Hikmetle Yola Çıkmak
Zamanında Değişim dergisinde bir yazı serim olmuştu: “İnsan Olmak” “Mümin Olmak” “Hikmete Ram Olmak” başlıklarıyla yazmıştım..
Şöyle düşünüyordum; insan olmak bir yaratılış hakikati fakat insan kalmak bizim meselemiz, haliyle insan olamayanlar eminlik çizgisine ulaşamaz, iman eminliği içerir ve bu iki özelliği hikmet tamamlamalıdır. Hikmet insan olmayı ve insan kalmayı başarmakla, aklı yaratılış hakikatine uygun olarak hayata yansıtmakla, ulaşılan ilmin, isabetlerin yaratıcıdan geldiğini kabul etmekle kişiye yol arkadaşı olur. İnsan olmak, mümin olmak ve hikmete ram olmak doğru çizgide yürümemizin olmazsa olmazlarıdır. Yola çıkarken yaptığımız yanlışlardan biri, toplumda insan kalmayı başarmayanların olduğunu görememek, mümin olmanın emin olmakla bağlantısını kopararak Müslümanlığı değerlendirmek ve hikmet özelliğini konuşmakla beraber çok da gerekli görmemektir. Hikmeti ayrıntı olarak almak hayatın her alanında ciddi yanlışlara düşmemize yol açmıştır. Oysa hikmet insanda ve yaratılışın, yaratılanların tamamında ayrıntı değil özdür.
Kur’an’da hikmet ifadesi çokça geçer. Ve yine Kur’an insanın en güzel surette yaratıldığını da bildirir. Her şeyden önce hikmet, yaratılıştaki bu güzelliği hayata yansıtmak ve sürekli kılmak için gereklidir diye düşünüyorum. İnsanlığın, tabiatın, çevrenin, bütün canlı ve cansız yapının buna ihtiyacı var.
Müslüman olarak kitap bizi “hikmet” ile tanıştırırken hayata bir kavram daha eklemek için değil hayatın nasıl daha yaşanılır olabileceği, güzelliklerin hayata nasıl daha fazla nüfuz etmesi mümkündür, bunun eğitimini vermek içindir diye anlıyorum. Yola çıkışlar, yürüyüşler, varışlar, vasıllar, var oluşlar, çabalar hep hikmetle olmalı, hikmetle sürmelidir yani… Yola çıkarken, bir işe başlarken bize öğretilen “Rabbim sıdk (doğruluk) ile başlamayı, doğrulukla sürdürmeyi ve bitirmeyi nasip et ve karşıma çıkan zorlukları aşmak için katından bana bir güç ver” (İsra 80) duası gibi bütün başlangıçları ve süreçleri hikmetle gerçekleştirebilmeyi istemek gerekir. Neden istemek gerekir? Çünkü “O, dilediğine (veya talep edene) hikmeti verir ve kime hikmet verilirse o kimse birçok hayra nâil olmuş demektir. Bunu ise ancak derin kavrayış sahibi olanlar düşünüp anlarlar.” (Bakara 269) Râgıb el-İsfahânî’nin Kur’an lugatı olarak yazdığı el-Müfredât’ında verdiği bilgiye göre hikmetin genel mânası “bilginin gerçeğe uygun olması ve aklın gerçeği yakalaması” demektir.
Allah her yarattığı varlıkta bir hikmet de var etmiştir ve emaneti üstlenen insanın bu hikmete ulaşması, ulaşmak için araştırması, aklını diri bir şekilde kullanması, tefekkür etmesi lakin hikmeti kendi çabasının ürünü olarak değil, çabayla birlikte onu yaratanın var edişinin neticesi olarak görmesi gerekir. “Kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiş demektir” ayetiyle öğretildiği gibi hikmet yaratıcının verdiğidir ve bunu verirken Müslüman veya değil ayrımı yapmadan verir. Artık insana düşen verileni ortaya çıkarmak için gayret etmektir. Fahrettin-i Razi şöyle açıklar: “Hikmet, Allah’ın sadece Peygamberlere ve Müslümanlara lütfu değildir. Sonuçlardan sebeplere gidebilen tefekkür, fiili esas alan akli bir yöneliştir ancak doğru bilgiye ulaşan akıl sahibi, hikmete sadece kendi akli başarısıyla ulaştığını sanmamalıdır yoksa gerçek sebebi kavramamış ve hikmetten uzaklaşmış olur.”
Hikmet ifadesinin kelime olarak başka ne anlamlar içerdiğine baktığımızda, ince anlayış ve ilim, derin ve faydalı bilgi, Kur’an ve Kevni ayetlerdeki incelikler, faydalı mahiyet, aklın gücü ile itidali ve vasatı yakalamak, insanın kendi yaratılışında var olan ve fiillerine, sözlerine yansıması gereken incelik ve mana, az sözle çok şey anlatabilmek gibi izahlar ile tanışırız. Yine el-Cürcani’nin ifadesiyle hikmet “insanın kendi kapasitesi ölçüsünde nesnelerin mahiyeti ve hakikatlerini bilmektir.” Belki felsefe dilinde batıda “estetik” ifadesiyle anlatılmak istenen de budur. Zira estetikte “anlamı yakalamakla, mahiyeti kavramakla” alakalıdır. Düşüncenin bir estetiği olmalıdır mesela veya düşüncenin şekillenişi, hayata yansıması, söze bürünmesi hep hikmetle olmalıdır. Bilgelik hikmetle mümkündür. Bilge insan hikmet dolu sözleriyle, ifadeleriyle, davranışlarıyla hayata katkıda bulunur. Hükümet kelimesine hikmet kelimesinin bir türevi olarak bakarsak, bu ifade de bilgelik içeriğiyle hayata anlam katar, hükmü hikmetle yaşatmak, egemenliği hikmetle deruhte etmek ülkelerin daha yaşanılır olmasına katkıda bulunacaktır. Hikmet bir gizemi değil birey ve ülkelerin hayatlarına anlam katan öz güzelliği ifade eder diye düşünüyorum.
Ali İmran suresinde şöyle buyurulur : “Andolsun ki Allah, müminlere, içlerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.” Burada hikmet ifadesi sünnet diye açıklanır bazı müfessirler tarafından. Hikmete sünnet denmesinin sebebi, peygamberin iman edenlere ince düşünceyi, kavrayışı öğretmesi ve az sözle çok şey söyleyebilmesi ayrıca söz ve fiillerindeki incelik ve manaydı… Yine Şuara suresinde İbrahim peygamberin duası yer alır: “Rabbim bana hüküm ihsan et” “ Ve beni Salihler arasına kat” bu iki ayetin ilkinde hüküm ifadesi nazari hikmet, ikinci ayetteki Salihlere kat ifadesi de ameli hikmet ile açıklanır. Bu bakış açısı bize hikmetin sadece söze, kelama, bilgiye/ilme değil davranışlara da ait olduğunu öğretir. İnsan gerçekten insan olarak hayattaki yerini aldığını hikmetli söz ve davranışlarıyla ortaya koyar, faydasız söz ve davranışlardan kaçınır. Bugünün dünyasının en önemli sorunlarından biri hikmeti söz ve davranışlarına yansıtamayan kadınlar ve erkekler sorunudur. Bu sorun bir hastalık olarak ele alınır ve tedavi edilebilirse, hem eğitimde, hem siyasette, hem ticarette, hem imalat ve üretimde, hem ailede güzel ve isabetli işlerin genele oranı artacak, söz ve fiilde isabet hayatı daha da güzelleştirecektir.
Bugünün dünyasında hikmetin olmayışının açtığı yaralarla perişan oluyoruz. Sosyal medyada (söz, yazı, video), siyasette, ailede, eğitimde, ilimde, sanatta, ticarette, sanayide derin bir hikmet izinin az ya da hiç olmaması önemli bir sorun olarak belirmektedir. İslam başlıklı tartışmalarda bunu görüyoruz. İslam adına Müslümanların birbirilerine veya karşıtlarına veya İslam karşıtlarının Müslümanlara ve İslam’a karşı kullandıkları dilde bunu görüyoruz. Ayrıca hikmeti ilmin hayattaki izi olarak görmediğimiz için söz gelimi depremleri ilimle değil Allah’ın öç alması gibi değerlendirebiliyoruz. Sosyal medyada karşı fikir diye telakki ettiklerimize her türlü yergiyi, sövgüyü veya kendi tarafımız olarak telakki ettiklerimize ölçüsüz övgüyü yöneltebiliyoruz. Oysa ölçüsüz yergi ve övgü hikmetin olmayışını açıklar. Haliyle bireysel ve sosyal ilişki ve iletişimde hikmet giderek azalıyor ve tükenmişliği hızlandırıyor. Hikmetin ayrıntı olarak görülmesi dernek ve vakıflarımızın, sivil toplumun, partilerimizin hayata katkısını neredeyse sıfırlıyor, üretken olması gereken bu kurumlar, hikmet yokluğu veya azlığıyla toplumu tüketir hale getiriyor. Hikmetin söz ve davranışlara renk vermemesi bir genel tükenmişliği besliyor.
Sözün neticesini şöyle bağlayalım; yola çıkarken almamız gereken olmazsa olmaz üç yol azığı var diye düşünüyorum: İnsan olmak ve insan kalmak, iman ve hikmet!
