wallisour

Şehir ve uğraş bağlamında dil merkezli  bir mekâna yürüyüş

Bir temaşa veya tetkik gereği bir metin okunduğunda; bu metnin sizi, söylenmeye değer bir şeyler ifade eden cümlelerin ardından, kağıda veya günümüzde olduğu gibi ekrana bağlı kalarak okumanın üzerinde gerçekleştiği bir mekâna davet eder. Metnin okuyucuya yönelik oluşturduğu bu mekân, ilk önce yüzey olarak maddi bir unsur biçiminde kendini varlayan bir vasatta yer alırken, devamla okunan satırların itimi ve satır aralarının gizemli çekiciliğiyle zihinde daha muğlak ve daha okuyana özgü biçimlerde soyut bir mekân/lar/a geçiş yapar. Yani bir nevi iktidar olma biçiminin farklı görüntüler altında varlık sahnesinde mekân bulması olarak değerlendirebileceğimiz bu girişim, türleri somut olandan soyut olana ne kadar yaklaşırsa, oluşturmuş olduğu vasatın büyüklüğü ve gelişmişliği adına bir tür yoklama faaliyetini de o kadar araştırıyor demektir. Metin bir bakıma yeni bir ilişkiler ağını da bu düzlem üzerinden kurarken belki de olmadık bir biçimde şehre yaklaşır. Yani en yalın anlamıyla bir metin, şehir olmasa bile şehrin devamı veya yeni bir anlam katmanı altında şehrin yeniden okunması olarak hayatımızdaki gizli yerine yeni yeni alanlar katmakta bir beis görmez. Bu da şehri var olan bitenin somut bir mekâna yansıdığı arazi parçasından koparıp, merkezinde fonksiyonel olmanın yer aldığı ilişkiler ağının yeni imkân alanlarına doğru çeker. Yani dışımızda madden kurulu devasa bir şehir varken ve duruyorken okuma dediğimiz eylemin içimizde veya hemen yanı başımızda aynı imkânların daha soyut bağlamda bir türevini sunma bakımından yine içimize şehir diye sokulduğunu hissetmiş bulunuruz. Bir de bakarız ki yanıbaşımızda olup biten her şeyle birlikte elde ettiğimiz işbu deneyim bizi olmaklığın zengin potansiyeliyle birlikte şehrin kucağına fırlatıvermiş.

Şehre haksızlık etmeyelim; aslında içinde yer bulup medeniyet ve bilinirlik kazandığımız bu mekâna varıncaya değin, üzerimizde kendini var kılan birçok unsurun iktidarı bizi bildiğimizin çok ötesinde bir yetkeyle yönetmektedirler. Eğer biz, falanca şeyin iktidarı deyip de yalın bir iktidardan bahsedersek, gerçeği en azından saptırmakla kalmayıp, o gerçekten de hızla ayrılmış sayılırız. Aslında bütün iktidar biçimleri, yönlendikleri nesne üzerinde (en azından bazen) birbirlerine yardım etmekte hiç de zorlanmazlar. Bir iktidar biçimi, bağlam gereği bir diğerinin elinden tutarak nesnesi olduğu vasat hakkında söz sahibi olmasını kolaylaştırır veya ona kendi açtığı iktidar alanı içinde bir yer vermekte fazlaca bir beis görmez. Bu dolayımda, dilden tutun da kullandığımız eşyaya varıncaya değin geniş bir yelpazede hayatımızı kuşatan unsurlarının birbirleriyle kurdukları etkileşim alanları ve bu etkileşim alanlarının bizim üzerimizde yansıması ile biz de bu iktidar biçimlerinden nasibimizi hak ettiğimiz oranda almış oluruz. Yukarıda kurduğumuz cümlede şehre haksızlık etmeyelim demiştik, şimdi biraz da şehre haksızlık ederek iktidarın üzerine yürümeyi deneyelim. Aslında bu ilişkiler ağını bizi beşerden insana varıncaya değin ‘bu günkü durumumuza gelmemiz sadedinde’ şehrin oluşturduğunu bilmekteyiz ve bu bilgiyle de şehri, başımıza bu iktidar “belasını”  sarmakla ilişkilendirmekte yanlış yapmış olmayız. Kullanma ve kullanılmanın doğası gereği; şehir de bizim gibi birçok iktidar alanını kendi gelişimi gereği kullanırken diğer birçok iktidar alanı tarafından da kullanılmaktan kaçamaz. Elbette diğer alanlarda da olduğu gibi, yüzde yüz kullanma veya yüzde yüz kullanılma kipi henüz görülmüş bir şey değil. En asgari düzeyde yüzde elli bir kullandığınız bir unsurun yüzde kırk dokuz sizi kullandığını bilirsiniz. Bu sınırların birbirine yakın düşmesi hasebiyle pek bir algılanacak düzey vermese bile sınırların birbirinden uzaklaşmasıyla fark etmek de daha görkemli bir biçimde açığa çıkar. En basitinden yediğimiz yemek bizi bilmem kaç oranında hayatta tutarken termodinamiğin ikinci yasası gereği ‘oran çok düşük olsa bile’ bilmem kaç oranında da ölüme gönderir.

Dilin içinde “neyi dile getiriyorsun” diye var olan bir soru kipini ele aldığımızda; dilin, kullandığı bütün tabanlarıyla bu iktidar biçimlerinin en önemli taşıyıcısı olduğunu görmekteyiz. Aslında dil, bir anlamda bahsi geçen iktidar biçimlerini mekâna taşıyarak iktidara aracı olurken en yoğun biçimde bir iktidar alanının sarmalına bağlam gereği şehri dâhil ettiğini ve varlık olarak insan tekinden topluma varan bir çizgide bu kıskacın içine dâhil ederek hükümranlığını yürüttüğünü teknik düzeyde bugün vardığımız donanımlar gereği açık bir şekilde biliyoruz.

Değişen şartlar ve yeni ulaşılan imkanlar gereği, yeni bir şehir algısı üzerinden şehre yaklaşmakta olduğumuzun farkındayız elbette. Günümüz şartlarında birer insan olarak hızla kendine doğru yabancılaşan bir sürecin içine girmiş bulunmakla birlikte yaşadığımız süre zarfında elde edip dönüştürdüğümüz bütün gereçleri kendimizin üzerine koyarak eskiye oranla artan bir hızla farklılaşıyoruz. Bir kopuşu da ifade eden bu farklılık, hedeflediği insanla birlikte içinde yer aldığı mekânı da aynı oranda değiştirmektedir. Hatta insanla, çevresinde yer alan enstrümanlar; şehir ve mekân olarak birbirlerine karşılıklı iz bırakarak hızla bir değişime uğramaktadırlar. Bu durumda tarihten günümüze gelen süreç içinde; bir başka deyişle ilk insandan bu yana, zaman zaman artarak, zaman zaman azalarak, dönüşüp değişime uğrayan bir aksta hızla yabancılaşıyoruz. İşbu yabancılaşma, bir yandan bizi varoluşsal köklerimizden koparmak gibi bir taban oluştururken diğer yandan, daha soyut ve daha donanımlı başka bir taban üzerinde yükselmemizi vaat etmektedir. Buna mukabil ‘ilişkisel bağlamda’ şehir insan karşıtlığı gereği kurulmuş olan bu ağın, zaman içinde gittikçe soyutlanması ile birlikte şehir de elde ettiği paralel kazanımlar sonucunda hızla bir soyutlanmaya doğru yol almaktadır. Şehrin gövdesine eklemlenen her unsur, insanı nispeten daha soyut, daha haraketli bir merkezin oluştuğu farklı bir alana doğru çekerken, aslında görülen odur ki, bütün bu uğraş alanı insana ve şehre yansıyanı kadarıyla bir dil üzerinden üretilip servis edilmektedir. Kullanılan dil şehirle insan arasında her geçen gün daha işlevsel bir hal alarak insanı başında söylediğimiz gibi beylik ifadeyle yabancılaştırırken, şehre de var olandan farklı mekanlar katıp daha sofistike bir duruma getirerek anlaşma ve ilişkiler noktasında dilin ötesinde ulaşılması imkansız olan bir alana getirip dayamıştır. Yani şehirlerin artık klasik anlamda bizi barındırmanın ötesinde, bize bir dil bağışlayan devasa yapılar oldukları günümüzde yavaş yavaş da olsa belirgin bir şekilde fark edilmektedir. Bu günün dünyasında gelişmiş ülkelere ait kültür üreten herhangi bir metropolde olup biteni, yine dünyanın herhangi bir taşrasından izleyen biri, o metropoldeki insanla aynı müziği dinleyip, aynı kitapları okuyabildiği gibi, onun seyrettiği filmleri seyredip onun gibi davranabilmekle ve duyumsayabilmektedir. Hem de eski insanın yabancılaşmayı fark edip bazı direnç noktaları oluşturma gayreti güttüğü yerlerde entegre olmak gibi bir düzlemde, ötekine katılmanın kolaylığını kuşanarak bunu yapmakta herhangi bir beis görmemektedir. Bu durumda o metropoldeki insandan mekân ayrılığından başka herhangi bir farklılığa sahip olmayan bu insanın diğeri ile kurduğu bağ, dil üzerinden inşa edildiğinden dolayı eski dönemlerde şehirde olmanın insana sağladıkları özellikleri bulunduğumuz bu zaman kesitinde ayniyle dil sağlamaktadır. İşte bundan dolayı dil artık şehirdir diyebileceğimiz bir noktaya gelmiş bulunmaktayız. Bağlam gereği gelinen bu noktada şehrin iktidar anlayışının dilin iktidar anlayışıyla bazı kesişim kümeleri oluşturduğunu yavaş yavaş anlamak durumundayız. Dil ne kadar oyun oynarsa artık şehir de en azından o kadar oyun oynar, dil ne kadar savurursa şehir de o kadar savurur, dil ne kadar dönüştürürse şehir de o kadar dönüştürür, dil ne kadar iktidar ederse şehir de o kadar iktidar eder deme noktasına gelmiş durumdayız.

Kendi coğrafyamıza baktığımızda ise gördüklerimiz; bazı kalemlerde farklılık arz etse bile, gelişen teknik ve iletişim araçlarının verdiği imkânlar dolayımında insanın kendini hemen kendi yanında inşa etmesiyle başlayan yeni bir sürece doğru bizim de kültür ve medeniyet temsilcileri olarak hızla yol almakta olduğumuz yadsınamaz bir gerçeklik olarak ortadadır. Daha önceki dönemlerde şehrin ziyadesiyle mekân orjinli olarak insana sunduğu ve onu beşer sınırlarından alıp insan olmaklığın vasatına eriştiren maddi yüzünün en azından insanın soyut kazanımları açısından artık çok da fonksiyonel olmayacağını çıkarsayabilecek bir duruma geldiğimizden yukarıda birkaç kelamla bahsettik. İslam’da ilk şehrin adının Medine’den başlaması, işbu tarihte yeni İslam insanının inşası açısından elbette ki önemliydi. Aslında din bu bağlamda insana hedef olarak şehri ve şehirli olmayı işaret ediyordu. Lakin İbn Haldun’un da değindiği şekliyle para ve riya orijinli bir şehre, konar-göçerliğin kesin hatlarla belirlediği insan olmaya, temiz ve doğal kılmaya yarayan bazı özellikleri de bedevi hayatın algı düzlemiyle şehrin içine yedirerek. Elbette ki şehir daha önce de değindiğimiz gibi belli bir işbölümü altında gerçekleşen karmaşık bir ilişkiler ağıdır. Aslında bu ilişki düzlemini insana sağlayan yanıyla işin içinde bütün detaylarını içerecek bir vaziyette okuma faaliyeti girmektedir. Belki de Müslümanların ilk emre ‘oku’ ayeti üzerinden muhatap olmaları, onları soyut düzlemde şehirle bir metin vasıtasıyla tanıştırmasıydı. İnsanın inkişaf etmesindeki diğer süreci ise Medineli olmak tamamlayacaktı.

Doğuda Medine’den başlayıp medeniyete, Batı’da ise civitas’tan başlayıp civilication’a varmak şehrin ilişki düzeyi açısından okuma bazında önemli ipuçları vermekte olduğu gibi, bu ilişki düzeyinin var olan unsurlarla sağlanması açısından tersine bir varışla, insandaki şehrin soyut düzlemde yakalanmasının yine bir tür okumakla gerçekleştiği bugün itibariyle bariz bir şekilde ortadadır. Başka bir deyişle bu ilişkiler aksı üzerinden gidildiğinde şehir ve insan birlikteliğinin birbirini inşa etme noktasında artık klasik mekândan ayrılması gerektiğini net bir şekilde söyleyebiliriz.

Şimdi günümüze kadar gelen süreçte bizi besleyen şehir olgusu üzerinden üretilmiş olan şehir ve iktidar ilişkilerine bakarsak eğer aynı şeyleri biraz daha farklı bir şekilde söylediğimizi göreceğiz. Bu aslında şehrin bizi getirdiği yeni yerden ancak anlaşılabilecek bir durum olduğu için eskiye yönelik yargıların farkındalık eksikliğinden kaynaklandığını bariz bir dille ortaya koyabiliriz. Lakin bu başka bir zamanın tartışma konusu olduğundan burada üzerinde durma gereğini hissetmiyorum.

‘Yer’e ait değerlendirme biçimi altında şehir ve iktidar

Şehrin kendini saklamaya yönelik bu tarz bir çaba sarf etmesi; önümüze çoğu zaman hafıza ve nostalji olarak çıkar. Hafızanın ve nostaljinin insan zihninde yer etmesi, en azından diğer hayati duygular kadar vazgeçilmezdir. Bahsi geçen unsurlar, şehre tanımaya ve yerleşikliğe yönelik farklı koridorlarda kendilerini gösterirler. Bağlam gereği, iktidarın sivri ucunun şehirden insana, insandan şehre değişen bir vasatta nasıl apansız yöneldiğini hiç tereddütsüz bir şekilde görürsünüz.

“Yerin anlaşılması, kuramsal çaba olmadan gerçekleşemez. Yere ait toplumsal ilişkiler ve yerin tüketilmesi gibi görünürde yalın olanı bilmek, gelişkin bir toplumsal kuramlaştırma gerektirmektedir. Daha doğrusu, neredeyse tüm büyük toplumsal ve kültürel kuramlar yerin bir biçimde tanımlanmasına dayanırlar. Ancak bu kuramlar yer çeşitliliğini açıklamaya girişmemişlerdir. Bunun nedeni zaman ve mekân sosyolojisiyle, toplumsal ve fiziksel çevre arasındaki ilişkilerle ve maddi nesnelerin tüketimiyle doğal ve inşa edilmiş çevrelerin tüketimi arasındaki karşılıklı bağımlılıklara ilgilenmemiş olmalarıdır.”

İnsanların şehre ait ilk tasarımları evvela o zamana kadar elde ettikleri birikimleri sonucunda yere ve coğrafyaya dair tasarruflarıyla belirginleşir. Her canlı gibi şehir de varlık sahnesine adımını attığında mekânda ve zihinde yer tutması bağlamında diğerlerinin yanında yer edinmek zorundadır ve bu tavırdan ötürü sadece kendini var kılmakla yetinmez diğer benzerlerine de etki eder. Yer veya coğrafyaya ait ilk belirtiler şehri de aşan bir şekilde insan zihnini meşgul ederler. Bir şehrin kurulması için ilişki biçiminin ilk nüveleri elde olmalıdır. Şehre rengini veren ilişki türleri yerin seçimini de bir ölçüde belirleyecektir. Özellikle kadim şehirlerde arazi yapısının her özelliği şehre ve insanlara yansıyan bir faktör olarak kendini gösterir. Günümüz şehrinde bile işe ve eve ulaşımın hangi arazi şekillerine sahip olunmasıyla ilgili şehre yansıyan bir tutumumuz vardır ve olmaya devam edecektir. İlk dönem şehirlerinde yükselti bir avantaj olarak görülürken günümüz şehirlerinde bunun tam tersi olarak düzlük şehre avantaj olarak görülmektedir. Bir yerin ne olmaklığı üzerine yer alan varlıkların fonksiyonlarına ne gibi imkânlar sağladığıyla ilgili bir şeydir.

 Değişen ilişkiler bağlamında yenileşen şehir

“Metropol kompleksinin bu yeniden düzenlenişinin, var olan kurumların parçalarına ayrılmasından ya da eterleşmesinden kaynaklanan bir başka yanı daha vardır: bugün görünmeyen kenti kısmen yaratmakta olan şey de budur. İçinde yaşamaya başladığımız yeni dünyanın yalnızca yüzeysel olarak değil, görünen ufkun çok ötesinde, aynı zamanda içsel olarak da açık olduğunun; sıradan gözlemin algı eşiği altındaki uyaranlara ve güçlere yanıt veren görünmez ışınlarla ve akımlarla inşa olduğunun bir ifadesidir bu.”

“Kentin, bir zamanlar bütün katılımcıların fiziksel varlığını gerektiren doğal tekeller olan ilk işlevlerinden çoğu, bugün, hızlı ulaşım, mekanik çoğaltım, elektronik iletim, dünya ölçüsünde dağıtım yapabilen biçimlere dönüşmektedir. Eğer uzak bir köy en kalabalık bir merkezle anı filmi eşzamanlı olarak görebiliyor, aynı radyo programını dinleyebiliyorsa hiç kimse o merkezde oturmak ya da o etkinliğe katılmak için onu ziyaret etme gereksinimini duymaz.”  Bu tür bir düzen altında varolan şehir-insan ilişki biçiminin yakınlığından kaçan insan tekinin kendini görece şehirden yalıtması var olagelen iktidar biçimini de yeniden insan tekinin lehine düzenlemeye imkanlı hale getirmiştir. Lakin henüz bu şekilde bir yaşam tarzının çok pahalı ve yaygın olmaması şimdilik kaydıyla görünmez kentlerin insan bağlamında ne tür bir iktidar ürettiğini söylemek için erken bir zamandayız. Bu tür yapılanma biçimi aynı zamanda görünmez kentlere bir ilave şeklinde okunabilir.

Çağımızın şehri, ilişki düzeyinde olsun, coğrafi düzeyde olsun, artık klasikte yer aldığı gibi sınırları kesin hatlarla belli bir yapıyı ifade etmiyor. Aslında şehrin tarihin ilk devirlerinden beri bu konuda devamlı bir başkalaşım içinde olduğunu net bir biçimde bilmekteyiz. Günümüz şehirlerinin benzerleri açısından bakıldığında, şehrin sınırlarını çizen surların, hendeklerin ve sert yükseltilerin coğrafi olduğu kadar siyasi ve sosyal olarak da o dönem şehrini belirlediğini görmekteyiz. Aslında şehir ne kadar katı sınırlar dahilinde bir yapılaşmaya doğru gitmişse kendi ahalisini de o kadar tehdide açık bir duruma getirmiş demektir. Bugünün şehri bu anlamda surlardan hendeklerden yükseltilerden arındırılmış haliyle eskiye oranla açık şehir denilebilecek özellikler göstermektedir. Bir taraftan şehri zorlayan diğer taraftan farklı imkanlarla şehre yeni alanlar dahil eden bu durum, zamanımızda teknik imkanların çoğalması ve iletişimin sınır tanımazlığıyla birlikte şehre daha önceki nicel değişmenin ötesinde nitel bir değişikliği de getirip dayatmaktadır. Artık şehrin sınırlarından bahsederken nüfus yoğunluğu, yapıların görkemi ve sıklığı, spor ve eğlence alanlarının yakın olma gibi özelliklerin de ötesinde gittikçe muğlaklaşan resmi sınırlarla çerçevelenmiş bir şehre doğru yol aldığımızı söyleyebiliriz. Bu durumda şehrin korunması ve şehri koruma tarzı hem daha bir görünmez hale gelirken hem de şehir ve iktidar arasındaki bağı girift bir şekle sokuyordu. Şehrimizin yeni misafirleri olan mobeseler ve diğer görüntülü koruma sistemleri şehir ve iktidara bağlılığı farklı kurgular üzerinden yeniden düzenlerken mekanı da flulaştıryordu. Bu durumda;

“…Çok sayıda insan bir teritoryaya (territorire) ulaşabildiği ya da onu paylaşabildiği andan itibaren o teritoryaya ait oluyor ve o teritorya kentselleşiyor. Bir şehre ait oluyorsunuz. Sonunda hepimiz bir köyde otursak bile, (bilemedin) en yakın köye 20 kilometre mesafedeki bir çiftlikte otursak bile, şehirli olacağız. Biz de “şehir”in parçası olacağız. gelecekte, şehre ait olup olmadığımızı belirleyen, mekan değil zaman olacak.”

Hatta Alvin Toffler, bahsettiği üçüncü dalga’yı haklı çıkaracak biçimde kendi ekonomilerini kendi evlerinin ailecek kullanımda olan yaşam birimlerinin dışında, bir bodrumda kendine has, küçük, orijinal üretimlerde bulunmak ve bu üretimleri yine sanal ortam üzerinde piyasaya sürmek şehrin alışıldık biçimlerini en azından şimdiki haliyle düşünsel dünyamızda deforme etmemizi sağlamaktadır. Bu algıyı bir tık daha ileri taşıyarak şunu söyleyebiliriz sanırım; yarının devletinde memurların işlerini internet üzerinden evlerinde halletmeleri ve ilişki tarzını sanala doğru evirmeleri şehrin yeni biçimler alarak dönüşmesi görünmez kenti de aşan bir yapı olarak muhayyilemize yeni yerleşen bir şekille daha bir amorf hale getirir. Buradan hareketle belki de gelecekte klasik haliyle hacim olarak küçülen şehrin bu yapısı, sadece denetleyicilerin yaşadığı, kolluk kuvvetlerinin bulunduğu bir merkez olarak ilk talancının üreten insanlara hakimiyet kurarken oluşturmuş olduğu yapıya benzer yerleşim yerlerine doğru bir çizgi tutturacaktır. Lakin yine de unutmamak gerekir ki bu tarz bir tavır, bütün davranış biçimlerinin ötesinde medeniyet ve kültüre en azından bilinen biçimleri altında büyük tehditler savurmaktadır. Sanatın ve diğer edebiyat ürünlerinin toplum ve topluluk merkezli olduğu göz önüne getirildiğinde bu muhayyel yapılanışın önüne geçileceği insanın bu günkü yapısını koruması gereği gösterilecek olan ilk reflekslerdendir. Yoksa toplumsallaşmanın en önemli aracı olan dili kaybederiz ki bunun şu an itibariyle insan tarafından göze alınabileceğini sanmıyorum.

Sanatın felsefi tarz altında ifade edip şehre empoze ettiği şey olarak ayakta kalmanın iktidarı

İnsanın kendini bekaya işaretlemesi belki de onun için fiziki ihtiyaçlarının hemen sonrasında baş gösteren bir unsur olarak kendini gösterdi. İnsanın bu özelliği bir başka açıdan da diğerlerinden farklılaşmak gibi bir ayrıcalık taşıyordu. İnsanın kendinden dışarı taşması olarak da okunabilecek özellikleri; bir biçim altında gösterime çıkmakla kendini varlayan bir şeydi ve mimari olarak ifadelenebiliyordu. Ancak mimarlık pahalı bir şeydi ve isteyen herkesin kendini gösterebileceği bir alan değildi. Bu bağlamda kitap elbette büyük bir imkan alanıydı. Yeterli enerji ve birikim sahibi olan herkes kitapla ifade imkânı bulabilirdi. Peki kitapla binayı bir araya getiren şey neydi; evvela kitap ta mimari de aynı algı evreninin elemanları oldukları için söylemlerinin birbirlerinin yerine geçmesi doğal olmakla beraber, birbirlerini tamamlayıcı karakter olarak da görülebilirlerdi. Birinin söyleyeceğini henüz söylemeden diğerinin ağzından duyduklarınızdan kolayca çıkarsayabilirdiniz. Bu onları tarih sahnesinde belli bir uyum altında bir araya getiren yegane unsurdu. Birinin taşımakta nispeten zorlanacağı şeyi diğeri kolaylıkla onun yerine taşıyabilirdi.

“Anlam ve mimarlık: ana düşünce yüklem yalnızca bu yapıların temelinde değil, aynı zamanda biçimde de yer alır. Örneğin Süleyman’ın tapınağı kutsal kitabın cildi değil, aynı zamanda kutsal kitabın kendisidir de. Ayrıca yalnızca yapıların biçimi değil, aynı zamanda yapıların kendilerine seçtikleri alanlar da temsil ettikleri düşünceyi ortaya çıkarır.”

Hugo, oluşmakta olan şeyin bir biçim olarak söylediğinin kendi niteliğine yönelik anlamı kanatlandırdığını peşinen kabul etmekle kalmaz, bunun üzerine yapıların kendilerine seçtikleri yerin de kendi temsiliyetlerine dair önemli ipuçları verdiklerini söyler. Yani iddia edilen şudur ki; bir yapı bütününün kendi bileşenlerinin her biri aslında sadece yapı bütününe ait olmakla kalmaz onun bütün taşıyıcı özelliklerini kendi bünyesinde içkin olarak barındırır. Dolayısıyla söylemle yapının iç içe geçtiği yere gelirsiniz. Artık yapmakla, tasarlamak ve düşünmenin arasında pek fazla bir mesafe görülmez. Bunlar belki de birbirlerini öncelemek açısından bir diğerinden ayrılmakla beraber temsil ettikleri açısından aynı düzlemde birleşirler.

“Düşünce o zamanlar ancak bu biçimde özgür olurdu ve ancak yapı adı verilen kitaplar üzerine eksiksiz yazılırdı. Böylece Gutenberg’e dek mimarlık başlıca yazı olmuştur .”

Düşüncenin özgürleşmesi aslında birbirini takip eden bir biçimde yapıyı oluşturan diğer unsurlarında özgürleşmesiyle eşdeğer bir yerde tanımlanabilirdi. Bütün bu anlatı aslında kitabın hikayesiyle başlayan bir şeydi ama kitabın hacminin hikaye için yeterli olanınyapıp kotarma açısından baktığımızda Gutenberg ile birlikte sahneye giren kitapla taçlanmıştı.

“Basım: on beşinci yüzyılda her şey değişir. İnsan düşüncesi kendini ölümsüzleştirmek için, mimarlıktan yalnız daha kalıcı ve daha dayanıklı değil, aynı zamanda daha yalın ve daha kolay bir yol bulur. Mimarlık tahttan düşer. Orpheus’un taştan harflerinin yerini Gutenberg’in kurşundan harfleri alacaktır artık.”

Evet kitabın yapıyı tehdit ettiği yer geldiğimizde aslında gördüğümüz manzara elle yazılı olanın basılı hale gelmesi ve bu dolayımda ucuzlayarak piyasada yaygın bir şekilde yer almasıydı. Diğer taraftan yıkılan aristokrasinin yerine önce burjuvazinin arzı endam edişi ve ardından demokrasinin her şeyi her şeyle eşitlemekle tehdit etmesiyle durum epeyce bir farklılık gösterdi. Özellikle sivil mimaride derebeyi kadar güçlü olmayan burjuva, bina yapmada da gücündeki zafiyeti aristokrasinin aleyhine göstermek zorunda kalıyordu. Tabi ki farklılık vardı ama bu tıpkı demokratik söylemde olduğu gibi birbirine benzeyerek, birbirinden ayrışmak şeklinde tezahür eden bir farklılıktı. Bu da mimarinin derinlemesine kendini belirginleştirecek alanlar bulunamaması anlamına geliyordu. Bağlam gereği kitap artık kendi başına bir şey olmakla hem yalnızlaşıyor ve hem de söylemin gücünü tekelleştirerek bir bakıma özerklik ilan ediyordu. Yani söylemin bina olarak mimari bir biçim altında şehre giren iktidar olma biçimi, yerini kitabın soyutluğuna bırakıyordu. Zamanla demokrasi kitap ve şehir yer yer birbirlerini dengelemek yer yer de kendilerini daha iyi ifade edebilmek için şehre durmadan bir iktidar üflüyorlardı.

“Kitap Yapıyı Öldürecek: basım makinasının bulunuşu tarihin en büyük olayıdır. Ana devrimdir. Kendini baştan aşağı yenileyen insanlığın anlatım tarzıdır, bir biçimden sıyrılıp bir başkasına bürünen insan düşüncesidir. “

Biraz da heidegger

Heidegger bize oturmanın inşa etmek anlamına yaptığı vurguyu etimolojik olarak açıklarken aslında bizi bir bakıma inşa etmenin evi farklı alanlara taşıma gerçekliği üzerinden şehre gönderir. Bunu yapmakla da oturmanın şehirde yer ettiği iktidar alanına da atıfta bulunmuş olur.

“Böylece oturmak her durumda ve her yapıda egemen rol üstlenecektir. Oturmak ve inşa etmek arasında amaç ve araç ilişkisi yer alır. Ancak uzam zaman düşüncelerimizde daha öteye gidemeyip oturmakla inşa etmeyi birbirinden ayrı etkinlikler olarak gördük ki bu kuşkusuz doğru bir şey; ama aynı zamanda amaç-araç taslağı yoluyla kendimizi temel bağıntıların erişimine de kapalı tutuyoruz. İnşa etmek; yani inşa etme oturmanın kendisidir.”  “İnşa etmiş olduğumuz için oturmuyoruz, oturdukça inşa ettik ve inşa ediyoruz, yani oturanlarız ve olduğumuz gibiyiz. Oturma eylemini yerine getiren varlık neleri içerir öyleyse?”

Yapıp etme eylemine niçin sorusunu sorduğumuzda alacağımız cevap neyse işbu eylem biçimlerini de bize göze aldıran şey odur. Yani biz bir şeyi niçin yapıyorsak onun için eyleyen varlıklarız. Yoksa karşısına geçip temaşa eylemek için yapmak belki çok önce başlamış olabilir ama ziyadesiyle son zamanların işi. Yapmak herkeslerin de katılacağı gibi ihtiyaca binaen girişimde bulunduğumuz bir şeydir. Eğer yapıyorsak bu elbette ihtiyaç duyduğumuzdandır. Yeriz içeriz ve kendimizi yarına saklamak için huzur ve güven içinde bir yer ararız. Martin Heidegger buna dilin de yardımıyla oturmak diyor. İşte bu makaleden dilin niçin varlığın evi olduğunu bizatihi Heidegger’i o evde gördüğünüzde anlıyorsunuz. Eylemi Heidegger kurgusunda izleyerek dilin hangi evrelerden geçip oturmayı genel olarak eylemek ve özelde inşa etmek olduğunun dildeki izini sürüyorsunuz. Ve dilin egemenliğinin yapıya oturmak ve dinlenmek eylemsizliklerini sağlamak adına nasıl inşa etmek biçiminde ortaya çıktığını ve kendi egemenlik dünyasını insanı sükunete davet ederek kurduğunu görüyorsunuz. Tarihe başvuru şeklinde gerçekleşen bu kelime ve anlama dair iz sürme işlemi bizi şehirde iktidar olma biçiminin en küçük yapı birimlerine kadar götürür. Çünkü sorulan soru niçindir ve bu niçin sizi yaptığınız iş üzerinden ta başa kadar götürme gücünü elinde bulundurur. Heidegger, Batı dillerinde yaptığı bu iz sürme işleminde kalmanın inşa etmeyle eşleştiği Sakson dilindeki Wuon kelimesinden hoşnut ve huzurlu olmak manasına gelen Gotik Wunian kelimesine kadar uzanır ve hatta daha da ileri giderek huzur kelimesininFriede serbest olan şey anlamıyla birlikte fry tehlike ve tehditlerden korunmuş anlamındaki içeriğine ulaşır. Düşünür bu izleğin süreğinde (nokta nokta nokta) …den korunmuş biçimiyle freien kelimesinin fry kelimesinin türevi olarak ölçülü olmak noktasına vardığı söyler. Ondan sonrası artık kolaydır peşinen düzenleme gelir ve kelimenin bütün uğraklarda ne gibi bir evrilme sonucu bugüne geldiğini bize gösterir. “Oturma yerinin temel özelliği bu düzenlemedir. Düzenleme oturma yerinin tüm genişliğine yayılır. Bu genişlik bize şunu, insanlık koşulunun ölümlüler dünyasında ikamet anlamındaki oturma yerinde yattığını düşündüğümüzde göründü.”

Şehir ve geometri

İnsanoğlunun bütün yapıp ettikleri, kronolojik sıraya göre bir önceki yaptığının sonraki yapıp ettikleriyle etkimesiyle kayda değer bir sürç ve buna paralel artan bir veri tabanı olarak ortaya çıkar. Yani bir insanın yaptığı, sonrasında yapacakları için bir vasat oluşturduğu gibi, kendinden sonra gelen takipçilerini de elverişlilik nispetince etkileme gücüne sahiptir. Aynı zamanda bütün bu insani edinimler, birbirlerine nüfuz etmeleri bakımından somut olandan soyut olana değin birbirlerinin içine girmiş bir şekilde varlıklarını sürdürürler. Düşüncenin sanatı sanatında inşayı etkilemesi, tersinden bakıldığında da doğruluğu sağlanabilecek süreçleri ortaya çıkarır. Oklid bağlamında geometri, nasıl düzgün ve yüzeysel bir dünya tasavvurundan neşet ettiyse aynı şekilde o geometrinin sonuçları da insanoğlunun diğer düşünsel dizgelerine etki etmekten geri durmamıştır. Buradaki sarmala geçen zaman diliminin uzunluğu nispetinde bakacak olursak, etkinin hem sonsuz derecede çoğul ve hem de geri dönüşümlü süreçleri içerdiğini görmekte zorlanmayız. Geometri bağlamında söyleyecek olursak eğer, eldeki veriler bir disiplinden bir diğerine doğru geçirgenlik arz ediyorlarsa eğer, neden o zaman geometri şehre inmesin.

Hippodamus Miletli bir mimar olarak görev üstenince, bu göreve sadece mesleğini taşımakla kalmadı o yakılıp yıkılan Milet şehrinin yerine yenisini ikame ederken bir insan olarak kendinin bütün boyutlarından yararlandığı gibi kendini oluşturan bilgi, kültür, görgü, bilim ve diğer bütün kazanımlarını da şehre aktarmaktan geri kalmadı. Aslında böyle yapması da düşünülemezdi çünkü zamanın bütün değerlerini diğer insanlarla paylaşan mimarımız, şehri oluştururken zamanı için bilimsel değer ifade eden düzlemsel geometrinin getirilerini de şehre taşımaktan asla çekinmedi. Bilakis bu şekilde yeni yeni oluşan bir bilim dalını şehir pratiğine sokmakla kalmıyor aynı zamanda şehrin yönetimsel tarzını da etkileyecek şekilde düzgün yollar ve düzenli adalaşma ile şehrin yöneticileri için anlam ifade eden bir tarzı da denemiş oluyordu.

Maddi dünyanın verilerinin değişmesi; insan zihninin tabiattan almış olduğunun daha da ötesine gidileceğine dair oluşan iyimserlik tabiatı olduğundan daha farklı bir şekilde yeniden yorumlayacağımıza dair güçlü bir inancı da peşinden sürüklüyordu. İnsani edimlerimiz sonucunda tabiata katılan her yeni oluşum, bir taraftan ona yeni bir yüz bahşederken diğer taraftan kendinden sonrası için herhangi bir değerlendirme yapacak olanlara karşı farklı bir vasat oluşturmuş oluyordu. Geometrinin resme girmesi ve oradan taşkınlık göstererek gerçekliğe bürünmek istemesi; sonuçta, yüzyıllar boyunca var olanın egemenliği altında kalmış olan zihnin bütün verilerini, zamana yenik düşmüş olarak okumak ve onun yerine sanal âlemin verileri kullanılarak elde edilen geometriyi iki boyuttan alıp resimde olandan faklı bir şekilde derinlik katma uğraşıydı. Cezanne’nın resim sanatına getirdiği yeniliklerle birlikte, tabiatın çeşitli geometrik formlarla birlikte de anlatılabileceğini ifade etmesi, Kübizmi doğal bir taban olarak, varılan gerçekliğin yerine ikame ediyordu.

Aslında geometriden şehre ulaşmak, şehri bilindik ölçülerinden biraz daha soyutlamak anlamına geliyordu. Bu tutum şehir ve insan başlığı altında bakıldığında; şehir açısından tanıdık olanın ötesinde bir konumlamaya karşılık gelirken, insan cihetinden de kendine yabancılaşmanın bir basamağı olarak rahatlıkla okunabilecek vasatı işaret ediyordu. Geometrik öğelerin biraradalığında şehir bileşenlerinin her birinin bir şekle karşılık gelmesi, şehre düşey ölçekte kırık çizgilerin uyumu veya uyumsuzluğunu ilave ederken insan psikolojisinin bu şekiller altında düşmüş olduğu olumsuz durumu gösteriyordu. Özellikle kenarları dik olmanın da ötesinde dar açıyla ifade edilecek derecede sivri uçlar oluşturacak olan şekiller diğer modern unsurlarla birleşerek günümüz insanındaki nevrotik duruşu besliyordu. Batı insanının Doğu insanına nispetle daha fazla mekân orijinli bir yapıda olması, mekânın özelliklerinden kaynaklanan bir şekilde ona yırtıcı olmayı bahşederken, Doğunun insanında bulunan zaman kaynaklılık da o insana ziyadesiyle oval şekilleri ilham ediyordu.

Lakin bu ayrım modernliğin bütün dünyaya hâkim kılınmasıyla doğulu insanı da batılı insanın yanında tavır almaya zorlayarak bu hususta her ikisini de eşit bir pozisyonda tutmaya zorladı. Şehrin ve doğal yapının insan üzerindeki bu etkisi onu dünyayı algılayışından tutun da tekil düşünme biçimlerinden almış olduğu tavırlara kadar etkileyen bir süreç olarak varlığını ortaya çıkarmış oluyordu. Evet, en azından bu günkü halimizle burada bulunmaktayız. Ne diyelim en doğrusunu Allah bilir.