BENİN KENDİNE YABANCILAŞMASI OLARAK AYRIMCILIK

0
iam-a-man

Giriş

Küreselleşmenin çoğu kere bir sorun olarak ortaya konulduğu bu günlerde ayrımcılık üzerinde konuşmak daha bir anlamlı olmaktadır.
Ayrımcılık ayrımdan türetilmiş bir kavram olması hasebiyle bize hemen benzercilik ve benzerlik kavramını düşündürmektedir. Çünkü eğer benzer olan varsa ayrı olan vardır. Benzerlik ve ayrılık birbiriyle beslenen iki kavramdır kısacası. Ancak bu kavramların hangisinin asli hangisinin arızi olduğunu tespit etmek kolay gözükmemektedir. Çünkü meselenin ontolojik yönü olduğu gibi ahlaki yönü de bulunmaktadır. Bunu irdeleyeceğiz.
Felsefeyi benzerlikler arasındaki farklılıkları ve farklılıklar arasındaki benzerlikleri fark etmek olarak tarif edenler olmuştur. Bu tarif her benzerliğin farklı bir yönü, her farklılığın da benzer bir yönü olduğunu vurgulamaktadır. Evrende ayrı olan ve benzer olan çoğu kere görüntüsel bağlamlar olarak öne çıkmaktadırlar. Her farklı olanda bir benzer yön, her benzer olanda bir farklı yön bulmamız mümkündür. Çoğu kere farklılık ve benzerlik kendi ürettiğimiz yargılarımızın ürünü olmakta ve bugün farklı gördüğümüze yarın benzer bugün benzer gördüğümüze yarın farklı bakabilmekteyiz.
Belki de benzerlik ve farklılık bir bütüncül anlamın bir bütüncül uyumun varolması için gereklidir. Benzerlik ve farklılığın en temelde bir uyumun ifadesi olduğunu kavramak felsefi bir derinliğin, felsefi bir bakışın ürünü olacaktır. Cassirerin yerinde tespitiyle[1] -bütün farklılıkların ve ayrılıkların ötesinde- insan bütün şeyleri birleştiren ortak bir bağ bulunduğunu bilmeseydi, kendisi ile tabiat arasındaki ayırımın yapay olduğunu anlamasaydı tabiat ile ilişki kurmayı düşünmeyecekti elbette. Bu yaklaşıma Stoalılar “uyumsal birlik”[2] (Sumpatheia ton holon) demektedirler. Bu ifadeyi irdelersek; Sym ifadesinin türevlerini şu şekilde açımlayabiliriz
 Symbio-nt: Ortak yaşar, / Symbiosis: Ortak yaşama,müşterek hayat/ Symbol: Remiz,simge,temsil /Symmetr-ic(al): Uyumlu/ Sympath-etic: Başkalarının duygularına katılan,acıyan,sevimli,sıcak/ Symp hon-ic: Senfonik / Smphysis: Bitiştirme/ Symposium: İçki alemi, çeşitli yazarlar taraftarlarından aynı konuda yazılmış makaleleri bir araya getiren kitap..
Stoacılar evrende bütün ayrılıkların ötesinde bir uyumun bulunduğunu bu kavramla ifade etmişlerdir. Bu çerçevede, bütünün birliği delilini popüler inançları yorumlamak ve haklı çıkarmak için kullanmakta sakınca görmemişlerdir. Stoacı öğretinin tüm – kuşatıcı pneuması (yani evrene yayılmış olan ve tüm nesnelerin ayrılmamalarını sağlayan gerilimi veren soluk.) ile ilkel kabilelerinin örneğin Polenezyalıların  Mana’sı, Iropuois Kızılderililerinin Orenda’sı , Sioux’ların Wakan’ı  Ve Algonpuioanların Manitu’su arasındaki şaşırtıcı benzerlikler vardır. Bu da aslında ayrılık gibi görülen şeylerin en temelde bir asl’a dayandığını ortaya koyması açısından önemlidir. Sadece Stoacılarda değil, geçmişten bu güne kadar dinsel ve felsefi öğretilerde de birlik’in asıl olduğu vurgulanmıştır. Platon Parmenides diyalogunda evrenin temelinin Bir’e dayandığını ispata uğraşmaktadır. En primitif toplulukların dinsel anlayışlarından[3] en gelişmiş dinlere kadar bütün dinlerin aslında tek tanrıcı bir kökene dayandığı bugün felsefi ve antropolojik verilerle ortaya konulmaktadır. Büyük tektanrıcı dinler bağlamında meseleye baktığımızda insanların tek tanrı ve aynı orijinden geldiği savı temel bir sav olarak ortaya çıkmaktadır. Dinsel ve ahlaki buyruklar hep ayrımların birliğe dönüşme çabasını ortaya koymaktadırlar. Örneğin muhtaca yardım etmek ötekini kendinden görmektir aslında. Ötekiyi benimsemektir. “Hırsızlık yapmayacaksın” buyruğu ile “sömürmeyeceksin” buyruğu karşıt görünen din ile ideolojinin aynı ideali dillendirmelerinin göstergesidir.[4]    
Uzayın ve zamanın ötesinde, geçmişin şimdinin ve geleceğin birleştiği bir bütüncül anlayış bütün ritüellere sinmiştir. Çünkü bütünün birliği inancı dinin en sağlam temellerinden biridir. İnsanın nihai amacı da aslında uyum ve bütünlük idealidir      

1-FARKLILIKLAR VE AYRIMCILIK

Farklılıklar bir bütünün ifadesi olarak zorunlu ve gereklidir. En basit bilinen elemanlardan en karmaşık elemanlara kadar her varlık evrende topyekûn yaşamın korunması ve sürdürülmesi amacına hizmet etmektedir. Evrende yaşamın sürmesi ve korunması temelinde bir evrensel aklın egemenliği bulunmaktadır. Buna geçmişte kimi kere Nous, kimi kere Logos denmiştir. Bu evrensel akıl, erek sahibi birleştirici ve bütünleştirici güçtür. Bu anlamda farklılığı da benzerliği de evrensel uyum için gerekli görmektedir. Farklılık ve benzerlik de birlik için gereklidir. “Bir” ise, orijin demektir, temel demektir.
İrade sahibi olması nedeniyle evrende uyumu bozacak tek varlık insandır. Kendisiyle çelişen tek varlık insandır. Daima iyiye ulaşma gibi bir temel yönelimi olmasına rağmen kimi kere kendi dışındakilere bu hakkı tanımama gibi tutarsız bir tutum içine girebilen tek varlık insandır. Ağaç ağaç gibidir, kedi kedi gibi. Ancak insan her zaman insan gibi olmayabilmektedir. Çünkü insan ahlaki bir varlıktır. Ve çoğu kere biz insan derken bir türden değil, bir ahlaki varlıktan sözetmekteyiz. Bu yüzden insan kimi kere uyumu uyumsuzluğa dönüştürebilecek bir güce sahiptir. İşte ayrımcılık insanın kendisiyle çeliştiği önemli bir sapmadır. Bu tutum ideolojik ve arızi bir yaklaşımdır. Neden? Şimdi bunu irdeleyelim.

a-Çeşitlilik, Farklılık, Ayrımcılık

Hume’un altını çizdiği gibi olandan olması gerekir çıkarmak insan düşüncesinin en önemli sapmasıdır. Bu bağlamda ayrımcılık ayrı olana kendi açımızdan değer biçme tavrıdır. Yani ayrı ve farklı görüneni, üstün ya da aşağı görme tavrı, olandan olması gerekenin çıkarılmasıdır. Bu bağlamda ayrımcılık bir değer biçme tutumu olmakla ahlaki bir tutum olarak öne çıkmaktadır. Olandan olması gerekir’i çıkarma yaklaşımı kimi kere bilimsel verilerin bile ayrımcılığı besleyecek verilere dönüşmesini getirebilecektir. Evrende farklılıkların olması gerçeğinden yola çıkarak farklılığı ve ayrılığı bir üstünlük ve aşağılık belirtisi olarak görmek ideolojik bir sapmadır. Irk ayrımları buna en önemli örnektir. Dünyada bilimsel sıçramaların hep beyaz ırk tarafından gerçekleştirildiği savından yola çıkarak beyaz olmayan ırkların beyaz olandan derece ve kalite bakımından aşağı olduğu sonucuna varmak, varolandan, gerekir çıkarmanın en önemli sonucudur. Burada temel alınan şey beyazın bilim ve teknolojiye yüklediği anlamın mutlak ve genelgeçer bir bilimsel bakış olduğu yolundaki sanıya dayanır ki Aydınlanmanın yücelttiği akıl bilim ve ilerleme gibi kavramların artık fazlaca yüce kavramlar olmadığı yolunda oldukça yoğun itirazlar bulunmaktadır. [5]
Ayrılıkların varolması ayrımcılığın olmasını gerektirmez. Örneğin suyun varolması onunla yıkanmamızı ya da onu içmemizi gerektirmez. Olandan, gerekir olanı çıkaramayız. Olandan, gerekiri çıkarıyorsak eğer, bu sadece bir yargı olabilir; öznel bir yargı olabilir. Olan ile gerekir farklıdır.
Ayrımcılık bağlamında konuya eğildiğimizde Benzerliklere ve farklılıklara bir değer atfetmek konuyu ahlaki planda tartışmayı gerekli kılmaktadır. Çünkü farklılık ve benzerlik salt başlarına iyi ya da kötü olamazlar. Bugün ayrımcılık olarak öne çıkan kavramın kötü olduğu yolundaki yargımız tamamen ahlaki gerekçelere dayanmaktadır.
Elbette evrende ırklar arasında kimi farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıklar bilimsel verilerle bile ortaya konulabilir. Ancak bu farklılıkları uyum düşüncesinden mahrum bir biçimde sığ bir bakış ile üstülük ve aşağılığa delil olarak sunmak önemli bir sapma olacaktır. Bu yaklaşım sadece öznel bir yargı olmanın ötesine gidemeyecektir. Cinsiyet ayrımları, hak ayrımları hep bu kısır bakışın ürünüdür. Her tür despotizm bu bakışla haklı gösterilebilecektir.[6] 
Oysa insan özde kategorize eder, ayrım yapmaz. Kategorize ederek anlar hayatı. Ayrımcılık kategorilerden yargı türetmektir Ayrımcılık hegemonyanın ihtiyaç duyduğu bir yöntemdir.[7] Bunda başarılı olması insandaki doğal güdüleri provoke etmesi sebebiyledir. Ayrımcı bakış üstün ve aşağı olarak öne çıkan bir değer biçme yargısıdır. Örneğin “Tanrıya yakın olan üstündür” şeklindeki bir yargının hangi değerden beslendiğini sorgulamamız gerekmektedir. Özellikle Hıristiyan skolastiği[8] varlığın en üst kademesine Tanrıyı koyarak melek, peygamber insan hayvan, bitki ve diğer varlıklar şeklinde yukarıdan aşağıya bir değer sınıflaması yapar. Burada üstünlük tamamen Tanrıya olan yakınlıkla alakalıdır. Ancak bu yaklaşım zamanla bir seçkin sınıf yaratacak ve ayrımcı bakışı besleyen önemli bir çıkmaz olarak tarih içinde bir çok olumsuzlara kaynaklık edecektir. Tanrıya yakın olmayı değerlerden soyutlayarak algılamak Tanrı adına konuşma inisiyatifini elinde bulundurmayı getireceğinden artık Tanrısal olanın ne olduğu noktasında belli bir seçkin sınıfın söyledikleri temel olacaktır. Burada da değerler değil, kişiler merkeze oturtulacaktır. Hatta Tanrıya yüklenen anlam bile bir yargı olmanın ötesine geçemeyecektir. Tanrı süreç içerisinde Tanrı olmaktan çıkıp bir Put haline dönüşecektir. Putlaşan Tanrı insanın karşısında, insana zıt bir tutum içerisinde işlev görecektir. Bu Tanrı tamamen insanın kendi arzularının ürettiği bir Tanrı olacaktır.
“Bilim ve tekniği elinde tutan üstündür” şeklindeki yargının da hangi değerden beslendiği önemlidir. Bilim ve tekniği geliştirenlerin gelişmiş kişiler olduğu ve bunda gelişmeyenlerin geri ve kötü olduğunu iddia edenler de bulunmaktadır. Ki bu yaklaşım tamamen ilerleme fikrine yaslanmaktadır. İlerleme fikri özünde sabit bir değerin olmadığı savına yaslandığından bu yaklaşımın da üstünlük ve aşağılık gibi bir yargıya kaynaklık etmesi mümkün görünmemektedir. Buna ileride değineceğiz.
Şimdi biz yargılarımızın değerlere uygun olup olmadığını anlamak durumundayız.

b-Değer Ve Yargı

“Her insani eylem bir iyiyi hedefler” der Aristoteles. İnsanda iyiyi hedefleme ve kötüyü yadsıma gibi bir öz bulunmaktadır. Kötüyü ortadan kaldırma iyiye ulaşma çabası insan için bir değer olmuştur daima. Yargılarımız bizim değerleri yorumlama biçimimizdir. Kimi yargılarımız değerlerle uyumlu iken kimi yargılarımız değerlerle uyumlu olmamaktadır. Bunu tespit etmek felsefi düşünüşün varolma amacıdır adeta. Yargılar bağlamında bizim “kötü”ye yüklediğimiz anlam çoğu kere değer ile uyuşamayabilmektedir. Ayrımcılık değerlerden beslenen ama değerlere uymayan bir öznel yargıdır. Değerlerden beslenmesi iyi ve kötü arasında ayrım yapma ve kötü olanı devre dışı bırakma gibi temel bir insansal yönelime dayanmasıdır. Ancak burada kötüye yüklenen anlam tamamen öznel, yüzeysel ve değerlerle uyuşmayan bir çerçevededir. Irk ayrımları üstünlük ve aşağılığı değerlerden bağımsız bir biçimde ele almaya en önemli örnektir. Daha önce belirttiğimiz gibi, ayrımcı bakış üstün ve aşağı olarak öne çıkan bir değer biçme yargısıdır. Bu yargı insan tanımına yüklenen farklı anlamlardan da beslenmektedir. Burada buna girmeyeceğiz. Şimdi üstünlük ve aşağılık diye nitelediğimiz hususları ele alalım.

c-Üstünlük Üzerine

Üstünlük nerededir? İnsan neleri üstün görür neleri aşağı görür? İnsan ahlaki bir varlıksa ahlaki olarak kabul ettiği noktalarda üstünlük ve aşağılık bir problem oluşturmayacaktır. Ahlaki açıdan bakıldığında üstünlük mutlak iyiye hizmet etmek aşağılık ise bu iyiyi tahrip etmek şeklinde öne çıkmaktadır. Ancak üstünlük değerler planında değil de dış dünyayı ele geçirme ve dış dünyadan istifade etme noktasında ortaya konuluyorsa -ki bunu tartışıyoruz zaten burada- bu elbette insanın özü tarafından reddedilecektir. Şimdi bunları değerlendirelim.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Aristoteles  “her insani eylem bir iyiyi hedefler” demektedir Nikhamakhosa Etik’te. İyi bilinenleri; hoş, faydalı ve iyi diye ayırır. Hoş ve faydanın genel geçer bir iyiyi ortaya koymadıklarını söyler ve insanın özünün en yüksek iyi talebinde olduğunu vurgular. O zaman insanın peşinde koştuğu şey ahlaki bir iyi olacaktır ki bu da insanın insan olmaklık bakımından değerli olduğunu ortaya koyacaktır. İnsanı üstün kılacak ve insanın kendisiyle çelişkiye düşmesini önleyecektir. İnsanı değerli ve üstün kılacak olan insan kalabilmeyi başarabilmek olacaktır. Bu çerçevede üstünlük mutlak iyiye hizmet etmek; aşağılık ise bu iyiyi tahrip etmektir. Bu da üstünlüğün bir iyiye katkı sağlamakla ortaya çıkacağını gösterecektir.
 Kendi üretmediğimiz,  kendimizin yaratısı olmayan faktörlerle üstünlük iddiası bu yüzden sığ bir bakışın uzantısı olacaktır. Bu noktada ırk ve renk ayrımları temelinde geliştirilen üstünlük iddiaları anlamdan yoksun bulanacaktır. Çünkü doğada çoğu kere eşitsizlikler bulunmaktadır. Örneğin bir insan güçlü ve kuvvetli diğeri zayıf ve kuvvetsiz olabilmektedir. Bunlar bizim kendi yaratımlarımız değildir; kendi ürünlerimiz değildir. Bu anlamdaki bir güçlülükten kendimiz için bir değersel üstünlük çıkarmak sağlıksız bir bakış olacaktır. Kaldı ki bir üst durumda bulunmak her zaman bu durumda olmayanların aşağılanmasını gerektirmez. Aşağı olmakla aşağılanmak farklı kategorilerdir. Güçlülük geniş bir anlam alanı içerisinde değerlendirilebilecek bir kavramdır. Fizyolojik açıdan güçlü olmak bu açıdan güçlü olmayanın değersiz olduğu anlamına gelmeyecektir. Değer ve değersizlik mutlak iyi idealinin gerçekleştirilmesi bağlamında tamamen insansal yaratı ve çaba sonucu ortaya çıkan şeydir. Bu noktada güçlülük ve güçsüzlük bir değer olarak üst ve aşağı olarak nitelendirilebilecektir. Başarı insanın kendi yaratısı olan şeylerdir. Bireysel ya da toplumsal olsun her başarı ödüllendirilmiştir insanlık tarafından. Bu ödüllendirme insansal değerlerle örtüşme çerçevesinde anlam kazanmıştır. İnsanlar tarih boyunca iyi ideali noktasında başarılı olmayı övmüştür; yüceltmiştir.
Başarıyı iyi kavramından soyutlamak ayrımcı bakışı besleyen önemli bir olumsuzluktur. Burada yargının değerle uyuşmaması sözkonusu olmaktadır. Bu noktada sömürüde, silahlanma yarışında ileri gitmek gibi gerçekleri bir başarı olarak nitelendirmek mümkün görünmemektedir. Barutu Çinlilerin bulduğu ancak batılıların ateşli silahlar ürettiği söylenmektedir. Barutu ateşli silahlara dönüştürmeyi başardığından dolayı Batılı zekayı övmek tek yönlü bir yaklaşım olacaktır. Bir de Çinli zekanın ahlaki bir iyi temelinde dünyayı algıladığını düşünerek böyle bir ilerlemeyi benimsemediği düşünüldüğünde bunun bir zeka değil bir ahlak sorunu olduğu ortaya çıkacaktır.[9]
Üstünlük denildiğinde insanların tarih içerisindeki geleneksel tutumunu dikkate almakta fayda bulunmaktadır. İnsan acaba üstünlük ve aşağılık kategorilerine sahip midir? Elbette üstünlük ve aşağılık olmazsa hayat içerisinde gelişmeler de olamaz. Ancak insan hem gelişme istemekte, hem de bu gelişmenin iyi ye yönelik olmasını istemektedir. Bu yüzden insanın üstünlük dediği şeylerin, insanın üstün gelme güdüsünden kaynaklandığı söylenebilir. Üstün gelme güdüsü gerekli bir güdüdür ve dejenere olmayan her insanda bulunmaktadır. Ancak üstün gelmenin ötekine yok sayma derekesine indirilmesi önemli bir olumsuzluktur. Bu anlamda insanın tarih içerisinde üstün olmaya çeşitli anlamlar yüklediği de ortadadır. Bu anlamlar olumlu ya da olumsuz olarak yorumlanabilir.
Adler insanda en temelde iktidar güdüsü olduğunu söylemektedir. İktidar güdüsü yaşamın sürdürülmesi açısından önemli bir yönelimdir. Ancak zayıf bünyeli bir insan ile güçlü bünyeli bir insanın iktidar taleplerinde ahlaki tavrı devre dışı bıraktığımızda ayrımcılığın ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. “Ben kaliteli olduğum için güçlüyüm, öteki kalitesiz olduğu için güçsüzdür!” şeklindeki bir yargı değerlerle uyuşmayan bir yargıdır. Burada öne çıkan sadece fizyolojik güçtür ki salt fizyolojik güç iktidar olmayı gerektirmez.
Ekonomik açıdan varlıklı olmak bizim kalite olarak da düşük ekonomik güce sahip olanlardan üstün olduğumuzu gerektirmediği gibi onlara karşı sorumluluklarımızı artırır.[10] Yani gelir düzeyinin farklı olmasını, üstünlük ve aşağılığın kriteri yapmak olandan gerekir çıkarmanın en önemli göstergesidir. Bu yaklaşımı din’in dinlere dönüşmesinde, sosyal sınıfların oluşmasında vs. görebiliriz.

d-Üstünlük ve Başarı

Başarı insan tarafından övülen bir unsurdur. Ancak başarıya yüklediğimiz anlam değerlerden bağımsız ele alındığında övülmesi ve onaylanması mümkün olmayan sonuçları çağırabilmektedir. Örneğin, teknolojik gelişme bir başarı mıdır? Çevre tahribatı göz önüne alındığında aslında teknolojik gelişmeden bir üstünlük çıkarmak pek de mümkün gözükmemektedir. Tam tersi çoğu kere teknolojik gelişmelerin kötü olduğu gibi bir sonuca bile varılabilir.
Dış dünyayı ele geçirerek geniş kitlelerin mutsuzluğu pahasına toplumun küçük bir kesimini mutlu kılmak bir başarı mıdır? Bugün sömürgecilik dönemlerinde geliştirilen ilerleme fikrine de yaslanarak ortaya konan beyaz adamın üstün olduğu savı tamamen bu temelsiz kuruntunun ürünü değil midir?   

e-Hiç mi Ayrım Yapmayacağız?:

Aslında ayrımcılığa karşı olurken bile belli bir tarafı tutmuş bulunmaktayız. Ayrımcılığa taraf olmak ve karşı olmak gibi iki tutumdan birini seçiyorsak elbette biz ahlaki bir yargı ile hareket ediyoruz demektir. Ayrımcılığı savunanlar ve ayrımcılığı savunmayanlar gibi iki kesim kabul etmek de bir tür ayrımcılık olmuyor mu? Hayır. Çünkü en temelde ahlaki anlamda iyi ve kötü arasında bir ayrım yapmak durumundadır insan.  Bu ayrımı yaparken genelgeçer biri iyinin gerçekleşmesini istemekteyiz. “En yüksek iyi” olarak öne çıkan bu iyinin peşinde koşma sonucu yaptığımız ayrı tutmaya ayrımcılık denilebilir mi? Denilse bile bu kötü olabilir mi? Bu tarz bir ayrımcılıktan kaçmamız mümkün mü?
İnsanın tarihine baktığımızda daima emreden ve yasaklayan buyrukların olduğunu görmekteyiz. Emreden ve yasaklayan buyrukların temel bir iyiyi ortaya koyup koymaması noktasında felsefi çabaya ihtiyaç bulunmaktadır. İyi ve kötü diye ayırmak en temel bir ayrım olacaktır daima. Burada önemli olan ayrım yapmak değil ayrımın temel insani olanla örtüşüp örtüşmemesidir. İnsan olarak kendimize ayrımcılığın yapılması istemeyeceksek, kendimizin başkalarından daha aşağı görülmesini istemeyeceksek, asli benimizde ayrımcılık yapmak yok demektir. Ayrımcılığı kötü görmek ve evrende her varlığın belli bir uyum ve bütünlük içerisinde bir anlamı ve değeri olduğunu kabul etmek evrensel akla uygun olacaktır. İnsanın ahlaki duruşunu yaşamın korunması ve sürdürülmesi bağlamında sağlamlaştıracaktır.

f-Değerler Neden  Üstündür

Biz genelde insanın doğal boyutuna ilişkin davranışlarını değil de ahlaki davranışlarını överiz. Doğal davranışlarımızdan dolayı kendimizi kınamayız da ahlaki davranışlarımızdan dolayı kendimizi kınarız.. Bunun sebebi nedir? Neden ben, yemek yiyen bir insanı değil de yemeğini paylaşan bir insanı övüyorum? Neden açlık çeken insanları gördüğümde kendi tokluğumdan dolayı kendimi kınıyorum? Bu ikilem benim yapımda sürekli var oluyor ve ben sürekli bir çatışma yaşıyorum. Bu çatışmayı sosyal şartların etkisine de bağlayabiliriz. Ancak insanlığın bilinen tarihinde erdem olarak nitelenen davranışlar özünde değişmeden gelmiştir. İçimde yaşadığım bu çatışma benim asli bir ben’e sahip olduğumu gösteriyor; özne bölünmekten rahatsızlık duyuyor. İyiyi isteyen insanın kötüyü yapması, kendini değerli gören bir insanın ötekini değersiz sayması bu anlamda çelişki oluyor; tutarsızlık oluyor. Bu yüzden ahlaki olanı eylememek tutarsızlık olarak öne çıkıyor.

AYRIMCILIĞIN BOYUTLARI

1-Benin parçalanması
İnsana ait bir öz kabul ediyorsak eğer insanın kendine yabancılaşmasından sözedebiliriz. İnsana ait bir öz yoksa yabancılaşma da yoktur; sabit değerler de.
Ben’i kendine yabancılaştıran iki unsur bulunmaktadır, bunlardan biri cehalet öbürü menfaattir. Kişi ya kendisine çevreden gelen yaklaşımları aşamayarak bilgisizliğin karanlığında kalmış, ya da günlük menfaatleri yücelterek yanlışı bile bile yapmayı seçmiştir. Buna bağlı olarak menfaatleri kaybetme korkusunu da eklemeliyiz buna. Bu korku da bireyi kendisinin uzağına düşürebilmektedir.
 Ayırımcılık bağlamında meseleyi değerlendirecek olursak, ayrımcılığın temelinde öznenin kendine yabancılaşması yatmaktadır aslında. Öznenin birliği bozulmuştur bu durumda. Çünkü birey ötekini kendinden ayrı düşünmekte kendini ötekinden ayrı görmektedir. Oysa beni ben kılan ötekidir. Varoluşsal anlamda ben ve öteki varsa da aslında kendimde bir öteki bulunmaktadır. Bu öteki ahlaki bir ötekidir. Kendimizin ötekinden ayrı bir varlık olduğumuzu fark etmemiz noktasında insanlar arasında bir problem bulunmamaktadır. Ancak problem ötekine yüklediğim yargılarda ortaya çıkmaktadır. Burada ırk ayrımları sınıf ayrımları varoluşumdan değil sonradan edindiğim yargılarımdan oluşmaktadır.
Ben’i kendine yabancılaştıran unsurların başında öznel ve temelsiz yargılar bulunmaktadır. Kimi kere ideolojik ve dinsel yargılar özneyi kendine yabancılaştırmakta kendine layık görmeyeceği muameleleri başkasına layık görmeyi doğal karşılayacak hale getirmektedir. Bu ben parçalanması sadece dış şartlara egemen olanlarda değil, onlara boyun eğenlerde de görülmektedir. Boyun eğenler de kendilerine yabancılaşmış, kendilerini bir değer olarak görmekten uzaklaşmışlardır. Benin parçalanması bir çok parçalanmayı da beraberinde sürüklemiştir.

a-Aklın Bölünmesi
                                                                                                      “Kurbağa rasyonalizmi dağların inkarını gerektirir” 
                                                                                                                                                                           F.Schuon
Zihnin değerlerden koparılması ve akl’ın ratio’ya indirgenmesi de özellikle Aydınlanma döneminin getirdiği önemli bir açmazdır. Aydınlanmayla birlikte egemen olan akıl, Horkhaimer’in öznel akıl dediği akıldır. Biçimsel (öznel) akılda eylemsel ya da ahlâkî bir doğrudan sözetmek anlamsızlaşır. Çünkü akıl sadece matematiksel çıkarımlar yapan bir aygıt derekesine düşürülmüştür.

b-Varlığın Bölünmesi
Evrendeki varlıkları kendimizden ayrı düşünmek ve her şeyi kendimizi merkeze alarak değerlendirmek de bir tür ayrımcılıktır. Kendimizi varlığın en üst kademesine oturtarak ilkesiz bir biçimde evrende dilediğimizi yapacağımızı düşünmenin insanlığı hangi uçurumların kenarına getirdiğini bugün hepimiz görmekteyiz. “İnsanın tabiatla mücadelesi” diye bir dönem övünülerek söylenen şeyler bugün yerini  felaket tellallığına bırakmıştır. İnsanlık artık tabiatla mücadeleyi değil, tabiatın bir bütün olarak ele alınması gerektiğini düşünmekte ve ekolojik denge bağlamında tabiatla yeniden dost olmayı denemektedir.
“İnsan hakları ifadesi” bile aslında kimi kere bize hayvan ve bitki haklarını unutturmaktadır? İnsanı yüceltmek adına hayvan ve bitkileri aşağı görmek gibi bir gizli anlayış egemen sanki bu ifadeye. Oysa İnsan hayvan bitki ve diğer varlıklar bir yaşam akışının korunması ve sürdürülmesi noktasında birbirini bütünleyen destekleyen unsurlardır. O zaman Suyu korumalı, hayvanı korumalı ve bitkiyi korumalı insan. 

c-Cins ve Irk Bölünmesi
Gerek yaradılışçı gerekse evrimci kuram insanı tek bir kökene bağlamaktadır. Ancak her iki yaklaşım da ideolojik boyutta ayrımcılığa varan çıkarımlara kaynaklık etmektedir. Tabiattaki çeşitlilik ve kavgalardan yola çıkarak tabiata sürekli bir savaş ve çekişme alanı olarak bakmak cins ve ırk ayrımlarını besleyen önemli sapmalardır.

d-Tanrı’nın Bölünmesi
Öznenin bölünmesi Tanrının bölünmesini de beraberinde getirmiştir. İnsan kendi ego’su doğrultusunda Tanrıyı anlamlandırmaya çalışmış; kendi yargılarını Tanrı adına dillendirmeyi denemiştir. Böylece Tanrı Tanrılara dönüşmüş, Din dinlere dönüşmüştür. Tanrı bir’in ve birliğin sembolüyken, ayrımcı bakışın en önemli hizmetkârı olmuştur.

d-Değerlerin Bölünmesi
Modern antropolojik yaklaşımlar değerlerin ve ona kaynaklık eden dinsel öğretilerin de aslında tek bir özden kaynaklandığını tek orijinden çıktığını kabul etmektedirler. Ancak özellikle değişim kavramının yüceltilmesi ile hiçbir mutlak hakikatin olmayacağı ve her şeyin değişmesi gerektiği sonucuna varılarak sabit hiçbir özün bulunmadığı noktasındaki yaklaşım sabit ile değişkenin arasına ayırmakta ve sabiti yok saymaktadır.
Aslında insanlık tarihi hesaba katıldığında “Değişim” kavramının Aydınlanma ile yeni bir anlam kazandığı tespit edilebilir. Aydınlanmanın Gelenekle[11] hesaplaşması bir bakıma bu kavramın büyüsü sayesinde gerçekleşebildi. Asırların getirdiği insanlığın birikimiyle hesaplaşmak ancak değişime inanmakla mümkün olabilirdi. Katı bir rölativizm geçmişle köklü bir biçimde hesaplaşmakla mümkündü. Burada değişim kavramı anahtar rol üstlendi.
Oysa Dünya sabitler üzerinde durur. Çevremizdeki başkalaşımlar evrensel değişmezlere bağlı olarak yorumlanırsa hayat güzelleşir. Başkalaşımlar değişim adıyla değişmezleri hesaba katmamaya kapı açarsa o zaman insan kendi ürettiği illüzyonun esiri olur ve kendine yabancılaşır.

SONUÇ

Ayrımcılık asli olamayan arızi bir durumdur ve insanın kendine yabancılaşmasının ürünüdür. Bu yüzden bizler sabiteleri bulmak için yola çıkmalıyız. İnsan olarak anlayışlarımızı sabiteler üzerine kurmalıyız. Bu sabiteler hem kosmosda hem de kendimizde bulunmaktadır. Değişimin bile sabiteler üzerinde anlam kazanacağını, sabitesi olmayan değişimin yıkım getireceğini unutmamalıyız.

[1] -Cassirer Ernst, An Essay on Man, Yale Üniv.Press.,1974
[2] -İfade bana aittir (Bülent SÖNMEZ)
[3]– İlkel insanda yaşamsal topluluk diyebileceğimiz evrensel birlik ve bütünlük ideali bulunmakta ve gerek totemizm gerek animizm bu birlik idealinin dışa vurumu olarak öne çıkmaktaydı.  
[4] -Bu benzerlikler için bkz. Lukes Steven, MArxizm Ve Ahlak, İngilizceden çeviren, Osman Akınhay, , İst.1998
[5]-Levi, Strauss Irk Tarih Ve Kültür (Frnsz. Çev. Haldun Bayrı,Reha Erdem,Arzu Oyacıoğlu, Işık Ergüden, İst.1997) adlı yapıtında bilimde gelişmeyen toplumların gelişmeme sebeplerini önemli tespitlerle ortaya sermektedir.
[6] – “Amerikan iç savaşı öncesinin tanınmış avukatlarından ve bir keresinde Demokrat partinin bir hizbi tarafından başkanlığa aday gösteriler Charles O’Conor :“Zencilerin köleliğinin adaletsiz olduğunu  kabul etmiyorum; adildir,akıllıcadır ve yararlıdır. Zencilerin köleliği bir doğa takdiridir. Doğanın bu açık emrine ve sağlam felsefenin gereklerine uyarak, bu kurumun adil,merhametli, yasal ve uygun olduğunu ilan etmeliyiz” Horkhaimer M., İng. Çev.Orhan Koçak, İst.1994, shf.70
[7] -Machiavelli halkın güvenini ve sevgisini kazanmak isteyen hükümdarın halkın içinde öncelikle kendisine muhalif bir gurubu çıkarması gerektiğini bölmesi gerektiğini ve bu kesimin kötülüğünün toplumda yayılmasına göz yumması gerektiğini sonra bu gurubu tepeleyerek halk nazarında kurtarıcı makamına oturtulacağını savunmaktadır.(bkz. Hükümdar,türkçesi,Selahattin Bağdatlı,İst.1992) Kur’ânda Firavunun da benzer yöntemi kullandığı vurgulanmaktadır.(28/4)
[8] -Augustinus, İtiraflar,İst.  Bkz. Copleston, Felsefe Tarihi
[9] -Strauss,a.g.e
[10] -Kutsal kitaplarda anlatılan Karun figürü bu konuda önemli bir figür olarak karşımızda çıkmaktadır. Karun mallarının çokluğunu kendindeki meziyetlerden kaynaklandığını düşünüyor ve insanlara tepeden bakıyordu. Hatta dönemin baskı rejimine ekonomik açıdan destek veriyordu. Aslında onun mal varlığının sebebi de bu baskı rejimiyle kurduğu kendince akıllıca ilişkilerle ilgiliydi. Ancak onun akıllılığı değer duygusunu hesaba katmayan bir akıllılıktı. Trajik bir sonla noktalandı onun hikayesi sonunda.
[11] -Gelenek derken Büyük Tektanrıcı dinlerle başlayan genel anlayışı kastediyorum.

————————
Kaynakça
Horkhaimer Max, Akıl Tutulması, ing. Çev.Orhan Koçak, İst.1994,
Makiavelli,Hükümdar, türkçesi,Selahattin Bağdatlı,İst.1992
Levi, Strauss Irk Tarih Ve Kültür, Frnsz. Çev. Haldun Bayrı, Reha Erdem, Arzu Oyacıoğlu,    Işık Ergüden, İst.1997
Cassirer Ernst, An Essay on Man, Yale Üniv.Press,1974
Lukes Steven, Marxizm Ve Ahlak, İngilizceden çeviren, Osman Akınhay , İst.1998

 

Bir yanıt yazın