Bir Filozof-Hakim Olarak Nasrettin Hoca-1: Aklın Zemini
Nasrettin Hoca, yalnızca halk kültürünün güldüren ve düşündüren bir mizah karakteri olarak değil, aynı zamanda insan aklının işleyişindeki çelişkileri son derece derin biçimde ortaya koyan bir filozof olarak da değerlendirilmelidir. Onun fıkraları, akademik felsefenin ağır ve karmaşık kavramlarla tartıştığı birçok problemi birkaç cümlelik bir hikâye içerisinde görünür hâle getirir. Nasrettin Hoca’nın felsefi gücü, soyut düşünceleri gündelik hayatın içerisine yerleştirmesinde ve insanın kendisinin bile çoğu zaman farkında olmadığı çelişkileri mizah yoluyla açığa çıkarmasında yatmaktadır.
Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri, “kazan doğurdu, kazan öldü” fıkrasıdır. Nasrettin Hoca, komşusundan aldığı kazanı geri verirken yanına küçük bir tencere de koyar ve komşusuna, “Kazan doğurdu” der. Komşu, bundan bir çıkar elde ettiği için bu akıl dışı açıklamayı hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan kabul eder. Ancak daha sonra Nasrettin Hoca’dan kazanını istediğinde Hoca, “Kazan öldü” cevabını verir. Komşu bu defa büyük bir şaşkınlıkla, “Hiç kazan ölür mü?” diye itiraz eder. Hoca’nın cevabı ise son derece basittir: “Doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?”
Bu fıkra, insan aklının her zaman hakikate göre işlemediğini gösterir. Komşu açısından kazanın doğurması da ölmesi de aynı ölçüde akıl dışıdır. Ancak ilk durumda kazanın doğurması kendisine menfaat sağlamaktadır. Bu nedenle akıl dışı olan bir şeyi kolaylıkla kabul eder. İkinci durumda ise kazanın ölmesi kendi çıkarına zarar vermektedir. Bu defa birdenbire akıl ve mantık devreye girer. Böylece Nasrettin Hoca, insanın aklı ile menfaati arasındaki karmaşık ilişkiyi ortaya koyar: İnsan, çoğu zaman akıl dışı olanı akıl dışı olduğu için değil, kendi menfaatine aykırı olduğu için reddeder.
Burada Hoca’nın teşhir ettiği şey yalnızca basit bir tutarsızlık değildir. Asıl mesele, menfaatin aklı yönlendirmeye başlamasıdır. İnsan kendi çıkarına uygun olduğunda en açık çelişkiyi bile görmezden gelebilir; fakat menfaatine zarar veren bir durumla karşılaştığında akıl, mantık ve tutarlılık ilkelerine sarılır. Böyle bir durumda akıl, hakikati araştıran bağımsız bir yeti olmaktan çıkar; insanın önceden belirlenmiş çıkarlarını meşrulaştıran bir araca dönüşür.
Bu noktada Descartes’ın avukat ve hâkim arasındaki ayrımı hatırlanabilir. Aynı akla ve aynı muhakeme yeteneğine sahip olan avukat ile hâkim, akıllarını aynı şekilde kullanmazlar. Avukat, müvekkilinin lehine olan gerekçeleri bulmak ve savunmak için aklını kullanır; onun akıl yürütmesi belirli bir amaç ve tarafla ilişkilidir. Hâkim ise, ideal olarak, önceden belirlenmiş bir menfaatin veya tarafın hizmetinde değil, delillerin ve hakikatin ne olduğunu araştırmak için muhakeme eder. Dolayısıyla mesele, insanın aklını kullanıp kullanmaması değildir; aklını neyin hizmetinde kullandığıdır. Aynı akıl, hakikatin araştırılmasının da menfaatin savunulmasının da aracı olabilir. Rasyonaliteyi aşan, zihinsel muhakemenin de da kendisine tabi olduğu bir üst ilkenin varlığı sözkonusudır.
Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki komşu da bu anlamda hâkim gibi değil, kendi çıkarının avukatı gibi davranmaktadır. Kazanın doğurması meselesinde delilleri ve mantığı sorgulamaz; çünkü ortaya çıkan sonuç kendi lehinedir. Fakat kazan öldüğünde aynı kişi birdenbire mantık kurallarına başvurur ve bunun imkânsız olduğunu söyler. Burada akıl ilkeli ve tutarlı bir şekilde işlememekte, ulaşılmak istenen sonuca göre seçici biçimde kullanılmaktadır. Önce menfaat belirlenmekte, daha sonra akıl o menfaati savunacak gerekçeleri bulmak üzere devreye sokulmaktadır.
Tam da bu noktada Nasrettin Hoca’nın fıkrası, Max Horkheimer’ın akıl eleştirisiyle daha derin bir anlam kazanmaktadır. Horkheimer, modern dünyada aklın giderek nesnel içeriğini kaybettiğini ve araçsal bir niteliğe büründüğünü söyler. Akıl artık yalnızca “Nedir doğru?”, “Nedir iyi?”, “Nedir adil?” sorularıyla ilgilenen bir yeti olmaktan çıkmakta; daha çok belirlenmiş amaçlara en etkili biçimde nasıl ulaşılacağını hesaplayan bir araç hâline gelmektedir. Böyle bir akıl, amaçların kendisini sorgulamaz; yalnızca o amaçlara ulaşmanın yollarını hesaplar.
Horkheimer’ın araçsal akıl eleştirisindeki temel problem tam da budur: İnsan aklı biçimsel ve teknik bakımdan son derece güçlü olabilir; ancak bu güç hakikatin ve adaletin hizmetinde kullanılmak zorunda değildir. Aklın son derece gelişmiş olması, onun özgür, eleştirel ve hakikate yönelmiş olduğu anlamına gelmez. Aksine, akıl bir menfaatin, iktidarın veya önceden belirlenmiş bir amacın hizmetine girdiğinde, akılsızlığın en gelişmiş biçimlerini üretebilir.
Din söz konusu olduğunda, sürekli olarak dinin veya dinsel duyguların kullanıldığından söz edilir. Oysa aynı problem akıl ve bilim için de geçerlidir; akıl da bilim de araçsallaştırılabilir ve kendi özlerine aykırı biçimde kullanılabilir. Ne var ki bu husus çoğu zaman yeterince dikkate alınmaz. Akıldan söz edildiğinde, sanki o kendi başına, bağımsız ve nötr bir mekanizma gibi işliyormuş; din ise dışsal amaçlar doğrultusunda kullanılabilen bir unsurmuş gibi düşünülür. Böylece akıl ve bilim yüceltilirken, onların da belirli iradeler, çıkarlar ve amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılabileceği gerçeği çoğu kez gözden kaçırılır. Oysa mesele, din ile akıl ya da din ile bilim arasında basit bir karşıtlık kurmak değil; insanın sahip olduğu bütün temel yönelim ve imkânların kendi özsel amaçlarından koparılarak araçsallaştırılabileceğini kavramaktır.
Nasrettin Hoca’nın fıkrasında da komşu aklını tamamen kaybetmiş değildir. Hatta kendi çıkarını korumak söz konusu olduğunda oldukça “mantıklı” davranmaya başlamaktadır. Kazanın doğurmasına inanırken ortaya çıkan çelişkiyi görmezden gelir; kazan öldüğünde ise aynı çelişkiyi hemen fark eder. Buradaki sorun, aklın yokluğu değil, aklın yönlendirilmiş olmasıdır. Menfaat, aklın neyi göreceğini ve neyi görmezden geleceğini belirlemektedir. Bu nedenle fıkradaki asıl mesele basit bir saflık ya da mantıksızlık değildir; menfaatin aklı kendi hizmetine almasıdır.
Horkheimer’ın dikkat çektiği araçsal akıl tam da bu noktada Nasrettin Hoca’nın mizahıyla buluşur. Akıl, insanın önceden belirlediği amaçları gerçekleştirmek için kullanılmaya başlandığında, kendisini hakikatin ölçüsü olmaktan çıkarır. Böylece insan, son derece akıllıca hesaplar yaparken aynı zamanda son derece akıl dışı sonuçlara ulaşabilir. Horkheimer’ın modern toplum için tehlikeli gördüğü şey de budur: Akılsızlık, her zaman aklın yokluğu değildir; bazen aklın yalnızca asli zeminden kopup belirli amaçların hizmetine sokulmasıdır.
Bu nedenle Nasrettin Hoca’nın “kazan doğurdu, kazan öldü” fıkrası, bir tür akıl tutulması fıkrasıdır. Buradaki akıl tutulması, insanın düşünme yeteneğini tamamen kaybetmesi anlamına gelmez. Tam tersine, insanın aklını kendi çıkarları doğrultusunda seçici biçimde kullanmasıdır. Bu, belki de en tehlikeli akılsızlık biçimidir. Çünkü insan kendisini akıllı ve tutarlı zannederken aslında aklını menfaatinin emrine vermektedir.
Nasrettin Hoca’nın filozof olarak önemi tam da burada ortaya çıkar. O, insanın epistemolojik ve ahlaki çelişkilerini soyut kavramlar ve sistemler kurarak değil, insanın gündelik davranışlarından hareketle ortaya koyar. Onun mizahı basit bir eğlence değildir. Mizah, burada insanın kendisini dışarıdan görebilmesini sağlayan felsefi bir araçtır. İnsan, Hoca’nın fıkralarına gülerken aslında kendi çelişkilerine gülür. Fakat bu gülme, aynı zamanda bir tür felsefi farkındalık yaratır.
Nasrettin Hoca’nın dehası, en karmaşık felsefi problemin insanın gündelik hayatında saklı olduğunu göstermesidir. Horkheimer’ın modern çağın büyük sorunlarından biri olarak gördüğü aklın araçsallaşmasını Nasrettin Hoca, bir kazan ve küçük bir tencere üzerinden anlatabilmiştir. Birinin kapsamlı bir felsefi teoriyle açıklamaya çalıştığı problemi diğeri birkaç cümlelik bir fıkrayla açığa çıkarmıştır.
Sonuç olarak Nasrettin Hoca’nın temel sorusu şudur: İnsan gerçekten hakikati mi arar, yoksa aklını kendi menfaatini doğrulayacak şekilde mi kullanır? “Kazan doğurdu” sözüne inanıp “Kazan öldü” sözüne itiraz eden komşu, yalnızca fıkradaki bir karakter değildir. O, modern insanın da sembolüdür. Çünkü modern insan da çoğu zaman önce amacını, menfaatini veya tarafını belirlemekte; daha sonra aklını bu sonucu savunacak gerekçeler üretmek için kullanmaktadır.
Bu nedenle Horkheimer’ın araçsal akıl eleştirisi ile Nasrettin Hoca’nın mizahı aynı temel noktada buluşur: Hakikatten kopmuş akıl, ne kadar güçlü ve tutarlı görünürse görünsün, insanı özgürleştirmek yerine menfaatin ve iktidarın aracı hâline gelebilir.

