Charlie Hebdo Redux: İslam ve İfade Özgürlüğü
İslam ifade özgürlüğüne karşı mı?
İslam adına birisi çıkıp da Müslümanlara küfür veya nefret içeren materyaller yayınladığı için bir başkasını öldürdüğünde kesinlikle böyle görünebilir. Hatta , halk için baş kesmek kadar şok edici boyutlara varan eylemler ortaya çıktığında. Örneğin öğrencilerine kışkırtıcı ‘Peygamber Karikatürlerini gösterdiği için Ekim 2020’de bir Müslüman saldırgan tarafından misilleme olarak Paris’in banliyösünde korkunç bir şekilde öldürülen Fransız öğretmen Samuel Paty’nin durumunda olduğu gibi. Bu, daha önce 2015’te Charlie Hebdo zulmüne yol açmıştı. Ve Başkan Macron’un Paty’nin eylemini ifade özgürlüğü olarak savunması ve iğrenç öldürmeye tepki olarak saldırgan karikatürlerin Fransız kamu binalarında sergilenmesini sağlaması ile Müslüman ‘sokak’ ın (cenah) onunkinden daha fazla öfkelenmesiyle bu algı güçlendi.
2015 cinayetleri ve yakın zamandaki cinayetlerin ardından, bazıları İslam’ın doğasında onu hoşgörüsüz kılan veya insani değilse de Batılı liberal değerlerle temelde uyumsuz kılan bir şey olup olmadığını sorguladı. Aşağılayıcı cinayetler ile hoşgörüsüz İslam gibi yanlış klişelerinin biraraya gelmesi, siyasi amaçlar için İslam hakkındaki cehaleti istismar etme fırsatçılığı ile birleşince durum daha da tehlikeli bir hal aldı.
Oysa İslam ne ifade özgürlüğüne ne de insani değerlere karşı çıkar. Öğretilerine aşina olanlar, ‘barış ve’ teslimiyet ‘dininin (her ikisi de İslam teriminin etimolojisinde ima edilen) hem özgürlüğe hem de insan onuruna saygı gösterdiğini, bunları birbirine bağlı ve karşılıklı olarak güçlendirici değerler olarak gördüğünü bilirler. Diğer birçok inanç ve anlayışta olduğu gibi, İslam herhangi bir özgürlüğü mutlak olarak değil, aşağıda tartışacağımız metafizik normlara tabi olarak kabul eder. Bu nedenle her özgürlük, merhum Haham Jonathan Sacks’ın “farklılığın onuru” olarak adlandırdığı şeye saygı duyularak geliştirilir, öyle ki, tıpkı ihlalci (sınır tanımaz) özgürlüğün haysiyete zarar vermesi gibi, haysiyetin baltalanması da özgürlüğü aşındırır. Bu anlayışa dayanarak ve eylemlere ölçülebilirlik atfetmeksizin, hem Peygamber’i kasıtlı olarak yıpratan kışkırtıcı ‘Karikatürlerin’ yayınlanması ve buna karşı onuruna saldırının intikamını almaya çalışan cezalandırıcı cinayet, insanlık onuru normlarını ihlal eder.
‘Onur’ ya da ‘değer’ anlamına gelen ‘haysiyet’ terimi, onu kutsal kavramına bağlayan derin metafizik köklere sahiptir. Bir şey kutsaldır çünkü metafizik, felsefe ve dinin “Mutlak” veya “Hakikat” veya “Tanrı” olarak adlandırdığı hakikatin aşkın bütünlüğüyle rezonansa girer. Kutsallık, William Blake’in (Auguries of Innocence) ‘kum tanesinde bir dünya’ ve ‘kır çiçeği içinde bir cennet’ olarak bahsettiği veya Gerard Manley Hopkins’in (Tanrının Büyüklüğünde) “derinlerdeki en sevilen tazelik” olarak adlandırdığı şey olduğu fikrini içerir. İçkin ve aşkın olanın buluşma noktasıdır bu, İnsanın en dip çekirdeğinde veya ‘Kalbinde’ bulunan haysiyet ve şefkatin vizyoner eşiğidir.

Kur’an-ı Kerim, tek bir ruhtan yaratılmış olan insanlığa ‘(en-Nafs Vahida) (4: 1), saf bir doğaya sahip olduğunu, Kalpte ikamet eden el-Fıtra(fıtrat) ile donatıldığını ve dinin gerçek amacının Bu içsel doğaya, ‘Tanrı’nın insana aşıladığı doğal eğilim’le (30:30) uyumlu olarak, Tanrı ile İnsan arasındaki ilk antlaşmayı armağan eder (7: 172). Ahlaki zeka (el-furkan) (3: 4) ile donatılmış bu her şeyi kucaklayan kutsal doğa, insan mükemmelliğinin kaynağıdır, çünkü İmago Dei olarak, Kuran terimiyle ifade edilen İlahi Doğanın bir yansımasıdır.
Peygamber, sevgi dolu ve Rahman ve Rahim Tanrı’nın ‘Benliğim üzerine bir yasa olarak rahmeti yazdım’ (kataba ‘ala nafsihi rahma) (6:12) bildirisinde teyit edildiği gibi. İnsanın saf mizacı, kendisinin ‘kalıpların(biçimlerin) en iyisi’ (ahsani taqweemin) (95: 4) içinde yaratıldığı, özünde asil, zeki, sevgi dolu ve insancıl olduğu ve dolayısıyla haysiyet sahibi olduğu şeklindeki Kuranî iddianın temelidir (kerema ). Ama aynı zamanda özgür iradeye sahip olan insan zayıf yaratılmıştır ‘(4:28) ve yozlaşmaya açıktır; dünyanın ve tutkularının peşinde koşarak, gerçek doğasını örtebilir ve böylelikle bu içkin haysiyet armağanını boşa harcayabilir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim, kişinin özgür iradesini Tanrı’nın farkında olma Onu her an hissetme tavrını geliştirmek (takva) (7: 201), gönülden Tanrı’ya çağırmak için kullanmanın önemini defalarca vurgulamaktadır. Ve kişinin bencil doğasını Tanrı tarafından verilmiş doğasına (30:30) kendini teslim ederek (İslam’a) (6: 125) ve güzellik olarak tezahür eden erdemli eylemlerle (İhsan) doğrulamaktır (2: 195). Böylece Kur’an-ı Kerim, ‘Şüphesiz Allah, manevi bilinci olan(korkup sakınan) ve iyi olanı yapanlarla beraberdir’ (16: 128) diyor. İnanç ve erdem, İslam’da kurtuluşun tek ön koşuludur (18:88) ve kişi ya doğru yolu seçmekte ya da reddetmekte (4:79) özgürdür. Çünkü inanç bir zorlama meselesi değil, kişisel tercih meselesidir. Burada İslamda özgür iradenin temel amacını görüyoruz: İnsanın kendini aşarak yüceltilmesi.
İnsan kendi egosu eksenindeki arzusunu (heva) (30:29) ve günahkâr benliğin (nefsul-emmare) tekliflerini (12:53) takip etmekte özgürken, aynı zamanda ruhsal zekayı (iman) kullanmakta da özgürdür ve böylece Tanrı’yı tanımaya ve sevmeye yönelir.. Kuran-ı Kerim, Tanrı’nın insanları otomat olarak yaratmayı seçmediğini (36: 66-67), daha ziyade insanoğlunu O’nu bilme ve sevme özgürlüğüne sahip ahlaki açıdan zeki bir yaratık olarak Adem prototipinde yarattığını açıkça ortaya koymaktadır.
Sevginin ve yaşamın kendisi ancak özgürce verilen sevgi sayesinde -sadece sevgilinin Sevgili’ye gönüllü olarak teslim olmasıyla- anlam kazanır. Bu, İslam’ın temel öğretisidir. Bu nedenle, Kuran’ın meşhur ayeti, ‘dinde zorlama yoktur’ (2: 256) bu durumun altını çizer. Herhangi bir zorlama sadece ruhun özgürlüğünü değil, aynı zamanda onurunun zarafetini de ihlal eder, çünkü ruhun gerçek değeri, özgürce sevme potansiyelinde yatar.
Özgürlük, kendisinden daha büyük bir amaç için var: aşk uğruna var. Bu yüzden, Kızılderili bilge ve Nobel Ödülü sahibi Rabindranath Tagore, Ateşböcekleri adlı kitabında belirttiği gibi, ‘Tanrımı sevebiliyorum çünkü bana O’nu inkar etme özgürlüğü veriyor.Bu nedenle özgürlük ve haysiyet, sevgi ve içerdiği doğal kısıtlamalar yoluyla optimize edilir. İnsan doğasında (2:27, 13:25) yazılı olan insanın ‘Tanrı ile bağ’ı (‘ahd Allah) sadece Kuran kavramı değil, aynı zamanda sevgi veya Rahmet(6:12, 6:54) tarafından sınırlandırılan İlahi doğanın belirlenmiş sınırlarında da ima edilen bu kısıtlamaları da içerir. Ki bu sınırlamalar benliği frenlemez, aksine kişiliği geliştirir. Kendine karşı dürüst olmak (Polonius’un oğlu Laertes’e Shakespeare’in Hamlet’inde veda ederken öğütlediği gibi) kişinin tüm insanlar için doğru olmasını sağlar. Kuran terminolojisinde alfitrah’a (fıtrat)uymak, kişinin kişiliğinin silinmesini gerektirmez, aksine, onu insan onurunu besleyen bir bütünlük ilişkisi içinde kucaklayarak bireyselliği geliştirir. Bireysellik ve onunla birlikte gelen özgürlük asla bu bütünlük matrisinin dışında işleyemez. Egoya dönük arzuların peşinden giden matrisi görmezden gelerek ıskaladığnda, kaçınılmaz olarak sınırlarla karşılaşır. Edebiyat ve mitoloji, sınırları aşan aşırılık ihlallerinin örnekleriyle doludur: Prometheus, Orpheus, Psyche, Icarus ve Faust, bunlardan birkaçı.
Din de özgürlüğün sınırlarını ve ihlalin sonuçlarını öğretir: İblis’in, Adem ile Havva’nın ve Lut’un karısının itaatsizliği örneklerdir. Bu nedenle özgürlüğün doğal sınırları vardır ve sınırlar kavramı ne bir kaprisle ne de keyfilikle ilgili değildir, sevginin özünde metafizik köklere sahiptir. Eşik sınırdır ve aşkınlığa işaret eder. Modernizmin ayırt edici özelliklerinden biri, Fransa gibi laik ülkelerde Devrimcinin üçlü sloganının bir unsuru olan ‘Özgürlük’ olarak ödüllendirilen bireyciliğidir. ‘Liberté, égalité, fraternité sloganı (özgürlük eşitlik kardeşlik), Özgürlüğün belirli sınırlarla belirlendiğini öne sürer: burada bile, sloganın diğer unsurları, özgürlüğün belirli sınırlarla sınırlandığını bireyin özgürlüğünün, başkalarının eşitliği ve kardeşliği ile ilişkisel bağlarını kabule dayandığını belirtir. Bu kabulün doğasında insan haysiyeti (saygınlığı) vardır.
Bu insan özgürlüğü görüşü, görebildiğimiz gibi Kuranî fikirlerde karşılık bulmaktır. Bireysellik, yalnızca özgürlüklerin mutlaklaştırılmasıyla – özgürlüğü ilişkisel unsurlarından ayırmakla – sakıncalı hale gelir ve ‘bireycilik’ olarak tanımlanır. Benzer şekilde, eşitlik, bireyselliği bastırmak için siyasal doğruluk jargonu içinde yorumlanamaz, çünkü tam olarak her bir bireyin onuru kendi benzersizliğinde, farklılıklarında yatar; dolayısıyla, “farklılığın onuru” ve dolayısıyla da kardeşlik, bireycilik adına yok sayılamaz; empoze edilmiş bir komünalizme indirgenemez, bunun yerine, ortak iyiliğe hizmet eden, buna teşvik edilmiş bir gerçek topluluk duygusundan kaynaklanması gerekir. Bu fikirler – bireyselliğe, insan onuruna ve ortak insanlığımıza saygı duymak–İslam’ın kalbinde yer alan değerlerdir.
Şimdi Charlie Hebdo ve Paty olaylarından ortaya çıkan sorulara dönersek, açıkça görülecektir ki İslam, ifade özgürlüğüne karşı olmadığı gibi , saldırgan ve incitici ifadelere de göz yummaz; Kuran-ı Kerim’in dediği gibi, ‘Tanrı, incitici sözlerin alenen söylemeni sevmez’ (4: 148). Buradaki vurgu, insan onurunun doğal sınırlarına saygı duymak, ifade özgürlüğünü ihlal edecek kadar mutlaklaştırmamaktır.
Çoğu ülke, bireylerin Devleti veya kurumlarını eleştiren görüşlerini ifade etme ve meşru fikir alışverişinde bulunma hakları açısından ifade özgürlüğüne saygı duyarken, yine de nefret dolu veya ihlal edici söylemleri engellemek için yasalar çıkarmıştır. Kuşkusuz, sınırlamalar bazen ağır olabilir, yazarların ve gazetecilerin meşru muhalefetini susturmayı hedefliyor olabilir ve bu kadar sıkı denetim bugün Müslüman dünyasının belirli bölgelerinde bile açıkça görülebilir. Ki bu İslam’daki özgür ifade ruhuna aykırıdır. . Bu noktada, Peygamber Efendimiz, örneğin aşağıdaki hadislerde görüldüğü gibi, ‘iktidara gerçeği söyleyenlerin yanında yer almaktadır:’ Bu karşıdaki hoşlanmasa bile doğruyu söyle ‘veya söyleyin.
İfade özgürlüğünün sınırları açısından, özellikle ifade üzerindeki engellerin genellikle hoş karşılanmayan bir sansür biçimi olarak görüldüğü ‘sanat’ olarak adlandırılan etkinliklerde gri alanlar vardır. Seküler Batı’da, insan onuru normlarını rahatsız etse bile, özellikle öznelci ifadeleriyle ‘sanat’a daha büyük bir hoşgörü vardır. Bunun bir örneği, Andres Serrano’nun, sanatçının kendi idrarına batırılmış İsa’yı tasvir eden ve 1980’ lerin sonlarında sergilendiğinde hem ödül hem de tartışma toplayan ‘Immersion (Piss Christ)’ başlıklı bir haçın fotoğrafında görülebilir. Dindar bir Katolik olan Serrano, çalışmalarını diğerleri arasında Hristiyan sanatı olarak kabul etti , ve Peygamberlerinin hicivine rağmen Katolik rahibe ve saygın sanat tarihçisi Rahibe Wendy Beckett tarafından savunuldu.
İfade özgürlüğü tartışmasının temelinde, bu makalenin kapsamı dışında kalan, ‘sanatın’ doğası ve kutsalla ilişkisi ile ilgili daha derin sorular yatmaktadır. Bununla birlikte, ‘Peygamber Karikatürleri’, Serrano’nun fotoğrafından farklı olarak, sadece İslamcı teröristlerin(!..) değil, tüm Müslümanların gözünde Peygamber’i açıkça aşağılayan şüphesiz nefret dolu görüntüler içeriyordu. İftira niteliğinde ve neredeyse pornografik olan görüntüler öfke uyandırdı. Paty, Karikatürleri yapanlar gibi bir amaç taşımasa ve pervasızca kışkırtma amacı taşımasa da resimleri öğrencilerine ifade özgürlüğü adına gösterme kararı, en hafif tabirle kabul edilemezdi. Aynı zamanda bu tavrı, evrensel ahlak kurallarına ve insan onuruna saygıya da duyarsız bir yaklaşımdı. Fransız makamları, başkan Macron’un sözleriyle onları “somutlaştıran” adam Paty’nin öldürülmesinin ardından bu görüntüleri daha sonra kamu binalarında Fransız değerleri için bir dayanışma gösterisi olarak sergileme kararı aldı.
Paty’nin öldürülmesi, Nice’deki bir bazilikada sonradan yapılan bıçaklamalar gibi, dünya çapında Müslüman gruplar ve diğerleri tarafından haklı olarak kınanan savunulamaz bir terör eylemiydi. Ancak Müslüman ‘sokağın’ bu davada Başkan Macron’un ifade özgürlüğünü savunmasına verdiği tepki ve sonradan saldırgan Karikatürlerin duyarsızca sergilenmesi nedeniyle, İslam’ın misilleme amaçlı cinayetleri teşvik ettiği ve ifade özgürlüğüne müsamaha göstermeyen bir din olduğu yönünde yanlış bir izlenim yaratıldı.
Bu makalenin önceki bölümünden de anlaşılacağı gibi, bu tamamen yanlıştır. İslam ahlakı, sevgi ve metafizik birlikten (tevhid) doğan kutsallık üzerine kuruludur. Peygamber’in kendisi, İslam hukukunu incelemiş olanlar arasında bir hoşgörü ve şefkat modeli olarak kabul edilir. O, çoğulculuğun (Medine Anayasasında olduğu gibi) ve dini hoşgörünün (dini azınlıkların korunmasını garanti eden Peygamber sözleşmelerinde olduğu gibi) erken bir savunucusuydu ve aynı zamanda, örneğin kadın ve köle hakları konusunda onun dönemi zamanın çok ilerisine idi.
Kişisel yaşamında, Kuran’daki ‘kötülüğü daha iyi bir davranışla püskürtün’ (41:34) hükmünü örnek aldı ve karakterinin hoşgörü, sabır, yumuşak başlılık, özen ve şefkatle dolu olduğu herkesçe bilinmekteydi.. Bunlar, terbiyenin ve haysiyetin sınırlarını dikkate almayan ifade özgürlüğü destekleyenler tarafından da, Paris ve Nice’deki intikamcı katiller tarafından da sergilenen nitelikler değildi.
Gelecekte bu tür trajik olaylardan kaçınmak için, en iyisi Müslümanlar ve gayrimüslimlerin, Kuran’ın gerçek ahlakı ve sevgili Peygamberinin karakteri üzerinde düşünmeleri, gerçekte hem Müslümanları hem de laik liberal değerleri savunanları birleştiren insan onuru ve haysiyeti temeline odaklanmalarıdır.
Türkçesi: posttruth
