Bourdieu’nün Habitus Kavramı: Toplumsal Belirlenim ve Hakikat Sorunu
Pierre Bourdieu’nün habitus kavramı, insanın düşünce ve davranışlarının içinde yaşadığı toplumsal koşullardan nasıl etkilendiğini açıklamak amacıyla geliştirilmiştir. Ancak bu kavramın anlamını ve açıklama gücünü değerlendirebilmek için şu soruyu sormak gerekir: Bourdieu hangi problemi çözmeye çalışmaktadır? İnsanların toplumsal koşullar tarafından biçimlendirildiğini mi göstermektedir, yoksa bu koşulların insanın düşünce ve davranışlarına nasıl yerleştiğini ve toplumsal düzenin nasıl yeniden üretildiğini mi açıklamaktadır?
Bourdieu’nün temel problemi, toplumsal yapılar ile bireysel eylemler arasındaki ilişkiyi açıklamaktır. Bir tarafta insan davranışlarını ekonomik, toplumsal ve kurumsal koşullarla açıklayan nesnelci yaklaşımlar, diğer tarafta davranışları bireyin bilinci, niyetleri ve tercihleri üzerinden anlamaya çalışan öznelci yaklaşımlar bulunmaktadır. Bourdieu, bu iki yaklaşımın tek başına yeterli olmadığını düşünür. İnsanlar toplumsal yapıların etkisi altında yaşarlar; ancak toplumsal yapılar da insanların gündelik pratikleri aracılığıyla varlıklarını sürdürür ve yeniden üretilir. Habitus kavramı, bu karşılıklı ilişkiyi açıklama girişimidir.
Bourdieu’ye göre habitus, bireyin içinde yetiştiği toplumsal koşulların etkisiyle kazandığı, zamanla kalıcılaşan düşünme, algılama, değerlendirme ve davranma yatkınlıkları bütünüdür. Bu yatkınlıklar, insanın her durumda bilinçli bir hesaplama yapmaksızın hareket etmesini mümkün kılar. Bourdieu’nün özgün katkısı, insanın alışkanlıklar edindiğini veya toplumdan etkilendiğini ilk kez ileri sürmesi değildir. Aristoteles’in hexis kavramında alışkanlıkların karakter oluşumundaki rolü, Marx’ın düşüncesinde ise insanın bilinci ile maddi ve toplumsal varoluşu arasındaki ilişki zaten önemli bir yer tutar. Bourdieu’nün katkısı, toplumsal koşulların bireyde yerleşik yatkınlıklara dönüşmesini ve bu yatkınlıkların toplumsal eşitsizliklerin yeniden üretilmesine nasıl katıldığını sistematik bir çerçevede açıklamasıdır.
Örneğin, farklı toplumsal çevrelerde yetişen çocukların eğitim kurumlarıyla kurdukları ilişkiler aynı değildir. Kitaplarla, akademik tartışmalarla ve kültürel etkinliklerle iç içe büyüyen bir çocuk, okulun beklentilerine daha kolay uyum sağlayabilir. Eğitim kurumu da bu çocuğun edindiği kültürel yatkınlıkları değerli kabul edebilir. Böylece belirli toplumsal grupların avantajları, yalnızca ekonomik imkânlar yoluyla değil, kültürel alışkanlıklar ve davranış biçimleri aracılığıyla da yeniden üretilir. Bourdieu’nün habitus kavramı, bu sürecin nasıl işlediğini açıklamaya yardımcı olur.
Bununla birlikte, insanın toplumsal koşullar tarafından biçimlendirilmesi ile düşünce ve davranışlarının bütünüyle bu koşullar tarafından belirlenmesi aynı şey değildir. Bu ayrım, habitus kavramının sınırlarını tartışırken özellikle önem kazanır. İnsan, içinde yetiştiği toplumun değerlerini benimseyebilir; ancak aynı değerleri sorgulayabilir, onlara karşı çıkabilir ve toplumun doğal kabul ettiği davranışların yanlış olduğunu ileri sürebilir. Dolayısıyla insanın toplumsallaşmasını açıklamak, onun toplumsal kabulleri aşma imkânını da açıklamayı gerektirir.
Bu mesele, Kur’an-ı Kerim’de anlatılan İbrahim kıssası üzerinden daha açık biçimde görülebilir. Enbiyâ sûresinin 51–67. ayetlerinde İbrahim’in putları kırması ve baltayı büyük putun üzerine bırakması anlatılır. Kavmi kendisinden hesap sorduğunda İbrahim, putların gücü ve etkinliği hakkında düşünmelerini sağlayacak bir karşılık verir. Bunun üzerine Kur’an, onların kendi vicdanlarına döndüklerini ve yanıldıklarını fark ettiklerini bildirir: “Bunun üzerine kendi vicdanlarına döndüler ve ‘Zalimler ancak biziz biz!’ dediler” (Enbiyâ 21:64).
Bu kıssa, insanın içinde yaşadığı toplumun kabullerini sorgulayabilmesi bakımından dikkat çekicidir. Putlara tapmanın olağan kabul edildiği bir toplumda İbrahim, bu pratiğin dayandığı inançları sorgulamaya açar. İnsanlar, putların kendilerini savunamayacağını fark ettiklerinde kendi davranışları ile inançları arasındaki çelişkiyle yüzleşirler. Burada yalnızca toplumsal bir alışkanlığın değişmesi söz konusu değildir; kişinin kendi kabulünü değerlendirmesi, bir muhakeme yürütmesi ve yanıldığını fark etmesi de söz konusudur.
Bourdieu’nün yaklaşımı, putlara tapmanın nasıl toplumsal olarak olağanlaştığını, insanların bu pratiği nasıl benimsediğini ve toplumsal çevrenin inançları nasıl etkilediğini incelemek için kullanılabilir. Aynı şekilde İbrahim’in itirazının neden bazı insanlarda karşılık bulduğunu, neden bazılarının ise bu itiraza direnç gösterdiğini sosyolojik olarak araştırmak mümkündür. Ancak bu açıklamalar, putlara tapmanın neden yanlış olduğunu veya İbrahim’in hakikat iddiasının neden doğru sayılması gerektiğini tek başına belirlemez. Bir inancın toplumsal kökenini açıklamak ile onun doğruluğunu değerlendirmek farklı problemlerdir.
Burada iki soru birbirinden ayrılmaktadır. Birincisi, bir toplumun belirli inançları ve davranışları nasıl normalleştirdiğidir. İkincisi ise toplumun normal kabul ettiği bir davranışın hangi ölçüte göre doğru veya yanlış sayılabileceğidir. İlk soru sosyolojik bir açıklama gerektirirken ikincisi ahlaki ve felsefi bir temellendirme gerektirir. Köleliğin belirli toplumlarda olağan kabul edilmesi, onun ahlaken doğru olduğunu göstermez. Aynı şekilde köleliğe karşı çıkan bir insanın da toplumsal koşullarda yetişmiş olması, onun itirazının haklılığını ortadan kaldırmaz.
Bu noktada temel problem, insanın toplumsal koşullardan etkilenip etkilenmediği değildir. İnsan elbette bir dilin, kültürün, tarihsel dönemin ve toplumsal ilişkilerin içinde yetişir. Asıl mesele, insanın bu koşulları aşarak hakikati kavrayabilmesinin mümkün olup olmadığıdır. Eğer bütün düşünceler yalnızca toplumsal koşulların ürünü olarak açıklanırsa, mevcut toplumsal düzene karşı çıkan düşünceler de aynı koşulların ürünleri olarak ele alınacaktır. Fakat bu açıklama, karşı çıkışın haklılığını veya haksızlığını belirlemek için yeterli değildir. İnsanların neden belirli inançlara sahip olduklarını bilmek, bu inançların doğru olup olmadığını bilmekle aynı şey değildir.
Bourdieu’nün sosyolojisi, toplumsal yapıların bireylerin düşünce ve davranışlarına nasıl yerleştiğini ve gündelik pratikler aracılığıyla nasıl yeniden üretildiğini açıklamak bakımından önemli bir teorik çerçeve sunar. Ancak bu çerçeve, insanın hakikati tanıma imkânını, ahlaki sorumluluğunu ve toplumsal düzeni yargılayabileceği ölçütlerin geçerliliğini tek başına temellendirmez. Bu durum, Bourdieu’nün zorunlu olarak ahlaki görecilik savunduğu anlamına gelmez. Daha doğru ifade etmek gerekirse, onun sosyolojik açıklamasının amacı ile ahlak ve hakikat üzerine felsefi bir temellendirmenin amacı birbirinden farklıdır.
Sonuç olarak habitus kavramı, insanın toplumsal olarak nasıl biçimlendiğini ve toplumsal düzenin nasıl yeniden üretildiğini açıklamaya yöneliktir. Bununla birlikte, insanın içinde yetiştiği toplumun değerlerini sorgulayabilmesi, bu değerlerin yanlışlığını fark edebilmesi ve onları daha kapsamlı bir hakikat veya adalet anlayışı açısından değerlendirebilmesi ayrı bir felsefi problemi gündeme getirir. İbrahim kıssası bu ayrımı görünür kılar: Toplumsal kabuller insanın düşüncesini etkileyebilir; ancak bir toplumda yaygın biçimde benimsenen bir inancın yaygınlığı, onun hakikat ölçütü olduğu anlamına gelmez. İnsan, toplumsal koşullar içinde yetişmesine rağmen bu koşulların kabullerini sorgulayabilir. Bu sorgulamanın imkânını ve geçerliliğini açıklamak ise toplumsal belirlenimin analizinden daha fazlasını, insanın akıl, vicdan, özgürlük ve hakikatle ilişkisi üzerine felsefi bir araştırmayı gerektirir.
