HAYALLERİMİZ VARDI
Hayallerimiz vardı; ara ara kuyuya atılan ve kime satıldığı belli olmayan hayaller…
Sözde hedeflerimiz vardı her birimizin; kimimiz İslamcı, kimimiz sadece dindar, kimimiz sağcı/milliyetçi, kimimiz solcu diye tarif edilirdik. Herhangi bir dava bakışlarının olmadığını düşündükleri kişileri de “sevgenç” olarak tarif ederlerdi. Her tarifin içini her birimiz kendi açımızdan, bizi tarif edenler kendi açılarından doldururlardı. Aslında her birimiz kendi zaviyemizden, ülkemiz, insanımız için çırpınırken, döner bir de başkalarının tarifi yetmiyormuş gibi, birbirimizi ötekileştirerek tarif ederdik. Her birimizin “bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar” bakışı vardı. Hedeflerimiz teoride ülke ve insanın tamamını içine alırken, özelde her birimiz için asıl hedef ülkede belirleyici olmaktı. Hadi daha öz ifade edelim; gücü ele geçirmekti. Ülkeye biz rengimizi vermeliydik.
Gücü ele geçirince ne olacaktı?
Hele o gün olsun görürdü herkes, ülke onu satanlardan kurtarılacaktı. O kadar çok ihanet vardı ki, bu ihaneti ancak biz, her birimiz kendi iddialarımızla yok edebilirdik. O güce giden yol ise birbirimizi ötekileştirmekten, etkisizleştirmekten, sahaya tek başımıza çıkmaktan geçiyordu. Fikrin paylaşılması, karşılıklı fikir teatisi yani istişare ötekine taviz vermek olurdu. Filan sağcı-faşist, falan gerici-şeriatçı, şu diğeri komünist-İslam düşmanı, beriki mandacı-Amerikancı… Her kesimin kendi içinde fraksiyonları, yetmedi “dönekleri”, yoldan çıkmışları, bizim kelimelerimizle mürtetleri ve kâfirleri vardı. Dindar için laik, laik için dindar yan yana gelinemez ötekiydi. Solcu tanımlamasındaki birisiyle veya sağcı, İslamcı tanımlamasındaki biriyle konuşurken görülmek büyük vebaldi. Bunların herhangi birisiyle fikir paylaşmak, istişare, konuşmak kendini inkâr olurdu. Hasbelkader konuşulmuşsa “kimdi o yanındaki” “kimin ajanısın” sorgusunu yapanlar bile olurdu. Aslında emperyalist iştah her birimizi ayrı ayrı sofrasında iştahla öğütüyordu ama her birimiz için öteki emperyalist emellere hizmet ediyordu. Her birimiz kendi gettosunda emperyalizme karşıydı, kimimiz için mevcut sistem kutsaldı korumak en aziz vazifeydi. Kimimiz için “şeriat gelecek vahşet bitecek” idi. Kimimiz için sınıfsız toplum, “kahrolsun faşistler” ve proletaryanın egemenliği şarttı. Kimimiz için “kahrolsun komünizm” ve komünistler Moskova’ya vurgusu öndeydi. Ve her birimiz kendi iddiaları ve “dava bilincine ulaşmış kitlesi” içinde haklıydı ve –güya- “mutlu” idi.
Mutlu muydu gerçekten herkes, her birimiz emin miydik kendimizden yoksa kendimizi öyle mi gösteriyorduk?
Aslında mesela bir “İslamcı” olarak, kendi tespitlerimizin yüzde yüz doğruluğundan emin görünerek yürüyor olduğumuz, cennete taşıyacak bir yol takip ettiğimizi düşündüğümüz için mutluyduk. Gayretliydik. Fedakârdık. Ailelerimizi, ehlimizi ihmal etmek, hatta çocuklarımızla hafta sonları dâhil sayılı kahvaltı yapanlarımız, akşam yemeklerinde onları yalnız bırakanlarımız ve evlerini otel gibi kullananlarımız, hiç birimiz yanlış yaptığımızı düşünmüyorduk. Birbirleriyle ve belki kendi aralarında da istişareyi yaşatmayan gruplar olarak sahadaydık. İçimizden, söz gelimi vasat olmanın ne anlama geldiğini tartışmaya açan da yoktu. Mesela peygamberimizin, her gün oruç tutacağını söyleyen arkadaşlarına “öyle yapmayın, yapabiliyorsanız bir gün oruç tutun, bir gün iftar edin” derken vasatı hatırlattığını, bize hitap ettiğini, ailelerimizi, ehlimizi o kadar ihmalin “İslami” olmayacağına dair uyardığını düşünmüyorduk. İlim değil ezberle yola çıkmış olabileceğimizi de aklımıza getirmiyorduk. Kişi bildiğinin âlimi bilmediğinin cahilidir kuralının neye tekabül ettiğini bilmeden, ezberlediğimiz ayet ve hadislerin ilmi izdüşümünü nasıl görmemiz gerektiğini tefekkür etmeden, öğrendiklerimizin kuru heyecanıyla yola düşmüş olabileceğimiz hatırımıza gelmiyordu.
Sonra heyecan duraksaması başladı. Dinin her bir söyleminin ilmi izdüşümünün olabileceğini, usul denen şeyin önemli olduğunu, her heyecanlandıran ifadenin aslında eksik anlamaların oluşturduğu boşluktan esen yanlış bir rüzgâr olabileceğini, bu heyecan duraksamasından sonra düşünmeye başladık. Belki bazılarımız tüm geçen sürece rağmen bunları düşünmenin gereksizliğinden bahsediyordu zira önemli olan koşmaktı. Koştuğumuzu sanıyorduk, belki de koşuyorduk fakat zihnen yorulmaya başlamıştık. Amellerimiz zihnimizdekiyle barışık olmamaya başlamıştı. Kitabın ve peygamberin ne dediğinden çok sistem, iktidar ve başka tartışmalarla yormuştuk kendimizi. Bir de baktık ki; ahlakı olmayan bir din algısı içinde eriyoruz, kendimiz erirken, bir neslin dine karşı bakışını da eritiyoruz, koşmalarımız bağlamından uzaklaşıyor. Bir de baktık ki aslında “iktidar savaşlarında” veya yarışlarındayız ve her biri kendi yakın çevresini oluşturup, birlikte yola çıktıklarını ötekileştiren gruplaşmalar oluşmaya başlamış. Adına “her yönetici birlikte çalışacağı kişileri seçme hakkına sahiptir” denmiş ve liyakat, ehliyet, ahlak, temsil edebilme samimiyeti gibi hiçbir kural aramayanlar oluşmuş. Ve gördük ki, az gitmiş, uz gitmiş lakin düz (hakkı ayakta tutup, adaleti tesis ederek) gidememişiz.
Kardeşlerini Yusuf misali kuyuya atmanın tarzı değişmiş; kardeşlerimizden istemediğimizi atacağımız kuyuları belirleyip, tasarlayıp attıktan sonra “döner tevbe eder hallederiz” demeyi normalleştirmişiz. Kuyuya atanlar olarak Yusuf rolü oynamak dahi sıradanlaşmış. İmanın kardeşlik getireceğini anlatıp dururken, söylemin eylemle/amelle çeliştiğini düşünmeyi denememişiz bile; koşalım, kalanlar bizimdir demeye başlamışız. Vefa aranmaz olmuş, dostluk geliştirmek, arkadaş/yoldaş zenginliği başka şeylerle yer değiştirmiş.
Hayallerimiz vardı oysa ve rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi “İslam bize göre güzel olan her şeyin adı” idi. Heba ettiğimiz güzelliklerin tefekkürüne durmadan koşmanın adına dava dediğimizi anladığımızda, hayata değer katacak nice değerimizi ne tür kuyulara attığımızı unutmuştuk. Her biri “geçici mutluluk hormonu salgılayan” gruplarımızla o zaman dava dediğimiz her ne ise, tahlilini, öz eleştirisini, tefekkürünü yapmadan yol aldığımızı sanıyor ve giderek daralan çevrelerimizle mutluluk pozları veriyoruz. Her biri bizim için önemli dediğimiz değerlerimizi farklı kuyulara atıp ve belki de satıp kendimize yeni ve daha kaliteli gelecekler inşa edeceğimizi umuyor, belki de iddia ediyoruz. Kısaca yıktığımız hayaller peşimizde seslenirken, dönüp bakmaya tenezzül etmeden yol aldığımızı sanıyoruz. Fotoğraflar veriyor, bakın ve nasıl da iş üzerinde olduğumuzu ve mutluluğumuzu görün diyoruz.
Elbirliğiyle yıktığımız hayallerimizin üzerinde şimdi küresel bir zihniyet tepiniyor. Kim varsa evine tıkmış, büyük ailesinden dahi koparmış, zaten içtenlikle paylaşamadığımız düşüncelerimizi paylaşabileceğimiz ortamları da yok ediyor. Her birimiz kendi açısından ülkeye hatta dünyaya huzur getirecektik, mevcutlara alternatif olacaktık şimdi alternatifi olmayacak bir yapı üzerinde çalışılıyor. Camiler, kiliseler, havralar ve diğerleri sessizliğe gömülüyor. Alternatifi olmayan küresel ve tek dünyayı başarabilirler mi bilemem ancak kendi hayallerimizi yine kendi ellerimizle sahipsiz, boynu bükük bıraktığımız ortada!
