GELİR DAĞILIMINDA ADALETSİZLİK VE SERVETİN TEKELLEŞMESİ

0
c3314fe7-8642-44c4-acce-c5e803228886

Ekonomik adalet, bir toplumun huzur, güven ve toplumsal bütünlüğünün temel şartlarından biridir. Bir toplumda üretilen servetin belirli kişi ve grupların elinde toplanması, geniş halk kesimlerinin ise yoksulluk, işsizlik ve geçim sıkıntısıyla mücadele etmesi yalnızca ekonomik bir problem değildir. Aynı zamanda ahlâkî, sosyal ve insani bir adalet problemidir. İslâm, insanın mülkiyet hakkını tanımakla birlikte servetin sınırsız biçimde biriktirilmesini, haksız yollarla elde edilmesini ve toplumun geri kalan kesimlerinin ekonomik imkânlardan mahrum bırakılmasını kabul etmez. Kur’an’ın ekonomik düzen anlayışında mülkiyet hakkı kadar sosyal sorumluluk, kazanç kadar paylaşma, üretim kadar adil bölüşüm de önemlidir. Bu bakımdan gelir dağılımındaki adaletsizlik ve servetin tekelleşmesi, İslâm’ın adalet, emanet, infak, zekât ve kardeşlik ilkeleri çerçevesinde ele alınması gereken temel meselelerdendir.

İslâm’ın ekonomik anlayışında adalet, yalnızca insanların kanun önünde eşit olması anlamına gelmez. İnsanların emeklerinin karşılığını alabilmeleri, ekonomik imkânlara erişebilmeleri ve temel ihtiyaçlarını insan onuruna yaraşır biçimde karşılayabilmeleri de adaletin kapsamındadır. Kur’an, adaleti bütün toplumsal ilişkilerin merkezine yerleştirir.

“Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı da yasaklar.” (Nahl 16/90).

Bu ayet, ekonomik ilişkiler de dâhil olmak üzere hayatın bütün alanlarında adaletin temel bir ilke olduğunu ortaya koymaktadır. Gelir dağılımında adalet, herkesin aynı miktarda servete sahip olması demek değildir. İnsanların emek, üretim ve girişimleri sonucunda farklı gelirler elde etmesi mümkündür. Ancak bu farklılıkların sömürüye, haksız kazanca, fırsat eşitsizliğine ve başkalarının temel haklarının ihlaline dönüşmesi kabul edilemez. Dolayısıyla İslâm, ekonomik farklılıkları bütünüyle ortadan kaldırmayı değil, bu farklılıkların adaletsizliğe ve toplumsal tahakküme dönüşmesini engellemeyi hedefler.

Kur’an’ın ekonomik adalet anlayışını en açık biçimde ortaya koyan ayetlerden biri Haşr suresinin 7. ayetidir. “…Öyle ki o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin…” Bu ayet, servetin yalnızca belirli bir ekonomik sınıfın elinde dolaşan bir güç hâline gelmesini önlemeye yönelik önemli bir ilke ortaya koymaktadır. Burada dikkat çekilmesi gereken husus, servetin varlığı değil, servetin toplumun geniş kesimlerinden koparılarak belirli çevrelerin ekonomik hâkimiyetine dönüşmesidir. Servetin tekelleşmesi şu sorunları beraberinde getirebilir: 1). Ekonomik gücün belirli ailelerin, şirketlerin veya grupların elinde toplanması. 2). Küçük üreticilerin ve esnafın büyük sermaye karşısında güç kaybetmesi. 3). Rekabetin ortadan kalkması ve piyasaların kontrol edilmesi. 4). Emek gelirlerinin sermaye gelirleri karşısında zayıflaması. 5). Eğitim, sağlık, barınma ve diğer temel imkânlara erişimde eşitsizliklerin artması. 6). Ekonomik gücün siyasi ve toplumsal kararları etkileyecek bir hâkimiyete dönüşmesi. Kur’an’ın ortaya koyduğu temel ilke, servetin toplumun bütün kesimlerini ilgilendiren sosyal bir sorumluluk alanı olduğudur.

İslâm, mülkiyet hakkını meşru kabul eder. Ancak mülkiyetin insanı sorumluluktan uzaklaştıran sınırsız bir ayrıcalık hâline getirilmesine karşı çıkar. Tevbe suresinin 34-35. ayetlerinde altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlar ağır biçimde uyarılmaktadır. “...Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara elem dolu bir azabı müjdele!“. Bu uyarı, servetin yalnızca bireysel bir zenginlik göstergesi olmadığını, aynı zamanda ahlâkî ve toplumsal bir sorumluluk taşıdığını göstermektedir. Burada her türlü tasarrufun veya yatırımın yasaklandığı sonucuna varılmamalıdır. İslâm, üretimi, yatırımı ve meşru birikimi teşvik eder. Eleştirilen husus, servetin toplumsal sorumluluklardan koparılması, ihtiyaç sahiplerinin görmezden gelinmesi ve malın insanın tek amacı hâline getirilmesidir. Bir insanın çok zengin olması tek başına ahlâkî bir kusur değildir. Ancak zenginliğin haksız kazanç, sömürü, cimrilik ve toplumsal duyarsızlık üretmesi ciddi bir ahlâk problemidir.

İslâm, gelir dağılımındaki adaletsizliği azaltmak için yalnızca ahlâkî öğütler vermekle yetinmez; zekât gibi kurumsal bir sosyal dayanışma mekanizması da getirir. Tevbe suresi 60. ayet, zekâtın verileceği sınıfları belirlemektedir. Bunlar fakirler, miskinler, zekât işinde çalışanlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlar, özgürlüğüne kavuşmak isteyenler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlardır. Bu düzenleme, ekonomik imkânların toplumun ihtiyaç sahibi kesimlerine ulaşmasını amaçlamaktadır. Zekâtın yanında sadaka, infak, vakıf ve karz-ı hasen gibi uygulamalar da ekonomik dayanışmanın gelişmesine katkı sağlar. Özellikle karz-ı hasen, ihtiyaç sahibine faizsiz ve iyilik amacıyla borç verilmesini ifade eder. Bakara suresi 261. ayet, Allah yolunda infak edenlerin durumunu, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan bir tohuma benzetilir. Bu anlatım, paylaşmanın yalnızca ihtiyaç sahibini değil, paylaşan insanı da ahlâkî ve manevi bakımdan zenginleştirdiğini gösterir.

Gelir dağılımında adaletin sağlanması yalnızca bireylerin vicdanına bırakılamaz. Devletin de ekonomik düzenin adil işlemesini sağlayacak sorumlulukları vardır. Kur’an’ın adalet ilkesi, kamu yönetiminde de temel ölçü olmalıdır. Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor” (Nisâ 4/58). Ekonomik adalet bakımından devletin sorumlulukları şunlardır: 1). Tekelleşmeyi ve haksız rekabeti önlemek. 2). Vergi sisteminde adalet ve hakkaniyeti gözetmek. 3). Kamu kaynaklarının belirli grupların çıkarına kullanılmasını engellemek. 4). Yolsuzluk, rüşvet ve kamu malı ihlallerine karşı mücadele etmek. 5). Dar gelirli kesimlerin temel ihtiyaçlara erişimini kolaylaştırmak. 6). Eğitim, sağlık ve barınma imkânlarında fırsat eşitliğini geliştirmek. 7). Küçük üreticiyi, çiftçiyi ve esnafı koruyacak adil ekonomik şartlar oluşturmak. 8). Çalışanların ve tüketicilerin haklarını güvence altına almak. Devletin görevi herkesi zenginleştirmek değil, hiç kimsenin yoksulluğa mahkûm edilmediği, ekonomik gücün başkalarının haklarını ortadan kaldırmadığı bir düzenin şartlarını oluşturmaktır.

İslâm’ın ekonomik yaklaşımı, ne sınırsız bireysel çıkarcılığı ne de mülkiyet hakkını bütünüyle ortadan kaldıran bir anlayışı esas alır. Mülkiyet hakkını, toplumsal sorumluluk ve ahlâk ilkeleriyle birlikte değerlendirir. Bu çerçevede temel ilkeler şöyle sıralanabilir: A). Adalet: Herkesin hakkının korunması. B). Emanet: Servetin ve mülkiyetin sorumluluk bilinciyle kullanılması. C). Helal kazanç: Haksızlık, sömürü ve aldatmadan uzak durulması. D). Zekât: İhtiyaç sahiplerinin ekonomik olarak desteklenmesi. E). İnfak: Paylaşma ve dayanışmanın geliştirilmesi. F)! Üretim: Tembelliğin değil, meşru emek ve üretimin teşvik edilmesi. G). Ölçülülük: İsrafın, aşırı tüketimin ve gösterişçi zenginliğin önlenmesi. H). Kamu hakkı: Kamu kaynaklarının toplumun ortak emaneti olarak korunması. I). Tekelleşmenin önlenmesi: Ekonomik gücün haksız hâkimiyet aracına dönüşmesinin engellenmesi.

Gelir dağılımında adaletsizlik ve servetin tekelleşmesi, çağımızın en önemli ekonomik ve toplumsal sorunlarından biridir. Bir tarafta büyük servetlerin ve ekonomik imkânların belirli ellerde yoğunlaşması, diğer tarafta milyonlarca insanın temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanması, ekonomik düzenin adalet boyutunu yeniden düşünmeyi zorunlu kılmaktadır. Kur’an’ın ortaya koyduğu ekonomik anlayışta servet, insanın mutlak ve sınırsız tasarrufuna bırakılmış bir güç değildir. Mülkiyet hakkı meşru olmakla birlikte bu hak, başkalarının emeğini sömürme, toplumsal kaynakları kendi çıkarına kullanma ve ihtiyaç sahiplerini görmezden gelme özgürlüğü vermez. Haşr suresinin 7. ayetindeki, servetin yalnızca zenginler arasında dolaşan bir güç hâline gelmemesi ilkesi, ekonomik adalet bakımından son derece önemli bir ölçüdür.

Bu ölçü, günümüz dünyasında gelir dağılımı, fırsat eşitliği, sosyal güvenlik, kamu kaynaklarının kullanımı ve ekonomik tekelleşme gibi konular üzerinde yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. Unutulmamalıdır ki bir toplumun zenginliği yalnızca sahip olduğu toplam servetle ölçülemez. O servetin ne kadar adil üretildiği, nasıl paylaşıldığı ve toplumun hangi kesimlerine ulaştığı da önemlidir. İslâm’ın ekonomik adalet anlayışının özü şudur: Zenginlik bir suç değildir; fakat zenginliğin başkalarının yoksulluğu, emeğinin sömürülmesi ve haklarının gasp edilmesi üzerine kurulması kabul edilemez. Servet insanı başkalarına üstün kılmak için değil, adalet ve sorumluluk bilinciyle yaşamak için bir imkândır.

About The Author

Bir yanıt yazın