KÜLTÜRDE SERACILIK
“Sera, bitkilerin yetişmesi için uygun atmosferin sağlanması amacı ile iklim şartları kontrol edilebilen ya da düzenlenebilen cam, naylon, fiberglas gibi güneş ışığını geçiren malzemelerle örtülmüş yapıdır.” Seracılık tarımda böyle tanımlanmaktadır. Seracılığın iyi mi, yoksa kötü bir şey mi olduğunu konumuz ile ilişkilendiremeyeceğimizden dolayı tartışmayacağız. Ancak seracılıkta oluşturulması gereken şartlar bir toplumun yapısına uygulanabilir mi? Uygulanması durumunda ne olur, ya da böyle bir çabanın varlığından söz edilebilir mi? Tartışmayı bu noktaya çekmek mümkün görünmekte.
Sorgulayıcı zihnin zirvesi olan Cemil Meriç’e göre kültür, tanımı imkansız kaypak bir kavram. Medeniyet kavramı için de aynı şeyleri söyler. Ülkeden ülkeye, çağdan diğer bir çağa, aydından bir başka aydına göre tanımı değişen bir kavram kültür. Türkiye’de bulduğu karşılık yönünden en çok Fransızların, sonra Amerika ve İngilizlerin yaptıkları tanımları sorgular. Alternatif olarak da Umran ve İrfan kavramlarını öne sürer. Bu arada Hint ve Çin kültürüne de bigane kalmaz. Konu ile ilgili düşüncelerini bu iki kavram üzerinden temellendirir. Kültür için genel geçer kabul gören tanımlardan biri, bir milleti tanımlayan unsurların bütünü olarak kabul edilir.
Genel geçer tanımdan hareketle milleti seranın yapısı olarak kabul edersek, nasıl ki bitkileri iklimin olumsuz şartlarına karşı cam, naylon fiberglas malzemeleri koruyorsa milleti de koruyacak olan kültürün dil, örf, adet, din gibi unsurlarıdır. Görünen o ki seracılıkta sağlanan kontrol kültürde o kadar rahat sağlanamayacak çünkü seracılıkta, iç malzeme her şartta insanın emrine uyan bitki iken, kültürde uyum sağlaması gereken insanın bizatihi kendisidir. Bitkideki uyumu ve masumiyeti insanda göremeyebiliriz.
Eğer kültür bir milletin müktesebatı ise bunu oluşturan o toplumun bireylerinin hayata bakışları ve ortaya koyduklarıdır. İnsanların olduğu yerde kaçınılmaz olan farklılıkların olmasıdır. Kültürün misyonu belli değerler üzerinden toplumsal bir ahenk oluşturmak ve evrensel değerler açısından uzlaşmacı atmosfer oluşturmak olmalıdır. Kültür kelimesi Cumhuriyetle beraber Fransız etkileşimli olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kültürün karşısına Cemil Meriç İrfan kelimesini koyar ki:“kültür irfana göre katı, fakir ve tek buudlu. İrfan, insanı insan yapan vasıfların bütünü. Yani hem ilim, hem iman hem de edeb. Kültür, Homo Ekonomikus’un kanlı fetihlerini gizlemeye yarayan bir şal. İrfan dini ve dünyevi diye ikiye ayrılmaz. Yani her bütün gibi tecezzi kabul etmez. (…) İrfan Doğu’nun uzun zamandır aşinası olduğu bir idealdir. Batı kültürün vatanıdır; Doğu, irfanın.” Meriç’e göre batı kültüründe insan,evrene olan hakimiyeti (Homo Ekonomikus ) kadar değerli, Doğu İrfanın da ise ölçü inanç değerleridir. Batı kültürü insanın hayata karşı başarısı, irfan ise insanın önce kendi içine doğru derinleşmesi sonra bu derinliğin dışa eylem olarak dönüşmesidir. Akla şöyle bir soru gelebilir: Doğu (gerçekte İslam dünyası) son iki üç yüz yıllık sürede her anlamdaki başarısızlığının faturasını Batıya mı kesmektedir? Batıya karşı Doğu, geçmişte kendi değerleri üzerinden sağladığı başarıları hatırlatarak eleştirmekte, bugünkü haline gerekçe olarak sahip olduğu değerlerdeki eksen kaymasını mı göstermektedir?
Batı kültüründe kırılma noktası Rönesans ve reformla başlamış, en büyük değişim tahrif olmuş din (Hıristiyanlık) karşısındakiAydınlanmacı pozitivist gelişmelerdir ki bunda İslam bilginlerinin katkısı yadsınamaz. Aynı düşünceler İslam dünyasında da inkişaf etmeye başlamış ancak dirençle karşılaşmıştır. Zaten bir toplumda yaşanan değişimin aynısının bir başka toplumda yaşanması beklenemez. Direncin temelinde İslam’ın kaynaklarının tahrife uğramaması ve vahiy geleneğinin özünü oluşturan eksen sapmalarında sürecin devamını sağlayan ihya hareketlerinin varlığıdır. Nitekim vahiy geleneğinden sapmalarda yeniden ihya için peygamberler gönderilmiş, buna bağlı olarak son peygamberden sonra mirası koruma görevini Müslümanlar (rasihun- alimler) devralmıştır. Tarihin imbiğinden geçmiş ancak İslami olmadığı halde süreç içerisinde İslam’danmış gibi kendisine yer bulan düşünsel akımlar olmuş ve olagelmektedir. Bir kısmı da daha çok siyasi amaçlı (hedefte iktidar olduğu gibi bizzat İslam’ın kendisi de olabilmektedir.) sapkın marjinal (Batınilik, sakafiye vb.) akımların varlığını görmekteyiz. İslam ilim geleneği içerisinde metodolojik tasnif olarak gulat veya sapık fırkalar diye adlandırılmıştır ki bu günkü tanımla düşünsel boyutu olmakla beraber terör örgütleri niteliğindedir. Bugünde İslam düşmanları ile işbirliği içinde, aldıkları destekler bazen aşikar bazen de gizli olan yapılanmalara şahit olmaktayız. Ancakbu bağlamda İslam dünyasında öze bağlı ihya hareketleri de hep olagelmiş ve halen devam etmektedir. Kimdir bunlar diye merak edilirse, deriz ki mümkün olduğunda nefes dahi almalarına müsaade edilmeyenlerdir.
‘Adem topraktan sizde Adem’densiniz düsturu ilahi dinlerin ortak paydalarından biridir ancak insanların sosyal guruplar olarak kendilerini ifade etmeleri insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanların belli ihtiyaçlar veya zorlamalar karşısında birlikte hareket etmelerini Asabiye diye nitelendirenİbn Haldun insanın fıtratındaki bir gerçeğe işaret etmiştir. Önceleri Sosyolojik birliktelik olan asabiye devletleşmeye kadar gitmiştir. Kendilerini bir şeylerle ifade etme ya da aidiyet kurma insanın tabii hallerindendir. İçinde yaşadığı toplumun değerlerine karşı duran ve ‘milletim nev-i beşerdir vatanım ruy-i zemin’ diyen Tevfik Fikret bedbin ve bedbaht olarak yaşamak zorunda kalır.
Dünyada sınırların anlamını yitirdiği, ulaşımın-iletişimin her türlüsünün alabildiğine kullanıldığı ve sınır tanımadığı bu çağda, kültürlerarası çizgiler daha da netleşmekte ve erk olma vasıflarını güçlendirmektedir. Yaşadığımız metropollerin caddelerini üst kültürün alt birimleri olan aşiretlerin, illerin, ilçelerin hatta köylerin isimleriyle kurulu dernek tabelaları süslemektedir. Acaba bu durum kültürde seracılık duygusu ile elimine etmek midir, ya da şöyle anlayabilir miyiz: alt kültürlerin birbirlerine karşı farklılıklarını koruma örgütlenmeleri midir? Küçük unsurların ve ayrıntıların asıl gibi sunulması, algılatılması akılların çoğalmasına, gidilecek yollar arasındaki açıların genişlemesine sebep olur. Beraberinde dayanışmaları getirebileceği gibi istismara açık alanlar oluşturması da mümkündür. İslam’a göre kültürün bir alt unsuru olması gereken ırk, kabile, aşiret, Kültürü oluşturan ana gövde olmuş, İslam onu koruyan aksesuar haline getirilmiştir. Bu yapılanmaların tümü ancak ulus mantığına dayalı devletlerin oluşması ile izah edilebilir. Ulusçu kültürel zenginlik ve farklılık işlevi görmesinin ötesinde diğer bir ulusa karşı üstünlük ve tahakküm aracı olmaktadır. Batı Doğu ilişkileri hep bu düzlemde seyretmiştir. Batı bir üst kimlik ( Dini, tarihsel bilinç, ekonomik çıkarlar) üzerinden hareket ederken Doğu üst kimlik (Bağlayıcılığı yok edilmiş İslam) erkinin yokluğu sebebi ile birlikte hareket etme kabiliyeti yok olmuştur.
İbrahim Milleti
“İbrâhim’de ve ona uyanlarda size güzel bir örneklik vardır; onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Bilin ki bizim sizinle ve Allah’ı bırakıp da taptıklarınızla bir ilişiğimiz yoktur. Sizi (ve değerlerinizi) reddediyoruz. Sizinle bizim aramızda, siz bir tek Allah’a iman edinceye kadar sürüp gidecek bir düşmanlık ve nefret açıkça ortaya çıkmıştır. Ancak İbrâhim’in, babasına “Hiç şüphen olmasın bağışlanman için dua edeceğim, ama Allah’tan sana geleceklere karşı yapabileceğim bir şey de yoktur” demesi başka. Rabbimiz! Sadece sana dayanıp güvendik, sana yöneldik; dönüş de ancak sanadır.” , “Belki de Allah sizinle onlardan düşmanınız olan kimseler arasında (karşılıklı) bir dostluk meydana getirecektir. Allah kādirdir. Allah bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. ﴾7﴿ Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever.”Mümtehine 4-7-8 Bir kısım ayetlerde ‘İbrahim Milleti’ ifadesi ile din (özellikle tevhit ve İslam) kast edilmektedir. Alıntıladığımız dördüncü ayetin bu kısmının ikinci bölümünde “: Sizi (ve değerlerinizi) reddediyoruz” yani sadeceşirk inancınızı değil, tezahürü olan değerlerinizi reddediyoruz anlamını hatırlatıyor.Bireysel sorumluluğun önemini vurgulama anlamında en yakını olan babası için ancak bağışlanması dileğinin bulunabiliyor ötesine geçemiyor.
Eğer seracılık yapılacaksa Millet anlayışımıza ‘İbrahim Milleti’ne yüklenen anlam, Milleti oluşturan unsurlara da İslam’ın yüklediği anlamlar yüklenerek soruna çözüm bulunabilir. Ayetin devamında kimlerin düşman addedilmesi gerektiği, kiminle ilişkilerin adalet ölçüleri dahilinde kurulabileceği açık açık belirtilmiştir.İslam dünyasındaki suni ayrılıklar Allah’ın birer ayeti: “O’nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Kuşkusuz bunda bilenler için ibretler vardır.”Rum 22.ayet “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.”Hucurat 13,ayet haline gelir. Kainat boşluk kabul etmediği gibi insanı fıtri olarak ilgilendiren konularda da, Allah gönderdiği ayetler ile boşluk bırakmamış, aklı selim sayesinde sorunlar Allah’ın dilediği şekilde anlaşılabilir ve çözülebilir. Mümin Allah’ın ayetlerinin bir kısmını görüp bir kısmını görmezlikten gelemez ya da dillerini ayetin ifadesiyle eğip bükerek ayetleri saptıramaz, unutulmasın ki bu iman etmeyenlerin vasfıdır. Değerler noktasında İslam’ın bir başka anlayışa düşünceye, akla ihtiyacı yoktur. Bilerek yada bilmeyerek karıştırılan bir durum var ki o da evrenin Müslümanlara değil bilakis insanların istifadesine sunulduğudur. Bu bağlamda bilimsel gelişmeler insanların ortak malı olmalı ki bu da yine sahip olunan değerlerin projeksiyonu ile ilgilidir. Ayette de belirtildiği gibi Müslüman olmadığı halde yine Allah’ın ayetlerinden olan fıtratını bozmadan İslam’ın öngördüğü değerler sahip insanlar vardır ve bunlarla dost olunabilir. Rububiyet (terbiye etme) anlamında seküler olsun olamasın başka arayışlara girmek Müslüman için ancak acziyet ve gaflet ile izah edilebilir.
Bu gün bu acziyetin ve gafletin göstergesi İslam’a inandığı halde Müslümanların sorunlarına başka yerlerde çözüm aramalarıdır. Salt aklın kaynaklık ettiği kültürün ve medeniyetin literatürü ayrı, İslam’ın kavramsal dili ayrıdır. Salt akıl insanı tanımlarken materyalist, kapitalist, ateist, deist, teist, biyolojik varlık, düşünen hayvan vs… diye adlandırır, İslam ise inancına ve yapıp ettiklerine göre mümin, münafık, müşrik, kafir, cahil, eşref-i mahlukat, esfeli-i safilin müstağni, iyi işler yapan, yaptıkları boşa giden (habiteta’maluhum)gibi nitelemelerle tanımlar. Müslümanlar toplumsal düzeyde olsun bireysel anlamda olsun hayatı anlamlandırmada seküler tanımlamalar üzerinden giderlerse psikolojik ikilemden kurtulamazlar. İslam coğrafyasına huzur ancak İslam’ın kavramsal dilinin oluşturduğu kültür ile gelir.

