sufisinFilm

Konya’da bu yıl yedincisi düzenlenen Sufi Film Festivali için bir süre önce dikkat çekici bir karar açıklanmıştı. Filistin başta olmak üzere İslam coğrafyasında yaşanan savaşlar, ölümler ve insani dramlar sebebiyle festivalin alışılmış programından vazgeçilmiş, etkinliğin sınırlı bir model üzerinden gerçekleştirileceği duyurulmuştu.

Kısa Film ve Senaryo Yarışmaları da bu karar kapsamında gelecek yıla bırakılmıştı. Yapılan açıklamada özellikle “iptal” kelimesinden kaçınılıyor; mevcut başvuruların 2027’de yapılacak 8. Sufi Film Festivali bünyesinde değerlendirileceği belirtiliyordu.

İlk açıklamayı okuyunca zihnime takılan soru şuydu: Acının karşısında sinema neden susmalı?

Sonra festivalin mayıs ayında nasıl gerçekleştirildiğine ilişkin ayrıntıları gördüm.

Doğrusu, burada hakkını teslim etmek gerekiyor.

7. Sufi Film Festivali bütünüyle susmamış. Aksine, Filistin’i merkeze alan, gösterişten uzak fakat anlamı güçlü iki özel gösterim gerçekleştirmiş.

“Tarihin En Uzun Sessizliği” adlı deneysel çalışmada, Gazze’de hayatını kaybeden yaklaşık 60 bin insanın isimleri ve yaşları ekrana taşınmış. Otuz saati aşan bir film… Rakamların ardında insanların bulunduğunu, her sayının bir adı, bir yaşı, bir ailesi, yarım kalmış bir hayatı olduğunu hatırlatan uzun bir hafıza nöbeti gibi…

Ardından Kaouther Ben Hania’nın “Hind Rajab’ın Sesi” filmi gösterilmiş.

Bu tercihin küçümsenecek bir tarafı yok.

Çünkü Filistin direnişi yalnızca toprak üzerinde sürdürülen bir mücadele değildir. Aynı zamanda hafızanın da direnişidir. Bir semtin adını unutmamak, bir köyün yerini hatırlamak, zeytin ağacını, denizi, sokağı, aile albümünü, çocukluk hatırasını muhafaza etmek de bu mücadelenin parçasıdır.

İnsanların yurtlarını ellerinden alabilirsiniz; fakat hikâyelerini de ellerinden alabilirseniz asıl o zaman büyük bir yıkım gerçekleşir.

Sinema tam burada gereklidir ve güçlüdür.

Yıkılan şehri var edemez ama onu hafızada tutabilir. Öleni geri getiremez ama onun bir sayıdan ibaret olmadığını dünyaya gösterebilir. Haritadan silinmek istenen bir mahallenin adını bir film karesinde yıllarca yaşatabilir.

Bu bakımdan “Tarihin En Uzun Sessizliği” fikrini anlamlı buluyorum. Belki de festivalin bu yıl yaptığı en doğru işlerden biri buydu.

Ama tam da buradan başka bir soru doğuyor:

Madem sinemanın Filistin için böylesine güçlü bir dili kurulabildi, neden bununla yetinildi?

Neden festival Filistin sebebiyle küçülmek yerine Filistin sebebiyle büyümedi?

Kalabalığıyla değil elbette.

Sözüyle…

Filmleriyle…

Filistin sinemasına daha geniş bir alan ayrılabilirdi. Gazze’yi, sürgünü, göçü, savaşı, yersiz yurtsuz kalmayı anlatan filmler gösterilebilirdi. Filistinli yönetmenler, sinemacılar, yazarlar davet edilebilir; belgeseller, söyleşiler, özel gösterimler çoğaltılabilirdi.

Burada, Yeni Şafak’ta sinema üzerine yazılar yazan değerli dostum Abdülhamit Güler’in bir süre önce Filistin sineması üzerine yazarken işaret ettiği husus da önem kazanıyor. Çünkü yalnızca Filistin’i anlatan filmlerden söz etmiyoruz; filmini üretmek, dolaşıma sokmak ve kendi seyircisine ulaştırmak için türlü engellerle mücadele etmek zorunda kalan bir sinemadan söz ediyoruz.

Böyle bir zamanda yapılması gereken, Filistinli sinemacının zaten daralmış dünyasına yeni sınırlar çizmek değil, ona yeni perdeler açmak olmalı. Türkiye’deki festivaller, yapımcılar, televizyonlar ve kültür kurumları bu hikâyelerin dünyaya ulaşabileceği yolları çoğaltabilir.

Bir film festivalinin Filistin’e verebileceği en anlamlı desteklerden biri de belki budur.

Madem Filistin’in hikâyesini anlatmak başlı başına bir hafıza mücadelesidir, sinemaya ayrılan alanı azaltmak yerine çoğaltmak daha anlamlı olmaz mıydı?

Bu noktada festival yarışmalarının ertelenmesi de ayrıca düşündürüyor beni.

Genç sinemacıların sözünü kısmak yerine, tam da böyle bir zamanda onlara daha fazla alan açmak mümkün değil miydi? Yarışmalar sürdürülür, hatta sinemacıları Filistin, savaş, sürgün, hafıza ve insanlık vicdanı üzerine düşünmeye davet eden yeni bölümler eklenebilirdi.

Çünkü iyi sinema yalnızca eğlendirmez. Hatta çoğu zaman insanı eğlendirmekten çok rahatsız eder. Oturduğu yerden kaldırır, görmediği tarafa baktırır, gündelik telaşın örttüğü hakikati önüne getirir. Bir gazete haberinin anlatamadığını bir yüz ifadesiyle anlatır. Savaşın ne demek olduğunu tek bir evin, tek bir sokağın, tek bir çocuğun hikâyesi üzerinden duyurur.

Üstelik son aylarda Konya’daki kültür hayatına bakınca bu soru daha da anlam kazanıyor.

Temmuz ayında “Sazımda Söz Var” sloganıyla Konya Kültür Günleri düzenlendi. Kültürpark’ta üç gün boyunca konserler, halk oyunları, çocuk etkinlikleri, sahne programları, müzik dinletileri, stantlar ve ikramlarla bir yaz şenliği yaşandı.

Bunda başlı başına yanlış bir şey yok.

Türküler söylensin, çocuklar oynasın, ilçeler kendi kültürlerini tanıtsın, el sanatları sergilensin. Şehrin insanları bir araya gelsin.

Fakat insan ister istemez düşünüyor:

Filistin’deki acı böylesi etkinliklerin yapılmasına mani değilse, sinema festivalindeki programların sınırlanması neden oluyor?

Yine temmuz ayında, bu defa Kültür ve Turizm Bakanlığının düzenlediği Kültür Yolu Festivali vardı.

Kılıçarslan Şehir Meydanı günler boyunca büyük konserlere sahne oldu. Ebru Yaşar’ın, Sefo’nun ve başka popüler isimlerin müzikleri Karatay Medresesi’nin duvarlarına, oradan Sultan Köşkü’nün kalıntılarına çarptı…

Bu yazının konusu olmadığı için oraya girmeyelim.

Kaldı ki bu organizasyonun düzenleyicisi de Büyükşehir Belediyesi değil.

Fakat aynı şehirde kültür ve eğlence hayatının hangi ses yüksekliğinde devam ettiğini göstermesi bakımından üzerinde düşünmeye değer.

Bir tarafta meydanları dolduran konserler, sahneler, ışıklar…

Öte tarafta sinema için tercih edilen “sessizlik”…

Dahası, önümüzde eylül ayında düzenlenmesi planlanan Konya Gastronomi Festivali var. Geçen yıl 700 bin kişinin ağırlandığı belirtilen GastroFest’in bu yıl daha da büyütülmesi hedefleniyor. Şefler, atölyeler, tadım programları, üreticiler, markalar, esnaf ve yüz binlerce ziyaretçi bir araya gelecek. Gastronomi turizmini büyütmek, şehir ekonomisine katkı sağlamak, Konya mutfağını daha geniş kitlelere tanıtmak da festivalin ilan edilen amaçları arasında.

Buna da itiraz etmek gerekmiyor.

Konya mutfağı tanıtılsın. Esnaf kazansın. Şehir ziyaretçi çeksin.

Mesele bunların yapılması değil.

Benim zihnimi kurcalayan başka bir şey:

Konserler devam ederken, meydanlar kalabalıklara açıkken, gastronomi festivali yüz binlerce insanı ağırlamaya hazırlanırken, Filistin karşısında sadeleşmenin bedeli neden özellikle sinema festivaline düşüyor?

Belki burada “sessizlik” kelimesinin kendisi üzerinde biraz daha düşünmek gerekiyor.

Sessizlik her zaman susmak değildir.

Bazen bir sözden daha kuvvetli olabilir. “Tarihin En Uzun Sessizliği” bunun iyi bir örneği. On binlerce insanın adını saatler boyunca ekranda tutmak, bağırmadan da büyük bir şey söyleyebileceğimizi gösteriyor.

Fakat sanatın sessizliği ile sanatın alanını daraltmak aynı şey değil.

Birincisi estetik ve ahlaki bir tercih olabilir.

İkincisi ise başka sorular doğuruyor.

Sufi Film Festivali bu yıl Filistin için perdeyi açtı. Bunu teslim etmek gerekiyor.

Benim beklentim de buradan sonra başlıyor:

Keşke o perde biraz daha uzun açık kalsaydı.

Keşke “Hind Rajab’ın Sesi” başka Filistin hikâyeleriyle çoğalsaydı.

Keşke o sessizliğe genç sinemacıların filmleri, senaryoları ve sözleri de katılsaydı.

Keşke festival Filistin sebebiyle küçülmek yerine Filistin sebebiyle derinleşseydi.

Çünkü bazen susmak gerçekten vakardandır. Ama bazı zamanlarda sözü çoğaltmak daha büyük bir sorumluluğun icabıdır.

Filistin’in bugün dünyadan istediği şeylerden biri de unutulmamak… Sinema ise unutmamaya karşı elimizdeki en güçlü hafıza imkânlarından biri.

Sessiz sinemanın bir tarihi vardı; sinemanın sessizliğinin ise bugün nasıl bir anlam taşıyacağını iyi düşünmek gerekiyor.

Dünyanın gözlerini kapattığı bir zamanda perdeyi Filistin için açmak güzel bir fikirdi.

Keşke o perde biraz daha uzun, biraz daha geniş açık kalsaydı.

Bir yanıt yazın