerini eleştirebilmelerinden gelişir. Bilimsel topluluk, cemaatin tersine, üyelikten önce ölçütlere dayanır. Türkiye’nin bu yapısal sorununa bir de yoğun köyden kente göçün yarattığı toplumsal hareketlilik eklenmektedir. Burada “köylülük”ü bir kişilik kusuru veya kültürel aşağılık olarak görmek doğru değildir. Sorun, çok kısa bir zaman içerisinde gerçekleşen yoğun mekânsal ve toplumsal hareketliliğin, yerleşik sosyal ilişkileri ve ortak yaşam pratiklerini zayıflatmasıdır.
Uzun süre köylerde veya küçük yerleşimlerde yaşayan insanlar, modern kentte yalnızca yeni bir mekâna değil, yeni bir sosyal ilişki düzenine de girerler. Kentleşme, eğitim yoluyla yükselme ve akademik mesleklere giriş, bireyin daha önce sahip olmadığı kültürel ve sosyal çevrelerle karşılaşmasını sağlar. Ancak bu karşılaşma her zaman gerçek bir toplumsal bütünleşme üretmez. İnsanlar aynı üniversitede, aynı kurumda veya aynı şehirde bulunabilirler; fakat birbirleriyle henüz insani ve güvene dayalı ilişkiler kurmamış olabilirler. Bu durum bilimsel alan açısından önemlidir. Çünkü bilim yalnızca bilgi ve yöntemden oluşan teknik bir faaliyet değildir. Bilimsel üretim aynı zamanda güven, karşılıklılık, eleştiri, dayanışma ve uzun süreli entelektüel ilişkiler gerektirir. Birlikte araştırma yapan, kitap yazan, dergi çıkaran veya öğrencilerini yetiştiren insanlar arasında yalnızca formel bir mesleki ilişki değil, belirli bir sosyal bağın da oluşması gerekir.
Yoğun ve hızlı toplumsal hareketlilik, bu bağların oluşmasını zorlaştırabilir. İnsanlar birbirlerini tanımadan aynı kurumlarda bir araya gelirler; birbirlerinin entelektüel geçmişini, karakterini ve çalışma ahlakını bilmeden ortaklık kurmak zorunda kalırlar. Böyle bir ortamda güvenin doğal ve uzun süreli ilişkiler üzerinden kurulması zorlaştığında, insanlar güvenilirliklerini daha kolay tanımlanabilen aidiyet göstergeleri üzerinden belirlemeye başlayabilirler. “Bizden mi?”, “Hangi çevreden?”, “Kimin öğrencisi?”, “Hangi grubun içinde?” gibi sorular, kişinin bilimsel niteliğini değerlendiren soruların önüne geçebilir.
Böylece iki süreç birbirini besler: Toplumsal süreksizlik cemaatleşmeyi güçlendirir; cemaatleşme ise toplumsal bütünleşmeyi daha da zorlaştırır. İnsanlar geniş ve ortak bir kamusal alan oluşturmak yerine, kendilerini güvende hissettikleri küçük ve kapalı ilişki ağlarına çekilirler. Bu ağlar içerisinde sosyal güvenlik sağlanırken, bilimsel alanın ihtiyaç duyduğu açık karşılaşma ve çoğulculuk zayıflar. Sonuçta ortaya çıkan yapı, bilim insanlarının birbirlerini öncelikle bilimsel üretimleri üzerinden değil, ait oldukları sosyal ve ideolojik çevreler üzerinden değerlendirdikleri parçalı bir akademik alandır. Böyle bir alanda bilimsel olan değil, taraftar olan öne çıkmaya başlar.
Bilimsel bağımsızlık meselesi tam da bu noktada ortaya çıkar. Bağımsızlık yalnızca siyasi iktidarın müdahale etmemesi değildir. Bilim insanının kendi grubuna, cemaatine, siyasi çevresine veya onu destekleyen sosyal ağlara da epistemik olarak bağımlı olmamasıdır. Bilim insanı bir grubun üyesi olabilir; fakat bilimsel değerini o gruba mensubiyetinden almamalıdır. Dolayısıyla Türkiye’de bilimsel üretim sorununu anlamak için yalnızca “üniversitelerde liyakat var mı?” diye sormak yeterli değildir. Daha temel sorular sormak gerekir: İnsanlar birbirleriyle gerçekten bir toplum oluşturabiliyor mu? Farklı düşüncelere sahip insanlar ortak bir zeminde karşılaşabiliyor mu? Bilim insanları birbirlerini aidiyetleri üzerinden değil, ürettikleri bilgi üzerinden değerlendirebiliyor mu?
Bir insan herhangi bir cemaate veya siyasi gruba ait olmadan akademik hayatını sürdürebiliyor mu? Bu soruların cevapları, bilimsel üretimin yalnızca üniversite içinde değil, toplumun genel örgütlenme biçimleri içerisinde de şekillendiğini göstermektedir. Bu nedenle Türkiye’nin bilimsel birikimini geliştirebilmesi için yalnızca daha fazla akademisyen, daha fazla üniversite veya daha fazla finansman değil; cemaatçi kapanmayı aşan, toplumsal hareketliliğin yarattığı kopuklukları gideren ve farklı insanların ortak bir bilimsel alan içerisinde birbirleriyle güven ilişkisi kurabilmesini sağlayan bir kamusal kültüre ihtiyaç vardır. Çünkü bilimsel bağ, hiçbir zaman yalnızca aynı laboratuvarda veya aynı üniversitede bulunmakla kurulmaz. İnsanlar arasında gerçek bir bağ kurulmadan, düşünceler arasında da kalıcı bir bağ kurmak zordur. Bilimsel topluluk, nihayetinde yalnızca ortak bir meslek alanı değil, ortak bir hakikat arayışı etrafında oluşmuş bir insan topluluğudur.
I. Bilimsel Alanın Özerklik Sorunu
Bilimsel üretimin temel koşullarından biri, bilimsel alanın siyasal, ekonomik, ideolojik ve toplumsal güç odakları karşısında belirli bir özerkliğe sahip olmasıdır. Buradaki özerklik, bilim insanının toplumdan veya siyasetten bütünüyle yalıtılması anlamına gelmez. Bilimsel alan her toplumda belirli iktidar ilişkileri içerisinde var olur. Sorun, bu ilişkilerin bilimsel değer ölçütlerini belirleyecek ölçüde alanı kuşatmasıdır.
Bilimsel değerlendirmede temel ölçütün epistemik nitelik olmaktan çıkarak aidiyet hâline gelmesi, bilimsel alanın özerkliğini zayıflatır. Akademisyenin çalışmasının niteliğinden önce hangi siyasi, ideolojik, dini veya sosyal çevreye mensup olduğunun dikkate alınması, bilimsel sermayenin yerini sosyal ve siyasal sermayenin almasına yol açar. Bu durumda akademik konum, yalnızca bilimsel yetkinliğin değil, aynı zamanda belirli ilişki ağlarına erişimin sonucu hâline gelir.
Türkiye’de bu sorunun tarihsel arka planında modernleşme sürecinin yarattığı toplumsal kırılmaların yanı sıra, uzun süre devam eden siyasal ve kültürel baskıların meydana getirdiği örgütlenme biçimleri de bulunmaktadır. Kamusal alanda kendisini yeterince ifade edemeyen toplumsal kesimler, alternatif dayanışma ağları oluşturmuş; cemaatler, dernekler ve çeşitli ideolojik gruplar bu işlevi kısmen üstlenmiştir. Dolayısıyla cemaatleşmeyi yalnızca bireysel tercihlerin veya irrasyonel bağlılıkların sonucu olarak değerlendirmek yetersizdir. Cemaatleşme aynı zamanda belirli tarihsel koşulların ürettiği bir sosyal güvenlik, aidiyet ve dayanışma mekanizmasıdır.
Sorun, bu dayanışma mekanizmalarının siyasal iktidarla birleşerek patronaj ağlarına dönüşmesiyle ortaya çıkmaktadır. Patronaj ilişkilerinde kaynakların dağıtımı evrensel ve anonim kurallar üzerinden değil, kişisel ilişkiler ve grup aidiyetleri üzerinden gerçekleşir. Böyle bir yapı akademik alana taşındığında bilimsel yeterlilik ile akademik konum arasındaki ilişki zayıflar. Akademik kadro, yayın imkânı, araştırma desteği ve yönetsel görevler bilimsel performans kadar, hatta bazı durumlarda ondan daha fazla sosyal ve siyasal bağlantılar tarafından belirlenebilir.
Bu noktada mesele yalnızca liyakat sorunu değildir. Daha derinde, bilimsel alanın kendi normlarını üretme ve uygulama kapasitesinin zayıflaması söz konusudur.
Bilimsel alanın temel normu, bir iddianın sahibinden bağımsız olarak değerlendirilebilmesidir. Bir hipotezin doğruluğu, onu ileri süren kişinin kimliğinden bağımsız olarak tartışılabilmelidir. Bir kitabın bilimsel niteliği, yazarının hangi cemaatten veya ideolojik çevreden geldiği üzerinden değil, yöntemi, argümantasyonu, kaynak kullanımı ve özgünlüğü üzerinden değerlendirilmelidir.
Aidiyetin epistemik ölçüte dönüşmesi bu nedenle bilimsel üretimin doğrudan karşıtıdır.
Ancak Türkiye’deki sorun yalnızca kurumsal ve siyasal ilişkilerle açıklanamaz. Toplumsal hareketlilik de bu yapıya psikolojik bir boyut kazandırmaktadır.
Köyden kente göç ve eğitim yoluyla gerçekleşen hızlı dikey hareketlilik, toplumun daha önce akademik ve kültürel sermayeye sınırlı erişimi olan kesimlerinin üniversite ve meslek alanlarına girmesini sağlamıştır. Bu süreç sosyolojik açıdan olumlu bir demokratikleşme ve hareketlilik imkânı yaratırken, aynı zamanda yeni bir statünün kazanılması ve meşrulaştırılması sorununu da beraberinde getirmiştir.
Burada Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye, sosyal sermaye ve habitus kavramları açıklayıcı bir çerçeve sunmaktadır. Akademik alan yalnızca formel bilgiye değil, belirli konuşma biçimlerine, referanslara, entelektüel kodlara, ilişki ağlarına ve davranış kalıplarına da dayanır. Bu sermaye biçimlerine sonradan ulaşan birey, bazen yeni konumunu içselleştirmekte güçlük çekebilir ve sahip olduğu statüyü sürekli olarak gösterme veya kanıtlama ihtiyacı hissedebilir.
Bu durumun patolojik bir biçimi, bilimsel özgünlük ile sembolik farklılaşmanın birbirine karıştırılmasıdır. Akademisyen, yerleşik bir görüşe bilimsel gerekçelerle itiraz etmek yerine, sırf yerleşik olana itiraz ederek özgün olduğunu göstermeye çalışabilir. Böylece epistemik muhalefet ile sembolik muhalefet birbirine karışır.
Özellikle din, gelenek ve modernlik ilişkilerinin yoğun biçimde tartışıldığı ilahiyat alanında bu mekanizma daha görünür olabilir. Geleneksel kabulleri sorgulamak kendiliğinden bilimsel bir değer taşımadığı gibi, geleneksel kabulleri savunmak da kendiliğinden bilim dışı değildir. Bilimsel niteliği belirleyen şey, pozisyonun gelenekle veya gelenek karşıtlığıyla ilişkisi değil, iddianın gerekçelendirilme biçimidir.
Dolayısıyla bilimsel bağımsızlığın önündeki engelleri iki düzeyde ele almak gerekir: Birincisi, bireyi belirli güç ilişkilerine bağımlı hâle getiren dışsal patronaj mekanizmaları; ikincisi ise bireyin statü, aidiyet ve kendini kanıtlama ihtiyacı üzerinden yeniden üretilen içsel bağımlılık mekanizmalarıdır.
Bu iki bağımlılık biçimi aşılmadan bilimsel alanın özerkliğinden söz etmek güçtür.
Çünkü örgütsel ve ideolojik kapanmanın sonucu olarak farklı düşüncelere sahip gruplar yalnızca kendi içlerinde dayanışma üretmekle kalmamakta, aynı zamanda dışarıya karşı güçlü sınırlar da oluşturmaktadır. Böyle bir yapı içerisinde bireyin düşüncesi, içeriği ve gerekçeleri, hangi gruba ait olduğu üzerinden değerlendirilmektedir. Bunun sonucunda farklı bir düşünce ileri süren kişi, düşüncesinin doğruluğu veya yanlışlığı üzerinden eleştirilmek yerine, ait olmadığı grubun kategorileriyle tanımlanabilmektedir: bir çevrede “vatan haini”, başka bir çevrede “işbirlikçi”, bir başka çevrede “din düşmanı” veya benzeri kategoriler devreye girebilmektedir. Böylece düşünsel tartışma, epistemik bir tartışma olmaktan çıkarak kimliksel bir mücadeleye dönüşmektedir.
Bu durumun bilimsel hayat açısından en önemli sonucu, konuşma alanının daralmasıdır. İnsan yalnızca devlet tarafından susturulduğu için konuşamaz hâle gelmez; içinde bulunduğu sosyal çevrenin dışlama, itibarsızlaştırma ve linç mekanizmaları da kişiyi susmaya yöneltebilir. Bir akademisyen, belirli bir görüşü savunduğunda bilimsel bir eleştiriyle karşılaşacağını değil, kendi sosyal ve mesleki çevresi tarafından dışlanacağını düşünüyorsa, zamanla düşüncelerini ifade etmekten kaçınabilir. Böylece açık bir sansür mekanizmasına ihtiyaç kalmadan bir tür öz-sansür ortaya çıkar.
Örgütsel kapanmanın paradoksu burada ortaya çıkar: Grup kendi üyelerine güçlü bir aidiyet ve güvenlik sağlarken, aynı zamanda onların dışarıyla kurduğu düşünsel ilişkiyi sınırlar. Grup içerisindeki dayanışma arttıkça dışarıya yönelik güvensizlik de artabilir. Bunun sonucunda toplum, birbirleriyle konuşan bireylerden oluşan çoğulcu bir kamusal alan olmaktan çıkar ve birbirleriyle konuşmayan kapalı toplulukların yan yana bulunduğu parçalı bir yapıya dönüşür.
Oysa bilimsel üretim için gerekli olan şey, herkesin aynı düşünmesi değil; farklı düşünen insanların birbirleriyle konuşabilmesidir. Bilimsel alanın en önemli işlevlerinden biri, farklı görüşleri kişisel veya grupsal çatışmaya dönüştürmeden karşılaştırabilmektir. Bir düşünceye itiraz etmek, onun sahibini düşmanlaştırmayı gerektirmez. Bir akademisyenin görüşünü yanlış bulmak, onun ahlaki veya siyasi olarak mahkûm edilmesini gerektirmez.
Bu nedenle bilimsel bağımsızlığın kurumsal koşulları kadar önemli olan bir başka mesele de eleştirinin meşru olduğu bir kamusal kültürün oluşturulmasıdır. Eleştiri ile linç, itiraz ile düşmanlaştırma, farklılık ile ihanet arasındaki sınırların yeniden kurulması gerekir.
Bilimsel toplum, farklı görüşlerin ortadan kaldırıldığı değil, farklı görüşlerin gerekçeleriyle karşı karşıya gelebildiği toplumdur.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir ideolojik birlik değil, ortak bir bilimsel ve kamusal zemin kurmaktır. Milliyetçi, muhafazakâr, liberal, sosyalist, seküler veya başka bir dünya görüşüne sahip insanların aynı masada bulunabilmesi; birbirlerini mensup oldukları kategoriler üzerinden değil, ileri sürdükleri argümanlar üzerinden değerlendirebilmesi gerekir.
Çünkü bilimsel bağımsızlık yalnızca bilim insanının iktidardan bağımsızlığı değildir. Aynı zamanda kendi grubunun baskısından bağımsız olabilmesidir.
Bir toplumda herkes yalnızca kendi grubunun içerisinde konuşabiliyor, farklı bir görüş ortaya koyan kişi ise derhal bir kimlik kategorisine yerleştirilerek mahkûm ediliyorsa, orada bilimsel üretim için gerekli olan ortak düşünme zemini ortadan kalkar.
Dolayısıyla bilimsel bağımsızlığın son koşulu, farklı düşüncelerin birlikte var olabileceği bir kamusal tartışma alanının yeniden kurulmasıdır.
İnsanların birbirine “Sen kimsin?” diye sormadan önce “Ne söylüyorsun?” diye sorabildiği; “Hangi taraftasın?” sorusunun yerine “Bunu hangi gerekçeyle söylüyorsun?” sorusunun geçebildiği bir entelektüel ortam oluşturulmadan bilimsel özerklik tam anlamıyla gerçekleşemez.
Bilim, nihayetinde ortak bir hakikat arayışıdır. Ortaklık, aynı düşünmekten değil, farklı düşüncelerin birlikte tartışılabilmesinden doğar.
Bu nedenle Türkiye’de bilimsel üretimin önündeki temel sorunlardan biri yalnızca kaynak yetersizliği veya kurumsal liyakatsizlik değil, aynı zamanda düşüncenin toplumsal olarak parçalanmış olmasıdır. Bilimsel alanı yeniden kurmak, bu parçalanmayı ortadan kaldıracak tek tip bir düşünce üretmek anlamına gelmez. Tam tersine, farklılıkların düşmanlığa dönüşmediği, eleştirinin linç olarak algılanmadığı ve hiçbir grubun hakikat üzerinde tekel kuramadığı bir kamusal alan oluşturmak anlamına gelir.
Bilimsel bağımsızlığın nihai koşulu, insanın farklı düşünebildiği için cezalandırılmadığı; farklı düşündüğü hâlde başkalarıyla birlikte çalışabildiği bir toplumdur.
II. Bilimsel Bağımsızlığın Maddi Koşulları
Bilimsel özerklik yalnızca normatif bir ilke değildir; aynı zamanda maddi koşullara ihtiyaç duyar. Bir bilim insanının herhangi bir siyasi, ekonomik veya cemaat yapısına bağımlı olmadan çalışabilmesi, öncelikle araştırma, yayın, eğitim ve barınma gibi alanlarda alternatif kamusal imkânların bulunmasını gerektirir.
Bu nedenle bilimsel bağımsızlık meselesi, yalnızca “ifade özgürlüğü” çerçevesinde ele alınamaz. Burada özgürlüğün maddi koşulları söz konusudur.
Bir akademisyenin düşüncesini açıklamasının hukuken serbest olması negatif özgürlüğün bir biçimidir. Fakat akademisyenin düşüncesini kitaplaştırabilmesi, araştırmasını sürdürebilmesi, bilimsel toplantılara katılabilmesi ve akademik hayatını bağımsız biçimde sürdürebilmesi için gerekli kaynaklara erişememesi durumunda, bu özgürlük biçimsel kalabilir.
Bu nedenle bilimsel bağımsızlığın maddi temeli, bireyin herhangi bir patronaj ağına girmeden akademik faaliyetini sürdürebilmesidir.
Devletin burada önemli bir işlevi bulunmaktadır. Ancak bu işlev, bilimsel içeriğin devlet tarafından belirlenmesi değildir. Devletin görevi, bilimsel alanın kendi normları içerisinde işleyebilmesini sağlayacak kamusal altyapıyı oluşturmaktır.
Bağımsız üniversite yayınevleri, araştırma fonları, kütüphaneler, araştırma merkezleri, açık erişim yayın sistemleri ve şeffaf akademik değerlendirme mekanizmaları bu altyapının parçalarıdır.
Örneğin bir akademisyen kitabını yayımlayabilmek için belirli bir cemaatin yayınevine veya siyasi grubun desteğine ihtiyaç duyuyorsa, burada yayın özgürlüğü hukuken mevcut olsa bile bilimsel bağımsızlık maddi olarak sınırlanmış demektir. Aynı biçimde bir araştırmacının fon bulabilmek için belirli güç odaklarının desteğine ihtiyaç duyması, araştırma gündeminin dolaylı biçimde bu güç ilişkileri tarafından belirlenmesine yol açabilir.
Dolayısıyla kamusal destek mekanizmalarının amacı, bilim insanını devlete bağımlı hâle getirmek değil, herhangi bir özel güç odağına bağımlı olmadan çalışabilmesini sağlamaktır.
Aynı mantık öğrenci barınması için de geçerlidir. Yetersiz kamusal barınma imkânları, öğrenciyi kendisine ekonomik ve sosyal destek sağlayan kapalı topluluklara yöneltebilir. Böylece ekonomik bir ihtiyaç, zamanla sosyal ve ideolojik bir bağımlılık ilişkisine dönüşebilir.
Burada çözüm cemaatlerin varlığını ortadan kaldırmak değildir. Çözüm, öğrencinin barınma ihtiyacını karşılamak için herhangi bir cemaate veya ideolojik gruba katılmak zorunda kalmayacağı çoğulcu kamusal seçenekleri oluşturmaktır.
Dolayısıyla kamusal politika, belirli toplumsal grupları ortadan kaldırmaya değil, bireyin herhangi bir gruba bağımlı olmadan yaşayabilmesini sağlayacak alternatifleri çoğaltmaya yönelmelidir. Ancak burada devletin rolünün sınırlandırılması zorunludur. Cemaat patronajının yerine devlet patronajının geçirilmesi, bilimsel bağımsızlık problemini çözmez. Yalnızca patronajın öznesini değiştirir.
Bu nedenle kamusal kaynakların dağıtımı, siyasi sadakat veya ideolojik yakınlık üzerinden değil; şeffaf, öngörülebilir ve bilimsel ölçütlere dayalı kurumsal mekanizmalar üzerinden gerçekleştirilmelidir.
Devlet bilimsel alanın finansal ve kurumsal altyapısını güçlendirebilir; fakat bilimsel hakikatin ne olduğuna karar veren makam hâline gelmemelidir.
Bilimsel bağımsızlığın maddi koşulu, bu anlamda, güçlü bir devlet değil; güçlü ve özerk kamusal kurumlardır.
III. Özgürlük, Zihinsel Özerklik ve Bilimsel Ahlâk
Bilimsel bağımsızlığın maddi koşulları oluşturulduğunda bile sorun bütünüyle çözülmüş olmaz. Çünkü dışsal bağımlılığın ortadan kaldırılması, bireyin zihinsel olarak bağımsızlaşmasını kendiliğinden sağlamaz.
Burada özgürlüğün negatif ve pozitif boyutlarını birbirinden ayırmak gerekir. Negatif özgürlük, bireyin dışarıdan zorlanmaması ve müdahaleye maruz kalmamasıdır. Pozitif özgürlük ise bireyin kendi amaçlarını gerçekleştirebilmesini sağlayan gerçek imkânlara sahip olmasıdır.
Bilim insanı açısından negatif özgürlük, araştırmasının veya düşüncesinin siyasal bir otorite tarafından doğrudan engellenmemesidir. Pozitif özgürlük ise araştırmasını gerçekleştirebilmesi, yayımlayabilmesi ve akademik hayatını sürdürebilmesi için gerekli maddi ve kurumsal imkânlara sahip olmasıdır.
Ancak bu iki özgürlük biçiminin ortak bir koşulu vardır: muhtaç olmamak.
Bağımsızlık yalnızca “Bana müdahale etme” diyebilmek değildir. Aynı zamanda “Sana muhtaç değilim” diyebilmektir.
Bu nedenle bilimsel bağımsızlığın nihai ölçütü, bilim insanının herhangi bir siyasi, ekonomik, ideolojik veya cemaat grubunun himayesine ihtiyaç duymadan bilimsel faaliyette bulunabilmesidir. Ancak burada “bağımsızlık” bütün sosyal ilişkilerden kopmak anlamına gelmez. Bilim insanı elbette toplumun, üniversitenin ve farklı entelektüel çevrelerin içerisinde bulunacaktır. Sorun ilişki kurmak değil, ilişkinin tahakküme dönüşmesidir.
Bunun yanında bilimsel bağımsızlığın psikolojik boyutu da önemlidir. Bilim insanı yalnızca dışsal patronaj ilişkilerinden değil, kendi statüsünü sürekli olarak kanıtlama ihtiyacından da bağımsız olmalıdır.
Bir düşünceyi yalnızca çoğunluğa karşı olduğu için savunmak, bilimsel eleştiri değildir. Aynı şekilde çoğunluğun düşüncesini yalnızca çoğunluğa ait olduğu için reddetmek de bilimsel eleştiri değildir. Bilimsel tutum, görüşün konumundan bağımsız olarak onun gerekçelerini, kanıtlarını ve tutarlılığını değerlendirmektir.
Bu nedenle bilimsel özerklik aynı zamanda bir epistemik erdem meselesidir. Bilim insanı kendi aidiyetlerinin de yanılabilir olduğunu kabul edebilmelidir. Kendi grubunun yanlışını söyleyebilmek, karşı grubun doğrusunu kabul edebilmek ve gerektiğinde kendi görüşünü değiştirebilmek bilimsel zihnin temel özelliklerindendir.
Sonuç olarak bilimsel bağımsızlık üç koşulun birlikte gerçekleşmesini gerektirir:
a. Epistemik özerklik: Bilimsel iddiaların aidiyetten bağımsız olarak değerlendirilebilmesi.
b. Kurumsal özerklik: Üniversitelerin ve bilimsel kurumların siyasi, ekonomik ve grupsal patronaj ilişkilerinden korunması.
c. Maddi özerklik: Bilim insanının araştırma, yayın, eğitim ve mesleki yaşamını sürdürebilmek için herhangi bir güç odağının himayesine muhtaç olmaması.
Bu üç koşulun üzerinde ise bireysel bir bilim ahlâkı bulunmaktadır. Bilim insanı, kendisine sağlanan özgürlüğü kendi aidiyetlerinin propagandasına dönüştürmemeli; farklılaşmayı bilimsel özgünlükle karıştırmamalı; hakikati kendi grubunun çıkarlarının önüne koyabilmelidir.
Dolayısıyla bilimsel bağımsızlığın nihai problemi, yalnızca devletin bilim üzerindeki baskısı değildir. Aynı zamanda cemaatlerin, ideolojik grupların, ekonomik güçlerin ve bireyin kendi statü arzusunun bilimsel alan üzerindeki belirleyiciliğidir.
Bilimsel alan ancak bu belirleyiciliklerin hiçbiri bilimsel değer ölçütlerinin yerine geçmediğinde özerk olabilir.
Bu nedenle bilimsel özgürlüğün temel ilkesi şu şekilde formüle edilebilir:
Bilim insanı, ne düşündüğünü kendisi belirleyebilmeli; düşündüğünü söyleyebilmek için başkasının iznine ihtiyaç duymamalı; bunu gerçekleştirebilmek için de başkasının himayesine muhtaç olmamalıdır.
Bilimsel bağımsızlık, nihayetinde, insanın hem zihninin hem de zihnini kullanma imkânlarının sahibi olmasıdır.

