METİNDEN ÂYETE: OKUMA, ANLAM VE HAKİKAT ÜZERİNE

0
40c029b00c3f7a4872bb8518e671e8d1

I. Metnin Sınırı: Derrida ve Anlamın Metinden Önceliği

“İl n’y a pas de hors-texte” ifadesi, Derrida’nın düşüncesi söz konusu olduğunda neredeyse bir parola haline gelmiştir. “Metnin dışında hiçbir şey yoktur” biçimindeki bu formül, ilk bakışta bütün gerçekliği metnin içine kapatan bir anlayışı çağrıştırır. Oysa Derrida’nın burada asıl olarak tartıştığı şey, metnin dışında bir dünyanın bulunup bulunmadığı değil, anlamın metnin dışında, kendinde ve dolayımsız biçimde mevcut bir temele götürülüp götürülemeyeceğidir. Sorun böyle konulduğunda Derrida’nın itirazı anlaşılır hale gelir: Anlamın arkasında, yorumu sonlandıracak ve artık kendisi yorum gerektirmeyecek mutlak bir gösterilen bulunduğu varsayımı güvenilir değildir.

Ne var ki bu itiraz, bizi daha temel bir soruyla karşı karşıya bırakır: Anlam gerçekten metinsel midir? Bir şeyin anlamlı olabilmesi için onun metne dönüşmesi gerekir mi? “İnsan yürüyor” dediğimizde ortaya çıkan anlam, bu cümlenin yazılı bir metin olarak varlığından mı kaynaklanır? Elbette hayır. Cümle yazılmadan, hatta söylenmeden önce de yürüyen bir insan vardır; onun hareketi bir anlam taşır ve başka bir insan bu hareketi anlamlandırabilir. Yazı burada anlamın kaynağı değildir. Yazı, daha önce kurulmuş bir anlam ilişkisinin belirli bir biçimde kaydedilmesidir.

Bu basit örnek aslında Derrida’nın “metin” kavramını neden genişletmek zorunda kaldığını da gösterir. Eğer anlam yalnızca yazılı göstergelerin ilişkisi olarak düşünülürse, insanın dünyayla kurduğu ilk ve asli ilişkinin ne olduğu açıklanamaz. İnsan dünyaya yazı aracılığıyla çıkmaz. İnsan dünyada zaten bulunmaktadır. Görür, işitir, dokunur, hareket eder, başkasının davranışını yorumlar, kendi bedeninin durumunu fark eder, tehlikeyi sezer, bir yüz ifadesinden öfkeyi veya sevinci çıkarır. Bunların hiçbiri yazılı bir metnin okunması değildir. Fakat hepsi birer okuma biçimidir.

Bu nedenle burada metin ile okuma arasında bir öncelik ilişkisi kurmak gerekir. Metin, okumanın mümkün olduğu tek alan değildir; okuma metinden daha eski ve daha kapsamlı bir insan faaliyetidir. İnsan önce dünyayı okur, sonra dünyaya ilişkin okumalarını dile getirir ve daha sonra bunları yazıya geçirebilir. Yazı bu bakımdan anlamın kurucusu olmaktan ziyade onun taşıyıcılarından biridir.

Derrida’nın güçlü olduğu nokta ise tam burada başka bir düzeyde ortaya çıkar. Çünkü insanın dünyayı okuması, onun dünyayı olduğu gibi ve hiçbir dolayıma girmeden kavradığı anlamına gelmez. İnsan her şeyi belirli kavramlar, diller, tarihsel tecrübeler ve ayrımlar içerisinden görür. “İnsan”, “yürümek”, “beden”, “hareket”, “zaman” gibi kavramlar birbirlerinden bağımsız değildir. Dolayısıyla anlamlandırma hiçbir zaman tamamen dolayımsız değildir. Derrida’nın eleştirisi bu noktada önemlidir: İnsan kendi yorumunu hakikatin kendisiyle özdeşleştiremez.

Fakat bundan, varlığın kendisinin yalnızca göstergelerden oluştuğu sonucu çıkmaz. Burada Derrida’nın problemi ile ona yöneltilebilecek ontolojik itiraz birbirinden ayrılmalıdır. Bir şeyi aracısız olarak kavrayamamamız, o şeyin yalnızca bizim aracılıklarımızdan ibaret olduğu anlamına gelmez. İnsan dünyayı belirli anlam yapıları içerisinde kavrar; fakat bu, dünyanın insanın anlam verme faaliyetinden ibaret olduğunu göstermez.

Bu ayrım özellikle “şeyin kendisi” meselesinde önem kazanır. İnsan hiçbir zaman kendi tarihini, dilini ve önkabullerini tamamen geride bırakarak saf bir bakış noktasına ulaşamayabilir. Fakat bundan dolayı önündeki şeyin kendisini ortadan kaldırmak, yorumcunun karşısında yalnızca kendi ürettiği anlamları bırakmak anlamına gelir. Oysa yorumun anlamlı olabilmesi için yorumcunun yorumladığı şeyin kendisinden kaynaklanan bir dirençle karşılaşması gerekir. Her şeyi yorumcunun üretimi haline getirirsek artık yorumdan değil, yorumcunun kendi kendisiyle konuşmasından söz ederiz.

Dolayısıyla asıl problem “metnin dışında ne vardır?” sorusundan önce “okuma neyin okumasıdır?” sorusudur. Eğer okuma yalnızca metnin okunmasıysa, anlam problemi büyük ölçüde metinsel ilişkiler içerisinde tutulabilir. Fakat insan metinden önce dünyayı okuyorsa, o zaman metin daha geniş bir ontolojik ilişkinin yalnızca bir görünümü haline gelir.

Burada Derrida’nın hors-texte formülü tersine çevrilerek yeniden sorulabilir: Metnin dışı var mıdır sorusundan önce, metnin kendisi neyin içindedir? Metin, konuşmanın, konuşma ise insanın dünyayla ilişkisinin içindedir. İnsan dünyadan kopuk bir dil makinesi değildir. Dil, dünyayla kurulan ilişkinin bir biçimidir. Dolayısıyla anlamı yalnızca metnin içinde aramak, metnin kendisinin dayandığı daha geniş varlık ilişkisini açıklamak zorundadır.

Bu açıdan “metnin dışında hiçbir şey yoktur” önermesine verilecek ontolojik cevap, kaba biçimde “metnin dışında gerçeklik vardır” demekle sınırlı değildir. Daha güçlü cevap şudur: Metin zaten daha asli bir anlam ilişkisinin içinde ortaya çıkar. Yazı, anlamın başlangıcı değil, anlamın belirli bir biçimde cisimleşmesidir.

Böylece mesele Derrida’yı basitçe reddetmek değil, onun sorusunu daha geriye götürmektir. Derrida anlamın nihai olarak kapatılmasına itiraz eder. Fakat bunun karşısında şu soru kalır: Eğer anlam hiçbir zaman kendi dışında bir hakikatle ilişkilendirilemiyorsa, yorumun doğruluğu neye göre değerlendirilecektir? Yorumcunun kendi üretimi ile şeyin kendisine sadık kalma çabası arasındaki ayrım nasıl korunacaktır?

Asıl hermeneutik problem burada başlar.

II. Yorumcunun Gölgesi: Gadamer, Aristoteles ve Araçsallaştırma

Bir metni anlamaya çalışırken karşılaşılan en büyük tehlike, metnin anlaşılmasından önce yorumcunun kendisini metne yerleştirmesidir. Yorumcu kendi kavramlarını, kendi çağının sorularını ve kendi ideolojik ihtiyaçlarını metne taşıdığında, metnin anlamını ortaya çıkarmaktan çok metni kendi düşüncesinin tanığı haline getirir. Böylece yorum, anlamanın değil, meşrulaştırmanın aracına dönüşür.

Bu problem felsefe tarihinde özellikle geçmiş filozofların modern tartışmalara dahil edilmesinde belirginleşir. Aristoteles bunun iyi bir örneğidir. Aristoteles’i bugün okumamız kaçınılmaz olarak bugünün kavramlarıyla gerçekleşir; bundan kaçış yoktur. Fakat bu durum, Aristoteles’in düşüncesini bugünün kavramlarının içine eritme hakkı vermez. “Aristoteles bugün yaşasaydı bunu savunurdu” diyerek Aristoteles’in metninde bulunmayan bir düşünceyi Aristoteles’e söyletmek, tarihsel yorum ile felsefi appropriation arasındaki sınırı ortadan kaldırır.

Burada “Aristoteles’i Aristoteles olarak anlamak” ilkesi önem kazanır. Bu ilke, Aristoteles’i bütün yorumlardan arındırılmış saf bir nesne olarak elde edebileceğimiz anlamına gelmez. Daha mütevazı fakat daha ciddi bir talebi ifade eder: Aristoteles’in bize direnmesine izin vermek. Yani kendi düşüncemizi Aristoteles’in düşüncesinin üzerine koymak yerine, Aristoteles’in düşüncesinin bizim düşüncemizi değiştirebileceğini kabul etmek.

Gadamer’in hermeneutik anlayışının önemi burada ortaya çıkar. Gadamer, yorumcunun hiçbir önkabule sahip olmadan metne yaklaşabileceğini düşünmez. Tam tersine, insanın tarihsel bir varlık olması nedeniyle her anlama girişiminin belirli bir ufuktan hareket ettiğini kabul eder. Fakat önkabullerin varlığı, yorumcunun metne istediğini söyletebileceği anlamına gelmez. Hermeneutik deneyimin gerçekliği, karşılaşılan şeyin yorumcunun mevcut ufkunu değiştirebilmesinde yatar.

Bu nedenle anlama tek yönlü değildir. Yorumcu yalnızca metne soru sormaz; metin de yorumcuya soru sorar. İnsan yalnızca geçmişi anlamaya çalışmaz; geçmiş de insanın kendisini anlamasını değiştirir. Hermeneutik olayın ciddiyeti buradadır. Eğer yorumcunun başlangıçtaki görüşü yorumun sonunda hiç değişmiyorsa, belki de ortada gerçek anlamda bir karşılaşma gerçekleşmemiştir.

Bu nokta, modern yorum pratiklerinin önemli bir kısmı için ciddi bir eleştiri imkânı sunar. Bir düşünürü veya kutsal metni modern insanın önceden kabul ettiği kavramlarla bütünüyle uyumlu hale getirmek, ilk bakışta “güncelleme” veya “yeniden yorumlama” olarak görülebilir. Fakat bunun bedeli, metnin kendine özgü dünyasının ortadan kaldırılması olabilir. Metin artık çağdaş insanı rahatsız eden, ona itiraz eden, onun kavramlarını sorgulayan bir şey olmaktan çıkar; çağdaş insanın zaten düşündüğü şeyi doğrulayan bir belgeye dönüşür.

Burada yorum ile araçsallaştırma arasındaki sınır belirginleşir. Bir düşünceyi anlamak ile o düşünceyi kullanmak aynı şey değildir. Bir filozofu kendi felsefi iddiamız için kullanabiliriz; fakat onu kullandığımız ölçüde onun kendine özgü düşüncesini kaybetme ihtimalimiz artar. Aristoteles böylece Aristoteles olmaktan çıkar ve yorumcunun teorisinin tarihsel bir referansına dönüşür.

Aynı durum dinî metinler için daha ağır sonuçlar doğurur. Kutsal metni modern aklın bütün kabulleriyle önceden uyumlu hale getirmek isteyen bir yorum, metnin hakikat iddiasını değil, modern öznenin kendisini koruma eğilimini yansıtabilir. Böyle bir yorumun problemi metni “yanlış anlaması”ndan önce, metnin yorumcuya yöneltebileceği itirazı ortadan kaldırmasıdır.

Bu noktada hermeneutik, yalnızca teknik bir yorum yöntemi olmaktan çıkar. Bir ahlak meselesi haline gelir. Yorumcunun karşısındaki şeye sadakati, onun kendi düşüncesini terk etmesi anlamına gelmez; fakat kendi düşüncesinin nihai ölçü olmadığını kabul etmesini gerektirir. Anlama, kendisini de sorgulamaya açık olmayan bir bilincin faaliyeti değildir.

Buradan Gadamer ile Derrida arasındaki temel farklardan biri görülebilir. Derrida, anlamın nihai biçimde sabitlenmesine yönelik kuşkuyu radikalleştirir. Gadamer ise anlamanın mümkün olduğunu, fakat bunun bir yöntemle tamamen denetlenebilecek bir işlem olmadığını savunur. Anlama, tarihsel ve dilsel bir karşılaşmadır. Ancak bu karşılaşmada “şeyin kendisi”nin bütünüyle ortadan kalkması gerekmez.

Tam tersine, hermeneutiğin mümkün olması için yorumlanan şeyin yorumcudan bağımsız bir talep taşıması gerekir. Aksi halde anlama ile icat arasındaki fark kaybolur.

Bu nedenle Aristoteles meselesi yalnızca Aristoteles’in doğru yorumlanması meselesi değildir. Daha temel bir soruyu açar: Bir başkasını gerçekten anlamak mümkün müdür, yoksa her başkasını kendimize mi dönüştürürüz?

Eğer ikinci ihtimal doğruysa, hermeneutik yalnızca sofistike bir öz-yorum biçimidir. Başkasını anlamak yerine kendimizi başkasında görürüz. Oysa gerçek anlama, tam tersine, başkasının bizim düşündüğümüzden farklı olabileceğini kabul etmekle başlar.

Buradan Kur’an’a geçildiğinde problem daha da derinleşir. Çünkü Kur’an yalnızca yorumlanan herhangi bir tarihsel metin değildir; kendi iddiası bakımından insana hitap eden ilahî kelâmdır. Dolayısıyla burada yorumcunun konumu daha radikal bir biçimde sorgulanır. İnsan Kur’an’ı yorumlarken yalnızca bir metni açıklamıyor; kendisinin de muhatabı olduğu bir hitapla karşılaşıyor.

Bu durumda soru artık yalnızca “Kur’an ne anlama geliyor?” değildir.

“Ben bu hitabın karşısında kimim?” sorusu da aynı ölçüde önem kazanır.

III. Âyet Olarak Varlık: Kur’an’da Okumanın Ontolojisi

Kur’an’ın okuma anlayışını yalnızca yazılı bir metnin okunması olarak düşünmek, Kur’an’ın kendi âyet kavramının genişliğini daraltır. Çünkü âyet, yalnızca mushafın içinde bulunan cümle değildir. Âyet, işaret eden ve insanı kendisinin ötesindeki bir hakikate yönelten şeydir. Bu nedenle Kur’an’daki âyet kavramı, yalnızca dilsel değil, aynı zamanda ontolojik bir anlam taşır.

Fussilet 41/53’te geçen “Onlara âfâkta ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz” ifadesi bu bakımdan belirleyicidir. Burada iki farklı alan yan yana getirilir: âfâk ve enfüs. İnsan hakikate yalnızca dış dünyaya bakarak veya yalnızca kendi içine dönerek ulaşmaz. Dış dünya ve insanın kendi varlığı, hakikate işaret eden iki alan olarak birlikte ortaya çıkar.

Fakat ayetin asıl dikkat çekici tarafı yalnızca âfâk ve enfüs değildir. Fiil, insanın kendi epistemik faaliyetini aşan bir özneye aittir: “Göstereceğiz.” Burada insanın bakışı ile ilahî gösterme arasında bir ayrım vardır. İnsan görür; fakat gösterilenin hakikat olarak açığa çıkması yalnızca insanın görme kudretine indirgenmez.

Bu ayrım, Kur’an’ın bilgi anlayışını insanın epistemik egemenliği düşüncesinden ayırır. İnsan araştırabilir, akledebilir, kıyaslayabilir, tefekkür edebilir; fakat hakikatin kaynağı kendisi değildir. İnsan hakikati kuran mutlak özne değil, hakikatin kendisine açılmasını bekleyen ve ona yönelen varlıktır.

Burada “okuma” kelimesinin anlamı genişler. İnsan yalnızca bir metni okumaz. Bir yıldızın hareketini, bir insanın yüzünü, kendi nefsindeki değişimi, bir toplumun yükselişini ve çöküşünü, tarihin yönünü de okur. Bütün bunlar, yalnızca fiziksel nesneler değil, anlam taşıyan ve başka bir hakikate işaret eden varlık alanlarıdır.

Bu yüzden Kur’an açısından dünya, yalnızca üzerinde yaşanan bir yer değildir; okunan bir dünyadır. İnsan da yalnızca dünyayı okuyan özne değildir; kendisi de okunabilir bir varlıktır. Kendi nefsinde karşılaştığı korku, arzu, kibir, merhamet, ölüm bilinci ve anlam arayışı, insanın kendisine ilişkin veriler olmaktan daha fazlasıdır. Bunlar onun ne olduğuna ve hangi hakikate yöneldiğine ilişkin işaretlerdir.

Burada “kitap” kavramı da genişler. Kitap yalnızca yazılmış olan değildir; okunabilir olan her şey bir anlam alanı oluşturabilir. Fakat bu ifade “her şey metindir” şeklinde Derridacı bir önermeye dönüştürülmemelidir. Çünkü burada belirleyici olan metinsellik değil, âyetliktir. Bir şeyin anlam taşıması, onun bir metin olmasından değil, bir şeye işaret etmesinden kaynaklanır.

Bu ayrım son derece önemlidir.

Metin okunur; fakat yalnızca metin okunmaz.
Âyet okunur; çünkü âyet işaret eder.

Böylece Kur’an’ın okuma anlayışı, metin merkezli hermeneutiği aşan bir ufuk açar. İnsan yazılı vahyi okurken de, tabiatı okurken de, kendi nefsini okurken de aynı temel faaliyetin farklı biçimleriyle karşılaşır: Görünenin arkasındaki anlamı kavrama çabası.

Fakat bu okuma, insanın kendi anlamını varlığa yüklemesi değildir. Tam tersine, âyet kavramı insanın yorum üzerindeki egemenliğini sınırlar. Âyet, insanın icat ettiği bir işaret değildir; insanın karşılaştığı ve kendisini aşan bir hakikate yönelten işarettir.

Bu noktada Herakleitos’un logos anlayışıyla yapılabilecek karşılaştırma önem kazanır. Herakleitos’un fragmanlarında logos, insanların özel kanaatlerinden bağımsız olarak ortak bir düzeni ifade eder. İnsanların problemi, logos’un bulunmaması değil, onun “ortak” oluşuna rağmen kendi özel anlayışları içinde yaşamalarıdır. Bu düşünce Kur’an’ın insanın kendi zihinsel dünyasını mutlaklaştırmaması gerektiği fikriyle karşılaştırılabilir. Ancak burada tarihsel bir özdeşlik değil, insanın hakikatin ölçüsü olmadığı düşüncesi bakımından bir karşılaştırma söz konusudur.

Kant’ın “üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası” sözü de aynı meseleye başka bir yönden yaklaşır. Dışarıdaki sonsuz kozmik düzen ile insanın içindeki ahlak yasası, insanın kendisini aşan iki deneyim alanı oluşturur. Kur’an’daki âfâk ve enfüs kavramlarıyla Kant’ın bu ifadesini tarihsel olarak özdeşleştirmek mümkün değildir. Fakat her ikisi de insanın hakikat tecrübesini dış dünya ile iç dünya arasındaki bir karşılaşma içerisinde düşünme imkânı verir. Kur’an’daki özgün unsur ise bu âyetlerin insan tarafından yalnızca keşfedilmesinden değil, Allah tarafından gösterilmesinden söz edilmesidir.

Burada epistemolojik mesele ontolojik bir yön kazanır. İnsan yalnızca “bilip bilmediği” bakımından değil, hangi istikamette bulunduğu bakımından da değerlendirilir. Dalâlet kavramı bu nedenle yalnızca epistemik yanlışlık olarak anlaşılamaz. Dalâlet, yolun kaybedilmesini ve yönün şaşırılmasını ifade eden daha geniş bir anlam alanına sahiptir. Çölde yolunu kaybeden insanın problemi yalnızca bir bilgi eksikliği değildir; önündeki yolların hangisinin onu menzile götüreceğini bilememesidir.

Hidayet bunun karşısında yalnızca “daha fazla bilgi” değildir. Yolun gösterilmesidir.

Burada bilgi ile hakikat arasındaki fark ortaya çıkar. İnsan çok şey bilebilir ve yine de yönünü kaybedebilir. Çünkü hakikat yalnızca zihinde bulunan doğru önermeler toplamı değildir. İnsan hakikati nasıl kullanacağını, hangi yöne yürüyeceğini ve kendisini neye göre düzenleyeceğini de bilmek zorundadır.

Bu nedenle Kur’an’daki okuma, insanın epistemik kudretini büyüten bir faaliyet olarak değil, aynı zamanda onu kendi epistemik mutlaklığından kurtaran bir faaliyet olarak anlaşılabilir. İnsan okur; fakat okuduğu âyetleri kendisi yaratmaz. Anlamaya çalışır; fakat hakikatin kaynağı kendisi değildir. Âfâka ve enfüse yönelir; fakat bunlarda gördüğü işaretlerin nihai anlamını kendi zihninin ürünü olarak kabul edemez.

Bu nokta “epistemik tanrısallık” kavramını açıklamak bakımından önemlidir. İnsan aklının sınırlarını kabul etmesi, aklı değersizleştirmek değildir. Tam tersine, aklın kendi sınırını bilmesi onun ciddiyetinin bir parçasıdır. İnsan aklı araştırmanın aracıdır; fakat hakikatin ontolojik kaynağı değildir. İnsan kendisini hakikatin ölçüsü haline getirdiği anda, bilme faaliyeti kolayca hükmetme faaliyetine dönüşür.

Böylece ilk vahyin “oku” emri de yalnızca bir okuryazarlık emrine indirgenemez. Buradaki esas mesele, okumanın hangi ontolojik ilişki içerisinde gerçekleştirileceğidir. “Yaratan Rabbinin adıyla” kaydı, okuma eylemini insanın kendi kendine yeterli epistemik egemenliğinden ayırır. Okunan dünya yaratılmıştır; okuyan insan da yaratılmıştır. Dolayısıyla okuma, yaratılmış olanın kendi kendisini mutlak ölçü ilan etmesi değildir.

Bu perspektif, Derrida’nın metin problemine de farklı bir cevap verir. Derrida’nın anlamı nihai bir gösterilene kapatma konusundaki kuşkusu önemli olmakla birlikte, Kur’an’ın âyet anlayışı başka bir imkân ileri sürer: Anlamın nihai kaynağını insanın yorumunda değil, varlığın yaratılmışlığında ve onu var eden ilahî hakikatte aramak. Burada “metnin dışı” anlamsız değildir; fakat metnin dışındaki her şeyin de rastgele bir anlam deposu olduğu söylenemez. Âfâk ve enfüs, anlamını insanın keyfî yorumundan değil, yaratılmış olmalarından ve ilahî âyet oluşlarından alır.

Sonuçta üç farklı düzlem birbirine temas eder. Derrida, anlamın yorumcu tarafından sonlandırılmasına ve nihai bir gösterilenin kolayca ele geçirildiği iddiasına karşı çıkar. Gadamer, anlamanın yorumcunun kendi ufkunu da dönüştüren bir karşılaşma olduğunu gösterir. Kur’an ise okuma faaliyetini âyet, yaratma ve hidayet ilişkisi içerisinde düşünerek insanın kendisini hakikatin kaynağı olarak görmesini reddeder.

Bu üç yaklaşımın ortak sorusu aslında şudur: İnsan karşısındaki anlamı nasıl ele alacaktır?

Onu kendisi mi üretecektir?

Kendi düşüncesini ona mı söyletecektir?

Yoksa karşısındaki şeyin kendisine açılmasına mı izin verecektir?

Burada “okumak” ile “anlam yüklemek” arasındaki ayrım belirleyici hale gelir. Anlam yüklemek, insanın kendi anlamını şeyin üzerine yerleştirmesidir. Okumak ise şeyin işaret ettiği anlamı kavramaya çalışmaktır. Bu nedenle gerçek okuma, yalnızca bilgi değil, aynı zamanda tevazu gerektirir.

İnsan Aristoteles’i okurken Aristoteles’i kendi düşüncesinin aracına dönüştürmemelidir. Kur’an’ı okurken Kur’an’ı kendi çağının önceden kabul edilmiş düşüncelerinin onay belgesine dönüştürmemelidir. Tabiatı okurken onu yalnızca kullanılacak bir nesneye indirgememelidir. Kendisini okurken de kendi nefsini mutlaklaştırmamalıdır.

Çünkü insanın karşısındaki her şey, kendisinden daha büyük bir anlam alanının parçası olabilir.

Bu durumda “okuma”, metnin teknik olarak çözümlenmesinden çok daha eski ve daha temel bir faaliyettir. İnsan varlıkla karşılaşır ve onu anlamaya çalışır. Yazı bu ilişkinin sonradan kazanılmış bir biçimidir. Vahiy ise bu okuma faaliyetini kendi kaynağına doğru yönelten bir hitap olarak ortaya çıkar. Âyet, insanın ürettiği anlam değil, insanı kendi anlamının ötesine çağıran işarettir.

Belki de mesele tam burada düğümlenir: İnsan hakikati üreten bir tanrı değildir; hakikatin işaretlerini okuyan bir varlıktır. Fakat okuyabilmesi için yalnızca gözlerini değil, kendi hükümranlığını da sınırlaması gerekir. Çünkü insanın hakikati kaçırmasının sebebi her zaman bilgisizliği değildir. Bazen sorun, bildiğini zannettiği şeyin kendi sesi olmasıdır.

Okuma bu yüzden yalnızca görmek değil, gösterilene açık olmaktır.

EK-

Tenzilî ve Tekvinî Ayetlerin Ontolojik Hermeneutiği

Varlığı bir okuma nesnesi olarak kavramak, yalnızca çağdaş felsefenin metinsellik tartışmalarına özgü bir edim değildir; aksine İslam düşünce geleneğinin varlık ile bilgi (ontoloji ile epistemoloji) arasında kurduğu en temel köprülerden biridir.  “Metinden önce dünyayı okuma” ve “varlığın bir işaret (âyet) olarak tecelli etmesi” fikri, İslam kelamında ve tasavvufunda tenzilî (yazılı/kelamî) ve tekvinî (varlıksal/ontolojik) ayetler kavrayışıyla derin bir felsefi zemine kavuşur. Burada söz konusu olan, birbirinden bağımsız iki ayrı hakikat alanı değil; tek bir ilahî iradenin farklı alanlardaki tezahürleridir.

Kavramın kökenindeki “âyet” kelimesi, doğası gereği durağan bir nesneyi değil, kendisinin ötesine, başka bir hakikate işaret eden bir izi ve delili ifade eder. Tenzilî ayetler, ilahî kelamın dilsel ve metinsel düzeyde tecelli ederek insana hitap etmesidir. Ancak bu hitap, pasif bir metin okuması yaratmak için değil; insana dış dünyayı ve kendi iç alemini kavrayabileceği hermeneutik bir dil ve kavramsal bir çerçeve sunmak için vahyedilir. Tekvinî ayetler ise, yaratma (tekvin) sıfatıyla varlık sahasına çıkarılmış olan her bir nesneyi, fizik yasasını, kozmik düzeni ve insanın varoluşsal tecrübesini kapsar. Tenzilî metin sözel kılavuzken, tekvinî alan bu kılavuzun işaret ettiği cisimleşmiş hakikatler sahasıdır.

Bu noktada İslam düşünürlerinin (özellikle Gazalî, İbnü’l-Arabî ve Kuşeyri gibi isimlerin) sıklıkla başvurduğu “iki kitap” metaforu belirginleşir. Evren, kudret kalemiyle varlık sayfasına yazılmış geniş bir kitap (Kitab-ı Kebir-i Kainat) olarak görülürken; Kur’an, bu büyük kitabın sembollerini, il ilkelerini ve gizli anlamlarını insana açıklayan bir tefsir, bir okuma rehberidir. Dolayısıyla tenzilî ayetler okunduğunda insan zihninde bir kavramsal harita oluşur; ancak bu haritanın somut karşılığı, tekvinî ayetler olan doğada, zamanın akışında ve insanın kendi nefsinde deneyimlenir. Birbirini şerh eden bu iki metin, okuma eylemini tek taraflı bir zihinsel faaliyet olmaktan çıkarıp ontolojik bir karşılaşmaya dönüştürür.

Kainatın bir kitap gibi okunması, insanın nesnelerle kurduğu epistemik ilişkiyi de iki temel bakış açısına ayırır: Mana-yı ismi ve mana-yı harfi. Bir nesneye veya doğa olayına kendi adına, anlamını kendinde bitiren bağımsız bir gerçeklik olarak bakmak mana-yı ismidir. Bu yaklaşımda nesne, sadece seküler bir inceleme nesnesi ya da felsefi bir araçtır. Buna karşın mana-yı harfi yaklaşımı, bir harfin kendi varlığından ziyade temsil ettiği manaya hizmet etmesi gibi, nesneye yazarını ve ustasını gösteren bir işaret olarak bakmayı gerektirir. Burada bir doğa olayı ya da insan bedenindeki biyolojik bir süreç, kendi başına bir amaç değil; arkasındaki ilahî sıfatları bildiren bir “kelime” hükmüne geçer. Okuma, nesneyi tüketmek veya araçsallaştırmak değil, nesnenin taşıdığı bu işareti kavrama çabasıdır.

Bu diyalektik yapı, ilk yazıda vurgulanan “epistemik tanrısallık” ve “yorumcunun kibri” tehlikesine karşı da teolojik bir sınır çizer. İnsan sadece tekvinî ayetlere (doğaya ve olgulara) baktığında, varlığın karmaşıklığı içinde kaybolarak araçsal bir rasyonalizme veya doğayı mutlaklaştıran sığ bir nesnelciliğe düşebilir. Tenzilî ayetler tam da bu noktada müdahale ederek insana varlığı doğru okuyabileceği dili ve tevazuyu kazandırır. Tenzilî ayet şifreyi sunar, tekvinî ayet ise o şifrenin evrendeki somut tezahürünü sergiler.

Sonuç olarak, tenzilî ve tekvinî ayetler ayrımı, “metnin dışı” meselesine özgün bir yanıt getirir. Burada metnin dışındaki dünya, rastgele bir nesneler yığını veya yorumcunun kendi ürettiği anlamları yansıttığı boş bir perde değildir. Metnin dışı, zaten aşkın bir Yazar tarafından kurgulanmış, anlamla yüklü başka bir metindir. Okuma eylemi böylece ne Derridacı anlamda ucu açık ve sonsuz bir erteleme sürecine ne de yorumcunun metni kendi iddialarına alet ettiği bir araçsallaştırmaya dönüşür. İnsan, vahyedilen metin ile yaratılan varlık arasındaki bu aynalık ilişkisini fark ettiği ölçüde, hakikatin üreticisi değil, onun hürmetkar bir okuyucusu olduğunu idrak eder.

Bir yanıt yazın