ARİSTOTELES BİLİMSEL KILIKLI İŞPORATCILARIN PAZAR MALZEMESİ Mİ?
Bir medya platformunda parlatılmaya çalışılan pozitivist bir felsefecinin (ismini zikretmemem Onun amacına hizmet etmemek içindir) “Aristoteles benim için herhangi bir peygamberden çok daha yüksek bir insan” dediğini duyunca insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bir filozof, bir peygamberle hangi ölçüte göre karşılaştırılır? Aristoteles’in hangi eserinde, hangi kavramında, hangi felsefi ölçütünde böyle bir karşılaştırmanın zemini vardır?
Aslında mesele Aristoteles’in büyüklüğünü tartışmak değildir. Aristoteles, elbette insanlık tarihinin en büyük filozoflarından biridir. Fakat Aristoteles’i büyütmek için onu peygamberlerin karşısına koymaya ihtiyaç yoktur. Hatta böyle bir karşılaştırma, Aristoteles’i anlamaktan çok onu başka bir düşüncenin malzemesine dönüştürme teşebbüsüdür.
Çünkü Aristoteles, modern anlamda seküler bir düşünür değildir. Onun düşüncesinde logos, nous, physis, telos, ilkeler, nedenler ve ilk hareket ettirici gibi kavramlar vardır. Aristoteles’in düşüncesinin merkezinde varlığın nihai ilkelerini araştırma bulunur. Bugün “Metafizik” diye adlandırdığımız külliyatın Aristoteles tarafından bu adla ve bugünkü düzeniyle hazırlanmış tek bir kitap olmadığı doğrudur; “ilk felsefe” Aristoteles’in kendi terminolojisinde çok daha temel bir kavramdır. Fakat bu metinsel mesele bile Aristoteles’in düşüncesini modern sekülerliğin basit bir öncülü haline getirmeye izin vermez. Daha önemlisi, Aristoteles’in İslam dünyasındaki serüveni bize bunun tam tersini gösterir.
Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd Aristoteles’i tekrar etmediler. Onlar Aristoteles’ten hareket ederek kendi çağlarının temel meselelerine cevap aradılar. Aristotelesçi mantığı, fiziği ve metafiziği aldılar; fakat bunları tevhid, nübüvvet, insanın kemali, akıl, vahiy ve ahlak gibi İslam düşüncesinin temel meseleleriyle yeniden düşündüler. Burada özellikle nübüvvet meselesi önemlidir.
Aristoteles’te İslam düşüncesindeki anlamıyla sistematik bir nübüvvet öğretisi yoktur. Buna karşılık Fârâbî ve İbn Sînâ, peygamberliği kendi insan ve bilgi anlayışları içerisinde açıklayan özgün teoriler geliştirdiler. Yani, Müslüman filozofların yaptığı şey Aristoteles’i alıp “peygamberlerin karşısına koymak” değildi. Tam tersine, Aristotelesçi felsefeyi tevhid merkezli bir dünya görüşü içerisinde yeniden yorumlamaktı.
Aynı durum Tanrı anlayışı için de geçerlidir. Aristoteles’in ilk hareket ettiricisi ile İslam filozoflarının Allah anlayışını birbirinin aynısı kabul etmek mümkün değildir. İslam filozofları Aristoteles’ten aldıkları metafizik ilkeleri kendi ontolojik problemleri içinde dönüştürdüler. Onların temel ilkesi Aristotelesçilik değil, tevhiddir.
Bu yüzden tarihsel gerçeklik şudur:
Fârâbî Aristotelesçi olduğu halde Aristoteles’i peygamberlerle yarıştırmaz.
İbn Sînâ Aristoteles’i peygamberlerle yarıştırmaz.
İbn Rüşd Aristoteles’e belki de bütün İslam filozoflarından daha güçlü bir bağlılık gösterdiği halde Aristoteles’i peygamberlerle yarıştırmaz.
Çünkü onların meselesi “Aristoteles mi, peygamber mi?” değildir. Onların meselesi hakikatin, aklın, vahyin, nübüvvetin ve insanın birbirleriyle nasıl ilişkilendirileceğidir.
Burada çağdaş seküler Aristoteles yorumu ve Aristoteles’in araçsallaştırılması ve işporta malzemesine dönüştürülmesi çabası görülmektedir. Aristoteles’i “aklın filozofu” olarak görüp, aklı da dinin karşısına konulacak mutlak bir değer olarak görmek, Aristoteles’in kendi düşüncesini modern bir ideolojik şemaya sıkıştırmaktır.“Aristoteles herhangi bir peygamberden daha yüksek bir insandır” demek için önce “yükseklik” kriterini belirlemek gerekir. İşportacı felsefeci bunu belirlemiyor. Onun yerine kişisel hayranlığını normatif bir hüküm gibi ortaya koyuyor.
Oysa akıl kendi başına bir ahlaki değer değildir. Çünkü akıl iyi olanı da kötü olanı da tasarlayabilir. Adaleti de zulmü de rasyonelleştirebilir. Bilgiyi de üretebilir, yıkımı da organize edebilir. Dolayısıyla mesele “akıl mı din mi?” gibi kısır bir ikiliğe indirgenemez.
Üstelik Aristoteles’in kendi akıl anlayışı bile insanın zihnine kapatılmış modern bir “seküler akıl” anlayışı değildir. İnsan aklının varlığın düzenini, nedenlerini ve ilkelerini kavrama çabası, Aristoteles’in bütün ontolojisi içinde anlam kazanır. Dolayısıyla Aristoteles’i gerçekten savunmak istiyorsak, onu modern sekülerliğin reklam yüzü haline getirmemeli, kendimizi Onun üzerinden “pazarlamak” olarak anlaşılacak tavırlardan uzak durmalıyız.
Ayrıca Aristoteles’i peygamberlerden üstün ilan etmek Aristotelesçiliğin bir sonucu da değildir. Tam tersine, Aristoteles’i kendi felsefi bağlamından koparıp başka bir dünya görüşünün meşruiyet aracına dönüştürmektir. Burada asıl sorun Aristoteles’in büyüklüğü değil, entelektüel pazarlamadır.
Bir filozofun bütün karmaşık düşüncesini birkaç sloganla paketleyip “Aristoteles aklı temsil ediyor, peygamber ise dini; ben aklı seçiyorum” demek felsefe yapmak değildir. Bu, felsefeyi bir tür entelektüel vitrine dönüştürmektir. Aristoteles’in asıl büyüklüğü ise tam da bu tür basitleştirmelere direnmesindedir. Onu peygamberlerle yarıştırmaya değil, yeniden okumaya ihtiyacımız var. Çünkü Aristoteles’i anlamak, onu kendi zihnimizdeki seküler şablona yerleştirmek değildir. Aristoteles’i anlamak, önce Aristoteles’in kendi sorularını sormayı öğrenmektir.
Din ile bilim neden karşı karşıya getirilemez?
Buradaki temel yanılgı, din ile bilimi aynı düzlemde iki rakip bilgi sistemi gibi karşı karşıya getirmektir. Oysa bilim, insanın dünyayı deney ve gözlem yoluyla anlamasına, doğa üzerinde etkili olmasına, hastalıklarla mücadele etmesine, hayatını maddi bakımdan kolaylaştırmasına imkân veren bir insan faaliyetidir. Bu bakımdan bilim son derece değerlidir. Fakat bilim kendi başına bir amaç değildir.
Bilimin iyi ya da kötü olduğunu da kendi başına söyleyemeyiz. Çünkü bilim iyi amaçlara da kötü amaçlara da hizmet edebilir. İnsan sağlığını koruyan tıp da bilimdir, insanı daha etkili biçimde öldürmenin yollarını geliştiren teknoloji de. Bilimin ürettiği bilgi bize ne yapabileceğimizi gösterebilir; fakat ne yapmamız gerektiğini kendi başına söylemez.
Pozitivizmin temel yanılgılarından biri tam burada ortaya çıkar: Bilimsel bilginin kapsamını bütün varoluşa genişletmek ve bilim aracılığıyla bütün insanî sorunların çözülebileceğini sanmak.
Bu durumda din “geri kalmış zihnin ürünü” ilan edilir.
Fakat bu denklem kurulunca Aristoteles’i de rahatlıkla “geri kalmış” ilan etmek gerekir. Çünkü Aristoteles’in dünyasında Tanrı, ilk ilke, nous, telos, logos ve ilk felsefe vardır. Eğer dinî ve metafizik düşünce sırf modern bilimin ölçütlerine uymadığı için “geri kalmışlık” sayılacaksa, Aristoteles’in kendisini de müzeye kaldırmak gerekir.
Demek ki mesele bilim ile din arasında bir savaş kurmak değildir.
Mesele, bilimin hangi amaç için kullanılacağıdır.
Din burada bilimin rakibi değil, onun yönünü ve amacını belirleyen daha üst bir anlam alanı olarak düşünülebilir. “İnsana hizmet etmelisin” önermesinin kendisi bilimsel bir önerme değildir. Deneyle kanıtlanamaz. Ölçülemez. Ama insanın bilimsel imkânlarını hangi amaç doğrultusunda kullanacağı konusunda belirleyici olabilir.
Bilim bize insanı nasıl tedavi edeceğimizi öğretebilir.
Ama insana neden hizmet etmemiz gerektiğini bilimden çıkaramayız.
Bilim bize daha güçlü bir teknoloji yapmayı öğretebilir.
Ama bu gücü ne için kullanmamız gerektiğini bilim tek başına belirleyemez.
Tam burada Sokrates ile sofistler arasındaki tartışmanın derin anlamı da ortaya çıkar. Sofist de aklını kullanır; fakat Sokrates için mesele yalnızca aklı kullanmak değildir. Logos’a uygun yaşamak gerekir. Akıl bir araç olmaktan çıkarılıp kendi başına nihai ölçü haline getirildiğinde, aklın hangi amaç için kullanılacağı sorusu cevapsız kalır.
Aristoteles’in logos anlayışını da bu bağlamdan koparmamak gerekir. Logos yalnızca modern anlamda “rasyonel düşünme” değildir. İnsanın kendisini ve eylemlerini kendisinden daha büyük bir düzenle ilişkilendirmesiyle ilgili bir boyutu vardır.
Bu nedenle din ile bilim arasında zorunlu bir savaş yoktur. Çatışma, ancak birini diğerinin alanına soktuğunuzda ortaya çıkar.
Bilim, bize nasıl sorusunun cevabında büyük imkânlar verir.
Fakat niçin ve ne uğruna sorularını yalnızca bilimle cevaplayamayız.
İnsanın yalnızca ne yapabileceğini değil, ne yapması gerektiğini de düşünmesi gerekir.
İşte pozitivizmin göremediği boşluk tam buradadır.
Ve bilim her şeyi çözen bir din haline getirildiğinde, farkında olmadan bilimin kendisi de bir tür dogmaya dönüştürülmüş olur.

