Eli Yüreğinin Kabzasında Bir Şair; Hüseyin Korkmaz

0
Adsız

Seksen darbesinin Türk şiiri ve onun poetikası üzerindeki etkilerinin toplumsal etkisi kadar aşikar olduğu konusunda az şey yazılmamıştır.  On iki eylül ile Türk Edebiyatının duyuş ve işleyişine bir darbe vurulduğunu söylemek mümkün ise de devrilmeyen şairlerin ve yontulamayan şiirlerin varlığını sürdürmesi, seksen ve sonrası şiir anlayışını en az darbe kadar etkilemiştir.

Toplumcu-gerçekçi çizgisinden kayan şairlerin yanında Attila İlhan, Hasan Hüseyin, Ahmet Arif, Sezai Karakoç, İsmet Özel gibi şairler okunmaya devam etse de edebiyat çevresini toplumcu olmaktan uzaklaştıran ve bireysel bir tavır almasına sevkeden darbe sebebiyle kentli fakat apolitik, bürokrasi ve rejimle ilişkisiz, imge ağırlıklı ve sağı-solu olmayan bir şiirin neşet ettiği görülmektedir. Kullanılan dil günlük dilden uzak; ya gelenekten kotarılmış osmanlıca kelimeler ya da batıdan ç/alıntı sözcüklerle dolaylı bir anlatım geliştirilmiştir.

Derinlemesine bir incelemenin konusu olan seksen darbesinin Türk şiirinin değişimindeki etkisi bir yana binlerce kitabın toplattırıldığı, bir çok edebiyatçının mahkum olduğu, sürgünlerin ve uzun yıllar süren korkuların yaşanmasına yol açan bir darbenin ardından yayımlanan ilk edebiyat dergisi olan Güldeste’yi çıkaran kadroda yer alan bir şair olarak karşımıza çıkar Hüseyin Korkmaz. Seksenli yılların şairleri arasında genel ivmeye zıt görüntüsüyle yer edinmeye çalışır.

Hüseyin Korkmaz’ın şiiri şehirlidir, toplum içinde aykırı bir tavır takınır fakat  bakışı belirli bir eksene ayarlıdır. Yaşadığı kımıltısızlığı, şahit olduğu sancılı ve özsuyu çekilmiş bir değişim içindeki kent insanının bu rotasız gidişine karşı koyamayışını bir felçlilik hali olarak tanımlaması ve umudun dahi talan edildiği bir ortamda ses verememenin acısını duymaktadır Hüseyin Korkmaz.

 “İnme  / Demişti anam / İn- / melenirsin  /  yayladan   / şehirlere… / Bir karayılanın zehri dolaşır / Sana / uzanan işaret parmağımda / Yarın yüzlü çocuklar / Can alıcı kuşların / Pençeleri altında / …………….ve / Benim / seni seslenmeye gücüm yok / Adın kımıltıdan ibaret dudaklarımda / En gizli yerlerime kaçtım en gizli / Sana vahşileşmiş şehrin içinde” mısralarıyla, yaşadığı kırkaltı yılın özetini dile getirir gibidir.

            Hüseyin Korkmaz; 1953 yılında Adıyaman’ın Tut ilçesinde dünyaya gelir. Yayladır doğduğu yer. Öğrenimini Besni ve Kahramanmaraş’ta tamamlar. Yaşamaya şahitliği Konya’da sürüp giderken Güldeste, Yeni Devir, Mavera ve daha başka dergilerde şiirleri yayınlanır. Ardından memuriyeti sebebiyle gittiği Adıyaman’da, ‘Adıyaman’da Birlik’ adıyla bir gazete çıkarır. 1999 yılında Şanlıurfa’da vefat eden Hüseyin Korkmaz, Cahit Zarifoğlu’nun deyimiyle ‘Yedi Güzel Adam’ın semtine yolu düşenlerden. “Hayatını şiir gibi yaşamış biridir” der yakın çevresi Hüseyin Korkmaz için. Vefatının ardından muhtelif dergilerde yayınlanmış şiirleri “Düşlerim / Zamansız” adıyla kitaplaştırılmıştır. Hüseyin Korkmaz’ın şiirlerinde çağın kabaran yalnızlığı içinde çaresiz bir sükutu fakat yine de umudu kuşanmış bir şairi okursunuz.

1953 yılında Adıyaman’ın Tut ilçesine bağlı Boyundere köyünde doğan Hüseyin Korkmaz, ilkokulu köyünde, ortaokulu Kahramanmaraş’ta, liseyi ise Besni’de tamamladı. Öğrencilik yıllarında MTTB’nin Besni ilçe başkanlığı görevini yürüttü. 1976 yılında Vakıflar Bankasına geçen Korkmaz, bankanın Adıyaman dahil çeşitli şubelerinde çalıştı. Konya’da bir grup arkadaşıyla Güldeste adlı edebiyat dergisi çıkardı. Yeni Devir, Mavera ve bazı aylık dergilerde şiirleri yayınlandı. Adıyaman’da Birlik Gazetesi’ni, Necip Büyükaslan, Zeki Gül, Yaşar Akgül ve Naif Karabatak’la birlikte çıkardı. Adıyaman Birlik Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldı. 18 Şubat 1999’da geçirdiği kalp krizi sonucu Şanlıurfa’da vefat etti.Ölümünden sonra dostları Osman Oğuz, Mehmet Kural, Arif Kingir, Ahmet Turan, Veysi Atıcı ve Bülent Sönmez’in ortak çalışmasıyla, yayınlanmış ve yayınlanmamış şiirleri derlenerek “Düşlerim / Zamansız” adıyla kitaplaştırıldı.

Kasvete değil ama sükuna sarılı bir yalnızlık içinde hep çağıran, arayan biridir Hüseyin Korkmaz şiirinin öznesi; “Bütün düşlerim düştü / Dağıldı kalabalığı kanımın  / Yalnızlık; ruhuma bir kefen gibi / Farkındayım benden kalkıp gidenlerin / Her biri bir parçasını götürüyor canımın”.

Şairin yaşadığı çağda aşklar, sevdalar yabancıdır.

“Eğreti Leylalar talamış yüreğimi / Can intizarına çarpmış canım / Çökmüş enkaz olmuştum sana”

 Tanımadığı yüzlere bakarak şehrin caddelerinde dolaşan ve huzurlu bir ev ararken yüzünün her seferinde gece karanlığına dayandığını gören birini anlatır; “Başım bıçaklanıyor başım bin yerinden / Karanlık kollarında sessizliğin / Harcım değil hayatın haracını almak / Varlığınız bende, benden çok iken / Gözlerinizin dışına çıkamam… gözlerinizin”.

Şair olmanın bedeli midir aykırı olmak, ötelenmek, kovulmak? “Çağdaş iğnelerle gövdeme zerk edilen / Yaşamak dedikleri o morfin adına / Kaç kez düştüm kayıtlarından / Kaç kez yazıldım yeniden…”. Yaşarken hayatın damarlarında akan suyun renginden haberdar olmak; şairi tek ve tenha mı bırakır caddelerde?  “Semtlerine men’ettiler / Şiirime güzaf / Sevdama beyhude  / DÜŞLERİME rüya dediler”.

Beklenen sevgili, çağrılan, hayatın dokunduğu bütün uzuvlarıyla izlenen, özlenen Sevgili… Gelince yaraların kanı dinecek, bitecek hayatın / çağın debdebesi ve sönecek yanan ateş; “Ey hasreti vuslat yüklü / Ahı bile HAYAT olan sevgili / Kamgası kalkmadan yaralarımın / Acısı yekinmeden / gövdeme / Başkaldırmadan azalarım / Gel  / Yatır bakışlarına beni.”

Şehrin kaldırımlarında, çarşılarında gezer Şair fakat şahitliğine düşen; toplumun / insanların hızla hayatın hakikatine kör ve sağır hale gelmesidir. “Fena yaralanmış insanlar / Yeryüzüne / dalgınlığı sürüyor.” Ne oluyor şehirlerde kimse bilmiyor. İnsan gün geçtikçe yabancılaşıyor kendine. Sahip olduklarını bir bir yitiriyor uykusunda; “Umarsız aymazlığa uyumuş herkes / Herkesin kıtlığı çökmüş kendine”.

            Çare sızlanmakla bulunmayacaktır. Susarak beklemek de değil çare… “Bilirim / Ahvale ahuvah etmek çare değil / Çare değil ağzıma vurduğum sükut bile”

Ölüm ayrı bir anlam yüklenir Hüseyin Korkmaz şiirinde. Sevilen, yadırgısız beklenen bir olgudur ölüm Şair’in yüreğinde ve yaşamayı asıl anlamlı kılan… Çünkü, “Doğuştan bukağılıdır toprağa can”. Gördükleri, şahitlikleri vardır Şair’in ve bu yüzden hayata karşı “somurtkan” durur. “Kıt kanaat yaşıyorum…” derken; bir ömür gerçekleşmesi için koşuşturduğu ideallere / Sevgili’ye duyduğu özlem, yaşamanın yüzünü soldurmuştur Şair’in içinde. O dünyanın ters-yüz edilmişliğine karşı  “Ölüm hicrettir” diyerek, içinde her gelen gün çaresizlik ve yalnızlıkla büyüyen ‘özlemi’ için ölmektedir. Ölüm bir kurtuluş belki bu çaresizlik içinde; “ ‘Gülme’ yakıyorum ‘ağıt’ yerine / Ölümün arkasından” der, zira bir yabancıdır yeryüzünde, bu mekana ait olamamıştır. Yaşadığı şehir, caddeler, insanlar, kadınlar ve erkekler, topyekün yeryüzü, olanca ağırlığını insana yüklemekte ve büyük bir hışımla insanı kendinden uzaklaştırmaktadır. Toplumun öz değerleri, tarihten süzülüp gelen bütün birikimi, modern kent yaşamından terkedilişe sürüklenirken çağdaş zamanda bu erozyona karşı konulamamaktadır. Şehrin şahdamarı evler, artık kimliğini yitirmekte ve yabancılaşma, toprağın yerine betonun konulmasıyla sürmektedir. Sükunetin yerine gürültüler inşa edilmektedir şehirlerde. “Her yanım taş-beton yarası  / Gökdelenler yükselir omuzlarımda.” der Şair bu yüzden. Hemen her şehir şairi gibi Hüseyin Korkmaz da bu yönüyle bazen sitem, serzeniş bazen de yoğun bir isyanla seslenmektedir şehre; “Balkonlar evlerde kanserli meme / Odalar atılır pencerelerden / Kadınlar dökülür göletlere / kadınlar / Bağrıma boşluklar boşaltır / apansız / Keskin virajlar kıvrılır kafamda / Bu şehrin caddesinde tozarken / Dedemin katilini gördüm  / Babamın kollarında…”

Hüseyin Korkmaz şiirinin öznesinin duyuşunda, düşünüşünde beliren bütün kıvranışların, durulmaz bir öfkeye dönüşen arayışın, bekleyişin kaynağı yitip giden Sevgili’nin yokluğudur. “Her gelen aklıma bir düğüm attı / Şaşkınım zamana / gittin gideli”. Kendi yaşamındaki bütün kırılmalar Sevgili’nin gidişiyle olmuştur;  “Sen gider-gitmez / Gençlik kanıma karışan yanlışlıkların / Yüreğime ısrar eden nefretiyle / Günahkar saçlarımı taradım / geceleri / Bakışlarımı kırdım farkında olmadan / Baka baka aynalara / kayboldum…”.  Zor bir davayı kuşandığının farkındadır. Yaşadığı ortamda, içinde bulunduğu durum; Sevgili’yi ikrar etmenin zorluğunu taşımaktadır Şair’in kalbine; “Dilim / Dilim / Dilim / Dilim dilim / Konuşamıyorum beni / Sana sevgilim…”,  “Karanlık kelimeler basmış ağzımı / Savunmasını yapamıyorum aşkımın.”, “Yadırgı yaşadım yâd ellerde / Hüsnüne” , “Konuşmamaya mahkûmum”.

Sevgili’den kimse haberdar değildir. Birinci tekille söylenmiş özneyle beklenir ‘Sevgili’ bir ömür. “Döndüm dolaştım bir ömür / Aklım buz kalbim ateş içinde / Adın civarında korkuyla / Muhatap olmak için celbine / Sabırla bekledim sabahları / Düşlerim coplandı uykularımda”. Nasıl bir bekleyiştir bu. Bu nasıl özleyiştir ki, bir ömür dönüp dolaşılmıştır Sevgili peşinde, akıl buza kesmiş, kalp ateş içinde kalmıştır. Nasıl bir Sevgili’dir ki, işte onu mısralar söylesin; “Sana ölmek istiyorum / Hayat bilmişim hayalini / Dergâhına emekliyor mekânım / Ey sohbetine naçar / Muhabbetine yetim kaldığım / tenhalandığım  / sevgili…” “Bir uçurumun kıyısında / Vuslatına buğulanır kalbim / Sevdanı ateşleyerek / Gel kes başımı Leyla / Ayağa düşürme tek” , “Bir ses deliyor gecenin bağrını / Nereye baksam sen geliyorsun”.

            Necmettin Evci; “Onun şiiri içten patlayışların dışa taşan lavları gibi algılanabilir” der Hüseyin Korkmaz için.  Bir bekleyiş ekseninde, şehirlerin kalabalık caddelerinde deveran eden bir hayatı şu mısralar ne güzel dile getirir;  “Ey saçları leyle-i beratla kınalı / Yanağı şafak vakti / sevgili / Aç gözlerini sabah olsun”.

Bu bekleyişi yaşarken bir şairin duyduğu yalnızlığın nasıl bir yaraya dönüştüğünü anlamak için şu mısraları okumak yeterlidir; “Ağrılar yavrular yüreğimde / Hasretine havakmış yaralarım / Çok yerlerim ölmüş zaten / Anlayamadığım bir dilden ağlıyor anam / Başucumda / …………anlayamadığım.”

Şair, yaşadığı çevreye duyarlığı yanında hayatın bütün yanlarından hikmet devşirendir de. Zira şahit olduklarını dile getirmekten ziyade şiirini eyleme dönüştürdüğü oranda ses gelir kalbinden. Dünyalı olmayı kabullenmemiş bir şairin ‘sırma saçlı dilberi’ni hayatın kuytu köşelerinde aradığını vehmetmek elbette büyük bir yanılgıdır. Hüseyin Korkmaz’ın hayatını bir direnişe dönüştüren de işte bu arayış ve özleyiştir denilebilir. Yaşadığı çağın karmaşıklığı arasında, insani olan herşeyin toza dumana bulandığı bir zamanda erdemi arayan her hekîm gibi, dünyanın isine, pasına direnmenin ancak eylemle gerçekleşeceğini Hüseyin Korkmaz’ın şiirinde de okumaktayız. “Söz pişer. Öz bilenir. Tava gelir hal / Aşk göğerir her sathında kalbimin / Ellerinden öperim yeryüzünün / eylemle”.

Hüseyin Korkmaz’ın şiirlerini okurken başta Necip Fazıl olmak üzere Sezai Karakoç, Erdem Beyazıt ve Akif İnan gibi şairleri selamladığınızı hissedersiniz. Yalın, süslemecilikten uzak ve mekanik kelimelerden arınmış bir dille söylenmiş mısralar dizilidir şiirinde. Çağına duyarlı fakat dünyaya kendi deyimiyle eğreti duran bir içerikle seslenir. Hüseyin Korkmaz şiirinin lirik ham maddesini teşkil eden de budur. Yalnız başına betonlar arasında çığlık çığlık caddelerde bölünen, preslenen bir adamın soluduğu nefesidir bu yalnızlık aslında. Oradan içer, oradan bilenir hayata karşı ve dile gelir söz;  “Gidiyorum / bu insanlardan  / Pılımı pırtımı toplayarak / Kendime bölünerek… kendilerime / …. sana geliyorum sana / Yalınayak”

Habire isyan devşirmektedir yaşananlardan, öfkeyi çağırmaktadır ellerine, görenler bilir Şair’in yürürken topuklarından naralar yükselmemektedir lakin kalbinden derin bir sükutla ölümü çağırdığı duyulmaktadır. “Sokaklar seyran olmuş / Yaşamak; yüz üstü / yeryüzünde / Bundan ötürüdür / sohbetime ah / Sükûtuma isyan sürülmüştür”

Yozlaşmış, birbirinden gün geçtikçe uzaklaşan ve köklerini yitirmeye meyyal insanlar arasında yara almış bir özne gezinir Hüseyin Korkmaz’ın mısralarında.  “Bu şehrin kameti kâfir / Ana damarları melundur / Güne pompalanan günahın / Gölgesinde bebekler uyur”, “Siz: / Karla kirlenmek nedir bilir misiniz. / Güneşin ışığı altında üşümek / ya da. / Kan çöğdürüşü bebelerin / Acılar fırlattıkları babalara…”

Bilmenin, farkında olmanın bir bedeli vardır ve şair bütün toplum adına o bedeli tek başına ödemekten yana tavır alandır. “Gafletin gönlüme tebelleş olmuş / Bildiğim başımı yaralar durur. / Yüreğimi kanatmış sevdanın ipuçları / Künyem münyem toz içinde / Adım asiye çıkmış sensiz”

Bizi biz kılan değerlerin hızla tükenip sosyo-kültürel yapı içerisinde silikleştiği bir zamana şahitliğini en yalın, yalansız bir deyişle dile getiren Hüseyin Korkmaz’ın, kelimeleri hikmetamiz bir kavrayışla tutup ayağa kaldırarak yazdığı şiirlerinde yer yer klasik ozan deyişlerindeki ses tonlamalarına rastlarsınız. Gündelik dil rahatça dolaşır mısralar arasında. Kısa bir ömrün yorgunluğunda yazılmış şiirleri okurken yorulmazsınız, söz serin bir su gibi akar gider içinize. Hüseyin Korkmaz’ın şiirinde yaşanmış bir hayatın canlı şahitliğinde bir çaba, bir çırpınış göze çarpar ve mısralar arasında kıvrılan her yol çoşkun bir umuda çıkar ve öyle son bulur. Bir dünya görüşünden beslenir lakin okuyucusunun gözlerini incitecek derecede değildir bu; klişeden uzak, keskin bir ayrıştırıcılığı olmayan bir dille söylenir. Esasen ‘sevgili’; yeryüzünü, kenti ve çağın betonarme şehirlerinin köklerinden uzaklaştırılmak istenen insanını sükunete ve adalete taşıyacak olan bir direniştir. Tavizsiz söyler her ne söylerse. “Ismarlama inadından vazgeç. / Uyarma öfkemi. / Bize ölüm yok.”

Yaşarken hep vurulur buldu düşlerini Hüseyin Korkmaz. Her ne yaşarsa zamansız çıkıyordu karşısına. Bu yüzden bir şair duyarlığıyla hep uyanık kaldı dünyanın çalık yanlarına. “Düşlerim bombalanır / zamansız / Mükerrer ölürüm geceleri / Elim yüreğimin kabzasında”.

Hüseyin Korkmaz uymadı yeryüzüne, uyumadı gecede… Belki bu yüzden ‘zamansız’ göçüverdi yeryüzünden.  

Bir yanıt yazın