TEOLOJİ VE İDEOLOJİ AÇISINDAN DARBE VE DEMOKRASİ
DEMOKRASİ KARŞITLIĞININ ASLİ ZEMİNİ OLARAK İDEOLOJİ VE TEOLOJİ
Giriş
Sürekli darbe söylentileri, darbe tehdidi ve darbe destekçilerinin olduğu bir ortamda demokrasi ve insan hakları algısının sahihliğinin de sorgulanması gerekmektedir.
Neden darbeler ve darbe söylentileri özellikle dünyanın Doğu yakasında ve Ortadoğu’da olmaktadır. Mesela günümüzde gelişmiş Batı toplumlarında veya Avrupa’da neden bu tarz söylemler bu tarz tehlikeler bulunmamaktadır. Buna yakından eğilelim.
Ben meselenin ideolojik ve teolojik yaklaşımlardan kaynaklandığını, bunun da temelde demokrasi ve insan haklarına inanmama ile ilgili olduğunu düşünüyorum. İşin elbette bir dizi çeşitli boyutları vardır. Bu noktada birçok sosyolojik psikolojik sebepler sıralanabilir ama hepsi temelde ideolojik ve teolojik inançların demokratik anlayışın oluşumuna engel olması olarak kabul edilebilir. Bu böyle olunca demokrasi ideolojik ve teolojik amaçları gerçekleştirmek için bir araç olmaktan öte anlam taşımaz.
Demokrasiden Ne Anlıyoruz?
Demokrasi dendiğinde halkın yönetime katılması anlaşılır. Bu anlayış sınıflı toplumlardaki insan kavramının problemli oluşunu da ele verir. Halkın yönetime katılması anlayışı aslında sınıfsal üst ve alt değerlere karşı bir duruşu ifade eder. Bunun özünde de her insan tekinin bir değer olduğu anlayışı bulunduğu söylenebilir. Bu da bizim sınıfımızdan olmayana da, bizim gibi düşünmeyenin de kendine ait bir düşüncesi olduğuna da saygıyı ifade eder. Yönetim sistemi olarak da çoğunluğun tercihlerinin üstte olduğu bir anlayışı işaret eder. Çünkü “çoğunluk kötü üzerinde ittifak yapmaz” yargısı ekseninde “çoğunluğun aldatılmasının mümkün olamayacağı” kabulüne dayanır. Büyük ölçüde de doğrudur bu yargı.
Siyasal Erk
Darbeci anlayış ve demokrasi arasındaki temel fark siyasal erki ele geçirmenin kaba kuvvet ve zor yoluyla mı, yoksa toplumun genel kabulü ekseninde mi olacağı arasındaki gerilimdir. Bu gerilimin kaynağı daha iyi bir dünya tasavvuruna ilişkin inançlarımızdır. İnsan tekinin bir değer olduğunu, her insanın tercihinin değerli olduğunu, ayrıca genel insani eğilimlerin yanlış üzerinde ittifak edemeyeceği gerçeğine yaslanan demokrasi ilkçağ felsefesinde de tartışılmış olsa da Batıda teolojinin yenilgisi ve hümanizmanın gelişmesi ile yönetimsel olarak egemen paradigma olmuş ve insanlığın siyasal anlamda bulduğu temel bir çözüm olarak varlığını kabul ettirmiştir.
Hümanizm, İnsan Ve Demokrasi
Demokrasi ve insan hakları bütün insanların aynı cevherden geldiğini aynı öze ve aynı yaşama hakkına sahip olduğunu onların da beğenilerinin, seçimlerinin olduğunu, seçmeye, beğenmeye, yönetilmeye, yönetmeye, yöneticisini seçmeye hakkı olduğunu kabul etmek olarak kabul edersek hem ideoloji, hem de teolojinin demokrasi ile problemi olacaktır.
Dünya Görüşü, İdeoloji ve Teoloji
Teoloji de ideoloji de özünde scholastik anlayış barındırır. Doğruyu sadece kendi algısından ibaret görmenin ötesinde bu algıya boyun eğmeyen herkes öteki, düşman ve suçlu (günahkâr)dur. Ya evrimsel süreçte insanlık aşamasına erişememiş, ya da aklını kullandığı için Tanrının lanetine uğrayarak dünyaya sürgün edilmiştir. Bu iki durumda da insan olmak ya evrimsel ve sosyal koşullar, ya da Tanrı adına hükmetme hakkını elinde bulunduranlar tarafından belirlenecektir. Hükmetmeye yönelenlerin bir kısmı hükmetme hakkını doğa ve doğa yasaları dedikleri şeyden alacak, diğerleri ise Tanrıdan alacaktır.
Beyaz adam, işçi sınıfı, Ruhban sınıfı, üst insan kavramları, insan kavramına bakışı ele veren kavramlardır. Bu bakış tözsel bir insan tanımına sahip olmayışın ürünüdür.
Aslında bugüne kadar ortaya konulan geleneksel insan tanımında insanın manevi ve ahlaki bir varlık olduğu anlaşılmaktadır. Ancak özellikle skolastik anlayışta da Aydınlanma sürecinde de insan kavramında ciddi sıkıntılar bulunmaktadır.
Skolastik, insanı Tanrı adına küçümserken Aydınlanma ve Hümanizm Tanrıyı ve manevi olanı insan adına küçümsemeye varmıştır. Skolâstikte Tanrı insanlaşırken Hümanizmde insan Tanrılaşmıştır.
Sınıflı toplumlarda da insan tanımına rastlamak mümkün değildir. Köle ve efendi olarak kabaca öne çıkan; üstten alta doğru değer ve değersizlik barındıran çok katmanlı hiyerarşik bir insan anlayışı vardır. Bu hiyerarşik anlayış insansal olanla değil, değerli ve değersiz olanla, kutsal ve kutsal olmayanla ilgilidir. Değerin sınıfsal kabuller tarafından belirlendiği bir toplumda ontik bir insan tanımının olması sözkonusu değildir.
İnsanın tanrısal boyutu ile belli bir değer kazandığı sınıfsal sistemlerde de belli insan tanımı idealleştirilmiştir. Ancak, bütün yücelik Tanrısallığa, bütün aşağılık, değersiz ve süfli olmak da insan olmaya atfedilmiştir.
Tanrı eksenli yaklaşımların çoğu “insanız” ifadesini daima, “aciz, günahkâr, suçlu, eksik” olmak ile özdeş kabul etmiştir. Yücelik daima Tanrıya ve tanrısal olana atfedilmiştir.
Tanrısal olandan pay almakla insanın yüceleceği anlayışı da yanlış bir yorumla sunulmuş, tanrısallık egemen dinsel algı tarafından bir ötekileştirmeye teşne kılınmıştır.[1]
İdeoloji Ve Teoloji Dolayımında Demokrasi
Ne teolojide ne de ideolojide birey yok sadece doğru fikirler, yanlış ve sapkın fikirler vardır. İdeoloji de teoloji de dünyayı düzeltmenin yolunun ideolojiye ve teolojiye inanmak veya boyun eğmekle gerçekleşeceğini kabul eder. Bu yüzden başkasının tercihleri değil, öğretinin egemenliği önemlidir.
İdeoloji de, teoloji de hakikati elinde tuttuğunu; ötekiler için en doğru yolun kendilerinin sunduğu anlayış olduğu ön kabulünden yolda çıkar.
İdeoloji de teoloji de tözsel bir insandan değil, kendileri ve ötekinden sözederler. İyi ve kötü değil, kendine bağlı olanlar ve olmayanlar, kendilerine inanan ve inanmayanlar ekseninde insanları sınıflarlar. İdeoloji daha çok maddi alanın ele geçirilmesi noktasında bir çaba olarak görünse de teolojik tasavvurlarda da dünyevi güç kazanma talebi bulunmaktadır.
İnsanların temel hak ve hürriyetlerine inanmayanlar güç ve hâkimiyet sahibi olduklarında demokrasi ve insan hakları gibi kavramlar ekseninde öne çıkarlar. Onların gerçek yüzü kendi zulümlerine karşı çıkan hakikat yanlılarının güçlenmesi ile ortadan kalkar. İktidar sahibi olduklarında ekin’i ve nesli yok etmeye çalışan bu zümre asla ötekinin hakkı gibi bir kavrama inanmaz. Onlara göre hayat ya bir çatışmadır; (diyalektik maddeci anlayış) ya da büyük balığın küçük balığı yuttuğu; güçlünün haklı olduğu(Nazizm) bir süreçtir. Bu noktada ontolojik bir değer olarak insan kavramının teolojide de ideolojide de karşılığı yoktur. Ya insan suçlu günahkâr olarak kabul edilmekte, ya da güç ve sınıfsal kategoriler ekseninde değer kazanmaktadır.
Bu yaklaşımlar dikkate alınmadığında güç ve hegemonya problemini çözmek mümkün olmaz.
Demokraside demokrasiyi dillerinden düşürmeyenlerin bile darbecileri desteklemesinin kökeninde onların mutlak kavramlar ile hayatı yorumlayan ideoloji ya da teolojiye sahip olmaları yatmaktadır.
Dünyayı kendi algılarının ve inançlarının düzelteceğine inanan her anlayış bir biçimde totaliter yaklaşımları beseleyen zemine sahiptir. Silah yoluyla egemen olma eğiliminden beslenen terörün de; her türlü şiddet uygulamasının da amacı daha iyi bir dünya tasavvurunun ancak bizim düşüncelerimizle olacağına inancımızdır. Bu inanç ideolojik ve teolojik inançtır.
Onlara göre yeryüzünü düzeltmek ve insanları kurtarmak sadece kendilerinin görevidir. Bu görevi, ya evrimden, ya tarihin diyalektik sürecinden ya da Tanrının buyruğundan almaktadırlar. Bu bağlamda bütün iyilik ve güzellikler, bilimsel yaklaşımlar, tarihsel gerekliliklerin buyruğuna uyma durumu sadece kendilerine aittir. Kendileri, yalnızca kendileri seçilmiş ve ayrıcalıklı oldukları için yönetme ve düzen verme hakkına sahiptir.
Ötekinin adeta zombileştirildiği bu algının kolektif katılım ve seçme yetisinin belirleyici olduğu demokratik yaklaşımı benimsemesi asla düşünülmez.
Beyaz adamın üstünlüğüne dayalı ideolojik yaklaşımlar zaten kendileri dışında herhangi bir insani yapıyı kabul etmezler. Onların seçmesini ve seçilmesini de asla doğru bulmazlar. Çünkü kendileri (ruhban, ploreterya, beyaz adam, üstün ırk, üst insan) dışındakiler daima aşağı oldukları için ne yönetime katılabilir; ne de yönetebilirler.
Bunu Müslüman dünyada cemaat teolojilerinde de görmek mümkündür. Kendilerini seçkin nesil, fırkay-ı naciye, ışık nesli, halife, kurtarıcı nesil, tanrının sözcüsü, tanrının çobanı gibi gören zümreler aynı yolu izlerler. Bunlar da dinin temel bakışını teolojiye indirerek bütüncül bir evren, insan ve hayat tasavvurundan uzaklaşırlar.
Bunların da demokrasi ve insan haklarına inanmaları mümkün değildir. Çünkü onlara göre bütün insani meziyetler kendilerine ait olduğundan diğerleri zaten ya yoldan çıkmış; dalalet içerisinde kalmış, sapıtmış, şaşırmış zavallılardır. Onları ıslah etmek, doğru yola getirmek gerekmektedir.
Özellikle Sünnilik içerisinde gelişen teolojik yaklaşımlar ötekinin bir değer olduğu gerçeğinden kopmuş, gerek Sufi gerek Sünni anlayışı çarpıtarak bir öteki yaratmaya varmıştır. Yüzyıllar içerisinde oluşan saygı kültürü ideolojik dayatmalar ile toplumu tek kalıba dökme anlayışı ile göz ardı edilmiş, varolmak için güç elde etme anlayışı dinsel yapıları da siyasallaştırıp zihinsel olarak dünyevileştirmiştir. Bu siyasal çatışma beraberinde insana sağlıklı bakışı ortadan kaldırarak insanın siyasal erk ile düzeltilebileceği gibi bir kendini merkezde diğerini öteki görme anlayışına varmıştır.
Saygı kültürü yerini muktedir olma yönelimine bırakmıştır.
Oysa Anadolu insanının sosyal pratiğinde yaşayan her varlığa olduğu gibi insana, salt insan olması hasebiyle olumlu bir bakış bulunmaktadır.
Farklılıkları hoşgören bu algı Diyarbakır, Hatay, Mardin, İstanbul ve daha birçok Anadolu şehrindeki mimari yapılara bakıldığında görülmektedir. Kilise, Camii, Havra yan yana yüzyıllar boyu varlıklarını sürdürmüştür.. Müslümanlar tarihte ötekine saygıyı bir ütopik tasavvurla değil, yaşanan bir gerçeklik ile ortaya koymuşlardır. Ortadoğunun birçok halkların birlikte yaşayabildiği bir coğrafya olmasının sebebi biraz da budur. Burada eğer bu ülkede hala insanlar birbirlerine tahammül gösteriyorlarsa geniş bir kitlenin hala bir değer olarak insanı kabul etmelerine ve geçmişten aldıkları çok kültürlü, çok uluslu bir arada yaşama anlayışına bağlı olmalarının sonucudur.
Kaldı ki farklı unsurların bir arada birbirine saygı göstererek yaşamaları hayatın çatışma ile gelişeceğine inananların istediği bir durum da değildir. Bu yüzden özellikle etnik ve mezhebi ayrışmanın körüklenmesi için her tür kirli iş sahneye konulmaktadır. Yönetmeyi amaçlayanlar her zaman çatıştırmayı da yönetmenin bir unsuru olarak algılamaktadır. Onlar için bir arada yaşamak değil, çatışmak hayatın yasasına uymaktır.
Çatışarak yaşamak ile yaşayarak çatışmak arasındaki derin fark burada kendini göstermektedir.
Çatışmayı, ötekileştirmeyi hayatın merkezine oturtan zihniyet ile yaşamayı ve yaşatmayı esas alan ve yaşatmak için çatışmak durumunda kalan zihniyet arasında çok temelli fark bulunmaktadır..
Yukarıda da belirttiğimiz gibi ideolojik ve teolojik anlayışın asla başkasının hakkı gibi bir kavramla çalışmadığı açıktır. Onlar daima başkasını ötekileştiren bir zihinsel bakışa sahiptir.
Bu yaklaşımda olanların demokrasi ve insan hakları gibi kavramlara inanması mümkün değildir. Bu yüzden darbecileri de terörü de, zulmü de, soykırımı da, etnik ayrımcılığı da kendi ideolojik ve teolojik haklılık zeminine yaslanarak desteklerler. Her tür ahlaki ve insani değeri rahatça çiğnemeleri kendilerinin seçkin olmalarına inanmaları sebebiyledir.
Bütün insanlar onların yönetiminde olmak zorundadır. Onlar müspet insanlar oldukları için kendilerinin yönetmesi herkesin hayrına olacağından yönetime gelmek için hukuksuz işler yapmalarında bir sakınca yoktur. Çünkü onların en kötüsü bile ötekinin en iyisinden daha üstün ve her tür nimetten alabildiğine istifade etmede hak sahibidir. Kendilerinin egemen olmadığı her yer bozuk olup düzeltilmeyi beklemektedir. Bu yüzden en üst makamlarda onların olması kutsal bir zorunluluktur. Bunun için gerektiğinde kan da dökerler, can da yakarlar.. Ne insan haklarına, ne demokrasiye inanmazlar.
Ancak hem ideoloji hem de teoloji, zayıf olduğu dönemlerde başları sıkıştığı zaman insani kavramlara sarılmak zorundadır.. Bu kavramları da en çok demokrasi ekseninde dile getirmek zorundadırlar. Burada ciddi bir paradox ortaya çıkar.
Paradox
Paradox şu ki özellikle günümüz dünyasında her totaliter anlayış kendini demokrasi şemsiyesi altında varkılmaya çalışır. Çünkü insanlığın şu ana kadar yönetimsel deneyim açısından en önemli kazanımı ve tecrübesi demokrasidir. Elbette demokrasiden daha iyi yönetim biçimleri olabilir ama halihazırdaki dünyada egemen paradigma demokrasinin kabulü şeklindedir.. Bu yüzden egemen paradigmayı ideolojik ya da teolojik söylemlerle aşamayınca egemen paradigma üzerinden alan kazanmaya çalışan gruplar bulunacaktır. En temelde sorunlu bir insan ve evren tasavvuruna sahip olduklarından Demokrasi kendi hedeflerini gerçekleştirmede bir araç olmaktan öte anlam taşımayacaktır.
İdeolojiler Çağında Demokrasi
I.Dünya harbi sonrası teolojinin devre dışı kalması ile ideolojik devletlerin egemenliği ortaya çıkmıştır. Avrupalılar Aydınlanma denilen süreçte bireyciliğin gelişmesi ile birlikte dinsel kategorileştirme yerini daha küçük daha lokal ayrıştırmalara bırakmıştır. Avrupa’nın etkisi altında olan diğer dünya elbette bu gelişmelerden etkilenmiştir. Avrupa’nın ötekileştirici anlayışı insan kavramına yüklenen farklı anlamlar nedeniyle zaten sorunludur. Bu yaklaşım önceleri Kilise anlayışının, Yeniçağda ise evrimsel yaklaşımların etkisinde şekillendiğinden insanın ontik bir değer olarak kabulü sözkonusu değildir. Hal böyle olunca İdeolojiler çağındaki anlayış demokratik tutuma geçit veren bir yaklaşım değildir.
Bu anlayışlar Müslüman zihne de yabancıdır. Egemen Batı paradigmasının uzantısı olarak bize dayatılan yönetim biçimleri pozitivist ve materyalist temellere dayalı, insanı merkeze almayan, sadece beyaz adamın üstünlüğüne dayanan bir anlayış eksenine sahiptir. Bilimden sanata, sanattan sosyal hayata hep bu anlayış esas kabul edilmektedir.
Dolayısıyla ötekine tahammül edememek, eğitimden politikaya kadar her alana sirayet etmiştir. Bu da içinde ontolojik insan tanımı olmayan sorunlu Yeniçağ Batı paradigmasının uzantısıdır. Dediğimiz gibi başkasının da tercihlerinin değerli oluşu bağlamında demokrasi ontik bir insan tanımını gerekli kılar. Sağlam bir insan tasavvuru yoksa demokrasinin var olması zaten mümkün değildir. Bu bağlamda ne ideoloji, ne de teoloji demokratik anlayışa asla izin vermez.
Ancak şunu unutmamak lazım ki Aydınlanma ile birlikte Batıda önce Teoloji, 1. ve 2. dünya savaşları ile birlikte ideolojiler güç kaybetmiştir. Özellikle 2. dünya harbinden sonra Batı dünyası (sömürgecilik refleksleri hala canlı olsa da) kendi içinde belli bir demokratik standart yakalamıştır. Bunun nitelikleri elbette tartışılabilir.
Demokratik zihnin oluşumu
Demokratik anlayışı başkasına saygı ve başkasının birey olarak; sadece insan olarak değerli olduğu ve bir değer taşıdığı inancına yaslanan anlayış olarak kabul ediyorum. Ki eğer bir arada yaşamak başkasına saygı ise bu zaten bizim sosyal ve kültürel hafızamızda ve pratiğimizde olan bir şeydir. Bütün insanlık tarihinde bunun dinsel ve aşkın zemini de bulunmaktadır. Ancak dinin teolojiye, dünya görüşünün de ideolojiye dönüşmesi başkasının ya ontolojik karşıt (düşman) ya ontolojik suçlu olarak nitelenmesine kapı açarak asli insan kavramının ortadan kalkmasını getirmiştir.
Özellikle ideolojiler çağını hesaba kattığımızda Batıdaki devrimleri taklit eden ancak ötekine tahammülü olmayan bir ideolojik algı ekseninde gelişen insan tasavvuru demokrasiyi, yani bizim dışımızdakinin de yönetime katılabilmesi anlayışını asla pratik olarak ortaya koymayı başaramamıştır. Maddi üretim araçlarını ve siyasal erki ele geçirenler toplumun kendi zihniyetleri ekseninde dönüşmesini, değişmesini ve belli bir kalıba girmesini dayatmıştır.
İnsanlığın evrimsel süreç ile geldiği en üst aşama olan pozitivist dönem insan olmayı bilimsel ve teknolojik gelişmeye bağlamıştır. Burada insani bir tözden değil, insan olmuş ve henüz o aşamaya gelmemiş iki türden sözedilmiştir. İnsanın değeri bu üst insana benzeyip benzememe ekseninde belirlenmiştir.
İnsanlığın en üst aşamasını o temsil ettiğinden insan olmak ve insan sayılmak beyaz adama ait bütün değerleri benimsemek ve ona benzemekle mümkün olacaktır. Bu yüzden yönetmek ve insanları biçimlendirmek ancak bu üst insanın hakkı olacaktır. Bu hakkı Ona doğa ve tarihsel koşullar sunmuştur.
Burada birey ve Onun özgür iradesi yok sadece üstünler ve aşağılar vardır. Bu zihniyetin demokratik anlayışa sahip olması mümkün değildir.
İdeoloji Ve Teolojinin Ötesinde
Ötekinin de bir değer olduğunu kabul edebilmek için ideolojinin ve teolojinin ötesinde bir yaklaşıma sahip olmak gerekir. Böyle bir anlayış ile sağlam bir demokrasi (bizim dışımızdakinin de yönetime katıldığı bir yapı) oluşabilir. Özü itibarıyla devlet harici bir etken din ise dâhili bir etkendir. Dinin kendi inananları ile kendi çevresi olmasına karşın devlet bir çok din ve anlayış mensuplarının yaşadığı bir ortak yapının adıdır. Devlet bir bakıma bir arada yaşama mecburiyetinin soncudur. Bir arada yaşama mecburiyetinin sonucu oluşan devletin belli bir teolojik ya da ideolojik algı ile yönetilmesi büyük zulümleri ve çatışmaları besleyecektir. Bu yüzden teoloji ve ideolojinin ötesinde bir anlayış herkesin iyisinin gerçekleşmesine hizmet edecektir. Peki böyle bir anlayışı nerede bulabiliriz.. Bu anlayışın temel vasıfları nelerdir.
Bu anlayışı;
1-Ontolojik bir insan tanımına sahip olması
2-İnsanların ortak değerlere, ortak ideallere sahip olduğunu kabul etmesi.
3-Evrendeki bütün varlıkların birbirine bağlı olduğunu ve her yaşam formunun kendi içinde bir değer taşıdığını kabul etmesi.
4-Üstünlük kavramını ahlaki zeminde ele alması olarak ortaya koyabiliriz..
Temelde bu dört özelliğe sahip olan anlayışın ideolojinin ve teolojinin ötesinde bir anlayış olduğu söylenebilir.
Hangi Anlayış Bu Özellikleri Kendinde Barındırır?
Bu soruyu cevaplarken meseleyi hem öğretisel, hem de tarihsel pratik açısından ele almak durumundayız. İnsanlık tarihine baktığımızda hem teorik hem de pratik olarak İslam’ın Tevhid ilkesinin bu dört özelliği de içinde barındırdığını söylemek mümkün. Bu sadece bir Müslüman olarak benim değil, önemli Batılı düşünürlerin de görüşüdür. Örneğin Toynbee bir Müslüman’dan sözederek “Rahman olan Allah’a inanan bu insan, Hacc’ın renk ve sınıf ayrımını kaldıran bir kardeşlik sembolü olduğuna şahadet ederken, inananlar arasındaki birlik, aynı zamanda dünyada Tanrı’nın birliği konusundaki doğru inançlarını eyleme dokuyordu… İslam’ın insanlığa verdiği yaratıcı armağan tektanrıcılıktır ve bu armağanı iyi korumak zorundayız.”[2]
“ Müslümanlara göre Benî İsrail Peygamberlerinin hepsi doğruydu, İsa ise Tanrı’nın son peygamberi Muhammed’ten önce gelen büyük ve sonuncu peygamberlerdendi. Müslümanların kavgası İsa Peygamberle değil; Rum ilini Yunan çoktanrıcılığına ve putperestliğine teslim eden Hıristiyan kilisesiyle idi. Tek Allah inancına yapılan ihaneti İslâm, İbrahim Peygamberin saf dinine dönerek düzeltmişti. Bir tarafta Hıristiyan çoktanrıcılığı, öbür tarafta Hint çoktanrıcılığı arasında İslâm tek tanrıcılığın ışığını yakarak, dünyayı yeniden umutlandırdı.”[3]
Şimdi bu meseleyi kısaca ele alalım..
1-“Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir kan pıhtısından yarattı!”(Alak suresi-1-2)
Bu ayet her tür sınıfsal ırksal ve sosyal ayrıcalık anlayışını ortadan kaldırarak insanın ontolojik bir değer oluşunu ortaya koymaktadır. Hatta ilk töz olarak bütün insanların topraktan yaratıldığına vurgu yapılması da bu bağlamda değerlendirilebilir.
2- “De ki: Ey kitap ehli, aramızda ortak olan tek ilkeye gelin: Ancak Allah’a kulluk edelim, ona hiçbir şeyi eş ve ortak etmeyelim, Allah’ı bırakıp da bazılarımız, bazılarımızı Tanrı tanımayalım. “(A’li İmran-64)
İslam açısından dinler tek bir dinden gelmektedir. Tanrı tek ise Din de tektir. Bu anlayış dinsel ötekileştirmenin de önüne geçerek dinsel yorumlamayı değil, ortak dinsel zemini esas almaktadır. Bu da farklı da olsa her inancın kendini ifade etmesine imkân tanımaktadır.
3- “Görmez misin ki, göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kanat çırpıp uçan kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini? Her biri kendi tesbihini ve duâsını bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir.( Nur/44) “Göklerde ve yerde bütün yaratıkların, kanatlarını yayarak uçan kuşların Allah’ın sınırsız kudret ve yüceliğini dile getirdiklerini görmüyor musun? Gerçek şu ki, Allah’a nasıl yönelip niyaz edeceklerini, O’nun yüceliğini nasıl dile getireceklerini bilmektedirler.” (Nur/41)
Her varlığın bir diğerine bağlı olduğu evrensel birlik(tevhid) insan dışındaki her varlığın da bir değer olduğu kabulüne de dayanmaktadır.
4-Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır. (Hucurat 13)
Burada da üstünlük noktasında doğuştan ya da sosyal koşullardan kaynaklanan herhangi bir ayrıcalık ve eksikliğin olmadığı vurgulanmaktadır. Değeri, ilkesel olanı seçip seçmemenin belirlediği belirtilmektedir..
İlkesel olan Tanrısal olandır. Aristoteles de erdemin Tanrısal olduğunu belirtir. Tanrısal demek maddi ve dünyevi beklenti taşımayan eylemler demektir. Tanrı inancı olmayan insanları bile adalet, cömertlik, yiğitlik v.s gibi eylemleri Tanrısaldır. Ahlaki eylemler maddi koşullar ve dünyevi beklentilerle izah edilemez.
Bu noktada ahlaki temel kabuller insanlığın ortak kabulleridir. Bu yüzden İ. Kant dolayımsız buyruk olarak her insanda bu eğilimin bulunduğunu vurgulamaktadır.
Bu konu uzatılabilir elbette…
Burada İslamı bir yönetim biçimi olarak değil, evrene ve insana sağlam bir bakış olarak ele aldığımızı da belirmek durumundayız. Dinlerin ortak zemini her yaratılmışın kendi içinde bir değer olduğunun kabulüne dayalı bir anlayıştır.
Çözüm: Müslüman Zihnin Yeniden İnşası, İslam’ın İnsan ve Evren Anlayışına Dönüş
Bir arada yaşama kültürünü tekrar ihya etmek Batı ile Doğu arasındaki bu kültürel alışverişe dikkat etmek kendi 100-150 yıl önceki gerçekliğimiz de keşfetmek buradan dersler çıkarmakla mümkündür. Yoksa demokrasi nutukları atmak ile alakalı değildir. Çünkü zihinsel olarak Türkiye’de politika yapan insanlar genellikle ya ideolojik ya teolojik anlayışa sahip olduklarından demokratik bir pratik ortaya koyma noktasında başarı gösterememektedirler. Bu yüzden darbeye karşı çıkan da, darbeyi destekleyen de aslında kendi içinde problemler yaşar. Peki, burada kırılma noktaları yok mudur? Elbette vardır.
Özellikle Türkiye’de Anavatan Partisi deneyimi çok önemlidir. Anavatan Partisi gerçekten bir ideolojik ve teolojik zemine dayanmayan çoğulcu bir parti idi. Bu biraz Özal’ın zihin dünyası biraz da koşulların buna yol vermesi ile mümkün olmuştu. Buna Özalizm falan da diyenler oldu ama Anavatan Partisi birçok eğilimi bir arada barındırabilen ender bir pratik ortaya koymuştur. Bu da ayrıca incelenmesi gereken önemli bir konudur.
Sonuç
Silah yoluyla egemen olma biçimindeki darbeci anlayışın, terörün ve güç elde etmek için her türlü şiddet uygulamasının da amacı daha iyi bir dünya tasavvurunun ancak bizim düşüncelerimizle olacağına inancımızdır. Bu inanç ideolojik ve teolojik inançtır.
Demokrasiyi mi savunacaksınız yoksa darbeyi mi? sorusu bu noktada anlam ifade etmemektedir.
Demokrasi, silah ve başka yollarla insanlara dayatılmadığı sürece fikirlerin serbestçe dile getirilmesinin önünü açan bir anlayıştır. Ancak demokrasinin de yumuşak karnı bulunmaktadır..Bu yönü demokrasiyi de problem haline getirebilecek uygulamaları besleyebilmektedir..
(Sonraki Yazı- Tanrısız Demokrasi)
______________________
[1] Hz.; İsa bile Tanrı adına mahkum edilmeye çalışılmıştır. İncilde geçen hikâye ibretliktir: Ve vaki oldu ki, bir başka Sebt günü havraya girdi ve talim etti; orada bir adam vardı, onun sağ eli kurumuştu. 7 Yazıcılar ile Ferisiler İsa’yı itham edecek sebep bulmak için, Sebt gününde hastalığı iyi ediyor mu, diye onu gözetliyorlardı. 8 Fakat İsa onların düşüncelerini biliyordu ve eli kurumuş olan adama dedi: Ayağa kalk, ortada dur; o da ayağa kalkıp durdu. 9 İsa da onlara dedi: Size sorarım, Sebt gününde iyilik etmek mi, yoksa kötülük etmek mi caizdir? can kurtarmak mı, yoksa helâk etmek mi? 10 Ve etrafına, hepsine bakıp adama dedi: Elini uzat. O da uzattı ve eli eski haline geldi. 11 Fakat onlar büsbütün çıldırdılar ve İsa’ya ne yapabileceklerini birbirleriyle söyleşiyorlardı. 1Luka -6
[2] -A. Toynbee, Medeniyet Yargılanıyor, çev. Ufuk Uyan, s. 86, İstanbul 1988
[3]-A. Toynbee, a.g.e, s.76
