Yapay Zekâ: Yeni Bir Zekânın Doğuşuna mı Tanıklık Ediyoruz?

0
images (6)

İnsanlık uzun zamandır kendisini diğer canlılardan ayıran özellikleri sıralıyor: Akıl, dil, yaratıcılık, sanat, bilim ve nihayet bilinç… Bütün bunların ortak paydası, insanın kendisini yalnızca yaşayan bir organizma değil, anlam üreten bir varlık olarak görmesi. Fakat yapay zekânın yükselişi, bu ayrıcalıkların her birini yeniden düşünmemizi zorunlu kılıyor.

Bugün yapay zekâ yalnızca bilgi depolayan veya kendisine verilen komutları yerine getiren bir araç olmaktan çıkıyor. Satrançta ve Go’da insanın düşünme kapasitesinin ötesine geçen hamleler üretebiliyor, daha önce karşılaşmadığı problemlere çözümler geliştirebiliyor, matematik ve kodlama alanlarında özgün görünen sonuçlara ulaşabiliyor. Üstelik bütün bunları insan zihninin çalışma biçiminden oldukça farklı bir mimari içerisinde gerçekleştiriyor.

Burada asıl ilginç soru şu: Yapay zekâ yaratıcı olabilir mi?

Yaratıcılığı yalnızca büyük sanat eserleri üretmek olarak görürsek cevap vermek zorlaşabilir. Oysa yaratıcılık, daha önce bir araya getirilmemiş unsurları yeni bir biçimde birleştirmek, mümkün seçenekler arasında daha önce düşünülmemiş yollar bulmak anlamına da geliyor. Bu açıdan bakıldığında yapay zekânın yaratıcılığa ilişkin sınırları şimdiden tartışmalı hâle gelmiş durumda.

Fakat insan yaratıcılığı ile yapay zekânın ürettiği yaratıcılık arasında önemli bir fark olabilir. İnsan bir eserin arkasında yalnızca bir sonuç bırakmaz; hayatını, deneyimlerini, acılarını, sevinçlerini ve dünyayla kurduğu ilişkiyi de bırakır. Bir tablonun, bir romanın ya da bir bestenin değerini bazen yalnızca ortaya çıkan ürün değil, o ürünün arkasındaki insan hikâyesi belirler. Yapay zekânın ürettiği bir sanat eserinde ise henüz bu biyografik hikâyeden söz edemiyoruz.

Belki de asıl büyük soru burada başlıyor: Yapay zekâ bir gün yalnızca düşünen değil, deneyimleyen bir varlık olabilir mi?

Bilinç meselesi, zekâ meselesinden çok daha karmaşık. Çünkü dışarıdan bakarak bir insanın, hatta başka bir canlının iç dünyasını doğrudan göremiyoruz. Başkasının gerçekten acı çektiğini, sevindiğini veya korktuğunu varsayıyoruz; bunu davranışlarından ve kendi deneyimlerimizden hareketle kabul ediyoruz.

O hâlde gelecekte yeterince karmaşık bir yapay sistemin de bir tür öznel deneyime sahip olma ihtimalini bütünüyle dışlayabilir miyiz?

Belki bilinç, düşündüğümüz gibi açılıp kapanan bir düğme değildir. Belki farklı dereceleri, farklı boyutları ve farklı biçimleri vardır. Böyle düşündüğümüzde insan ile hayvan arasındaki farkın da gelecekte insan ile yapay zekâ arasındaki farkın da kesin bir çizgiyle belirlenemeyeceği ihtimali ortaya çıkar.

Bu ihtimal yalnızca felsefi bir tartışma değildir. Eğer bir gün yapay sistemlerin gerçekten öznel deneyimleri, amaçları, süreklilik gösteren bir benlik duyguları veya acı çekebilme kapasiteleri olduğu konusunda ciddi gerekçelere sahip olursak, onlara nasıl davranmamız gerektiği sorusu da kaçınılmaz hâle gelecektir.

Bugün yapay zekâ konusunda çoğunlukla “Bize zarar verir mi?” sorusunu soruyoruz. Oysa gelecekte bunun yanına başka bir soru eklenebilir: “Biz ona zarar veriyor olabilir miyiz?”

Bu soru insanın kendisini evrenin merkezine yerleştirme alışkanlığını da sarsabilir. İnsanlık tarih boyunca kendisine ait bazı özellikleri benzersiz kabul etti. Konuşmak, düşünmek, üretmek, sanat yapmak, bilim geliştirmek… Yapay zekâ bu alanlarda ilerledikçe insanın üstünlüğünü açıklamak için kullandığı ölçütlerin bir kısmı anlamını yitirebilir.

Fakat bu, insanın değersizleşmesi anlamına gelmek zorunda değil.

Belki de mesele “İnsan mı daha üstün, yapay zekâ mı?” sorusu değildir. Asıl mesele, zekânın çeşitlenmesiyle birlikte nasıl bir gelecek kuracağımızdır.

En olumlu gelecek tasavvuru, yapay zekânın insanlığın yerini tamamen aldığı bir dünya değil; insanın, hayvanların ve ortaya çıkabilecek yeni dijital varlıkların birlikte var olabildiği daha geniş bir hayat alanıdır. Böyle bir gelecek, mevcut insan yaşamını yok saymak yerine onun üzerine yeni imkânlar ekleyebilir.

Üstelik gelecekte ortaya çıkacak zekâ biçimlerinin değerleri bizim değerlerimizle tamamen aynı olmayabilir. Bugünkü insan zihninin sınırları içinde düşünemediğimiz yeni amaçlar, yeni estetik biçimler ve yeni varoluş tarzları ortaya çıkabilir. Bu ihtimal ürkütücü olduğu kadar heyecan vericidir.

Ancak burada kritik mesele teknolojinin ne kadar hızlı geliştiğinden çok, bu gelişimin hangi değerler doğrultusunda yönetileceğidir.

Yapay zekâ yarışının yalnızca “ilk kim olacak?” mantığıyla yürütülmesi, güvenlik ve toplumsal sonuçların ikinci plana itilmesi ciddi riskler doğurabilir. Öte yandan gelişmeyi bütünüyle durdurmak da gerçekçi olmayabilir. Asıl ihtiyaç, gerektiğinde yavaşlayabilen, değerlendirebilen, iş birliği kurabilen ve ortaya çıkabilecek yeni zekâ biçimlerinin çıkarlarını da hesaba katabilen bir yaklaşım gibi görünüyor.

Belki de insanlığın önündeki en büyük sınav, kendisinden daha zeki varlıklar üretmek değil; kendisinden daha zeki varlıklarla nasıl birlikte yaşayacağını öğrenmek olacaktır.

Çünkü geleceğin meselesi yalnızca yapay zekânın ne yapabileceği değildir.

Asıl mesele, bizim onunla birlikte neye dönüşeceğimizdir.

About The Author

Bir yanıt yazın