MUTSUZLUĞU ÜRETEN YÜCELTİLMİŞ KAVRAMLAR
İbni Sina Hüznün sebebini “Matlubun elde edilmemesi ve elde olanın kaybedilmesi” olarak tarif etmektedir. Bu açıdan bakıldığında hüznün ve mutsuzluğun bizim algılarımızla alakalı olduğunu söyleyebiliriz.
Modern Çağın bize hediye ettiği dünya, insanın çok şeyinin olduğu ama kendini hep yoksul hissettiği bir algı üzerine oturmaktadır.Özellikle Kapitalizmin beslendiği zihinsel zemin yoksulluğu, yoksulluk algısı ile üretir. Kapitalizmi çözümlemeye kalkan Marx bu durumu ıskalar ve o yoksulluk algısından değil de, yoksulluktan sözeder. Oysa yoksulluk tanımlanacak bir şey değildir. Yoksulluk son derece rölatiftir. Herkes herkese göre yoksul, herkes herkese göre zengindir. Yoksulluktan sözetmek aslında hiçbir şeyden sözetmemektir. Bu yüzden Kur’an bu konuda zenginlikden değil “istiğna“dan sözetmektedir. İstiğna bir zenginlik yanılsamasıdır. İnsanın kendini yeterli görme durumudur. Bu ontolojik bir durumdur. Burada insanın kendini herşeyin merkezine oturtması sözkonusudur. Kendini yeterli görenin yoksulluğu trajiktir oysa. Tanrıya ihtiyacı olmadığını düşünen insan(istiğna) maddeye karşı boyun bükmekte; yoksulluğunun kaynağının maddesizlik olduğunu düşünmektedir.
Modern çağın ayırıcı vasfı insanı Tanrıya karşı yeterli(zengin) maddeye karşı yoksul hissettirmesidir. Tanrıya; yani manevi olana kafa tutmak insanı madde karşısında sipersiz bırakmaktadır. Manevi olan devre dışı bırakıldığında elbette maddede tatmin aranacaktır.. Madde alanında tatmin mümkün olamayacağından bu, yoksulluk yanılsamasının sürekliliğini getirecektir. Maddi dünyaya karşı sürekli yoksul olduğunu düşünmek sömürünün, sınıfsal ayrımların, ekonomik eşitsizliğin kaynağı olacaktır.
**
Yoksulluk yanılsaması kapitalizmi besleyen bir algı problemidir. Yoksul olmayan insanlar yoksul olduklarını düşünmekte ve bu algı sosyal ve psişik durumda kırılmalara, bozulmalara kapı açmaktadır… Madde insana doyum sunmamakta insanlar ne istediklerini bilmekten uzaklaşmaktadır. Bu çerçevede kişisel gelişim ve kişisel başarı diye uzmanlık alanları çatışmayı kızıştırmakta ve insanı insana karşı konumlayan bir ortama itmektedir.
Üç temel kavram etrafında insanlar maddi dünyayı ele geçirme noktasında kıyasıya bir çatışmaya girmektedir.
Rekabet, Sevgi, Başarı kavramları tamamen maddi temelde ele alınmaktadır.
Rekabet; maddi değerlerin elde edilmesi noktasında bireyin birbirine düşman olduğu bir haksız çekişmeyi getirmektedir. Mal, makam ve şöhretin maddi ve öznel fayda ekseninde talep edilmesi insan ilişkilerinin ahlaki zeminini tahrip etmektedir.. Bu durum sosyal yapının sarsılmasına, fedakarlık temeline dayalı en önemli kurum olan ailenin çözülmesine kapı açmaktadır.
Sevgi talebi de aynı şekilde herkes tarafından sevilmenin önemli ve anlamlı olduğu yanılsamasından beslendiğinde ciddi ruhsal rahatsızlıklara kapı açmaktadır. Sevilmek kadar sevilmemek de bir değerdir çünkü.. İlkeli insanın seveni olduğu kadar sevmeyeni de olacaktır. Herkesin sevgisini kazanma yönelimi sağlam bir kişiliğin gelişmesine engeldir. Sizi herkesin sevmesinin sizin için bir değer olmadığını anlamanız kişilik sahibi olmanız açısından son derece önemlidir.
Başarı kavramı da günümüzde yüceltilen bir kavramdır. Medyadan, eğitim kurumlarına oradan sinema ve dizi filmlere kadar her alanda kariyer sahibi olmak, lüks bir ev almak, lüks bir hayat yaşamak BAŞARI olarak önümüze konulmaktadır. Bu algı kimi filmlerde ciddi ciddi eleştirilse de(Şeytanın Avukatı, Yalancı Yalancı) egemen anlayış başarı kavramının dünyevi ve maddi üstünlük olduğunu dayatmakta; bunun mutluluğu getireceği varsayımı öne konulmaktadır. Aslında Kişisel başarı ve kişisel gelişim kavramları bile bizim ne kadar başarısız ve eksiz olduğumuz ön kabulünden yola çıkmaktadır.
Peki bu kısır döngüden nasıl kurtulmalıyız. Bu üç kavram anlamsız ve boş kavramlar mıdır?
Hayır! asla.. Bu kavramlar en insani yönelimlerdir aslında. O halde bu kavramları asli zeminine oturtarak mutsuzluğu çevremizden uzaklaştırabiliriz.
“Hayırlarda yarışın” emri doğrultusunda İnsanların ortak faydasına olan işlerde birbirimizle rekabet etmeliyiz.
“Eylemlerimizi sevilmek kaygısı değil, doğruluk ve iyi niyet yönlendirmelidir. Bu durumda sevilmek kadar sevilmemek de değerli olacaktır.
“Başarı” değil felah’ı hedeflemeliyiz. Dünyevi başarı elde eden nice toplulukların insanlığa hediye ettiği kan ve gözyaşını iyi bilmeliyiz. kariyer sahibi olmak, statü ve şöhret sahibi olmak önemli ise de bunu nasıl ve ne bedeller ödeyerek/ödeterek elde ettiğimizi gözönünde bulundurmalıyız…Bir gönüle girmenin geniş bir kitle tarafından alkışlanmaktan daha önemli bir değer olduğunu bunun büyük başarı olduğunu anlamak durumundayız….
