GİZLİ KİMLİK -EŞCİNSELLİĞİN ANLAMI ÜZERİNE-
Giriş
Bu yazıda Eşcinsellik kavramını irdelemeyi deneyeceğiz. Fakat bu kavramı irdelemek için öncelikle bizim temel kimi sorunları ele almamız kaçınılmaz olacaktır. Bu çerçevede insanın doğası, ahlaki yargılar ve hayatın anlamı gibi temel sorunları ağırlıklı olarak ele alınması gerekmektedir. Ancak bu çalışmada eşcinsellik ile ilgili psikolojik ya da sosyolojik bir analiz yapma niyetinde değiliz. Biz sadece konunun felsefi çerçevesini çizmeyi ve rasyonel temellerini ortaya koymayı deneyeceğiz.
Eşcinsellikten bahsedeceksek eğer bu mesele öncelikle ahlak felsefesi açısından ele alınmalıdır.. Çünkü ahlak felsefesi iyi ve kötü kavramlarının özüne inmeye çalışan bir alandır.
Ayrıca cinsellik gibi organizmanın temel güdülerinden birisinin insanın doğası ile ilgisi olduğundan konunun antropolojik bir boyutu da bulunmaktadır. Dinsel yargılar ve insanın ruhsal yapısına dönük yönü olmasından dolayı meselenin hem dinsel hem psikolojik boyutları da bulunmaktadır. Bu hususlar göz önüne alındığında bizim birçok açıdan meseleye yaklaşıp değerlendirmemiz kaçınılmaz olacaktır.
Bu yüzden meseleyi ahlaki, antropolojik, psikolojik ve dinsel bakış çerçevesinde ele almayı deneyeceğiz. Her ne kadar özelde eşcinsellik ile ilgili olsa da aslında bu çalışma bir bakıma ahlaki tavrın anlamını bulma çabası olarak değerlendirilebilir.
Hastalık olarak eşcinsellik ile sapkınlık olarak eşcinsellik elbette farklıdır. Eşcinsellik doğuştan ve hormonal problemlerden değil, bir tercih ve seçim olduğunda ahlaki alanda ele alınmak durumundadır. Hastalık ayrı sapkınlık ayrıdır.
Hormonal bir dengesizlik ile dünyaya gelen bir insan asla ahlaki açıdan yargılanamaz Çünkü hastalık arızi bir durum olduğundan kişinin isteği dışındadır. Ruhsal rahatsızlıklar da böyledir. Ancak sapkınlık bu iki boyuttan farklı, tamamen kişinin yaşamın özüne kendi hazzı ekseninde müdahale etmesi durumudur. Hayatın her alanında sorun yaratan bu yaklaşımdır..Mesele salt cinsellik ile ilgili değil, hayata bakış ile ilgilidir.. Bu hayat anlayışı evrenin kozmik yapısına aykırıdır. Eşcinsellikte bu tutum cinsel alanda kendini göstermektedir.
Kuran Lut kavminden sözederken salt cinsellikle ilgili bir sapkınlıktan değil, hayatın her alanında bir çürütücü bakışaçısından sözetemektedir. Bu sağlıksız bakışaçısının özünde insan doğası ile savaşmak bulunmaktadır.
Kuran orada eşcinsellik gibi lokal bir meseleden değil, hayata haz ve fayda ekseninde bakma tavrından sözetmektedir. Lut kavminde anlatılan salt eşcinsellik değil, hastalıklı insan evren ve hayat anlayışıdır.
***
Çocukken büyüklerimiz bizi birçok şeye teşvik ederken birçok şeyden de men ederlerdi. İnsanoğlu hayatı boyunca daima emreden ve yasaklayan buyruklarla karşılaşmaktadır. Bu noktada iyi ve kötü, sakıncalı ya da sakıncasız gibi yargıların her toplumda -boyutları farklı da olsa- bulunduğunu söyleyebiliriz. Ahlâk iyinin ve kötünün konu edildiği bir alandır. Ahlâk felsefesi de (etik-etique) ahlâkı konu edinmektedir. Bu anlamda etik (ahlâk felsefesi) yapıp ettiklerimizin temelindeki iyi ve kötü diye nitelenen unsurları ele almaktadır.
Çevremizde her an iyi ve kötü, doğru ve yanlış diye nitelenen bir çok yaklaşım ve eylemle karşılaşmaktayız. Kimi yaklaşım ve eylemleri iyi kimi yaklaşım ve eylemleri de kötü olarak nitelemekteyiz. İşte ahlâk felsefesi iyi ve kötü yargılarımızın temeline sarkma çabasıdır.
Bu çerçevede eşcinsellik konusunun ahlak felsefesi açısından da ele alınması kaçınılmaz olacaktır. Aslında salt bu konuda değil, hayatın bütün alanlarında bize öğretilenlerle çatışan bir çok unsur bulunmaktadır. Bütün bunlar bize etrafımızda olup bitene daha derinlikli bakma gibi bir görev yüklemektedir.
Eşcinsellikten söz etmenin de bu bağlamda önemli olduğunu düşünüyoruz.
CİNSELLİK
Eşcinselliği anlamak için öncelikle cinsellik kavramını tanımlamak durumunda olduğumuz ortadadır.
a-Cinsellik Nedir?
Cinsiyet kelimesi Latince sectus; ayrılık anlamına geldiğinden bir tür’ün ikiye bölünmüş olduğunu açıkça ortaya koyan bir kavramdır. Bireylerden biri spermatozoit (spermatozoon/B.S) denilen özel üreme hücrelerine hayat veren erkek, diğeri de yumurtacıkları hazırlayan dişidir.[1] Yumurtacıklar yeni neslin yetiştirilmesi için döllenme yoluyla çoğalacaklardır. Erkeklik ve dişilik diye ortaya çıkan ayrılık bir yaşamı var etme adına biraraya gelmektedirler.
Cinsellik, organizmanın (insan ve hayvan) en temel güdülerinden biridir. Bu yüzden bilinen insanlık tarihi boyunca cinsellik çok önemli bir konu olarak insanın ortaya koydukları çerçevesinde irdelenmiştir. Cinselliği ahlaki bir konu olarak ele almak alışılagelen bir durumdur. Ancak cinselliği problemli bir konu haline getiren sosyal yaşamdaki boyutu olmaktadır.
b- Cinsellik Ve Ahlaki Yargılar
Cinsellik özünde bir yanlışlık içermemesine rağmen ahlaki değerler bağlamında yanlış olarak değerlendirilecek eylemlerin kaynağı olarak görülmüştür. Cinsel dürtüler çoğu kere ötekinin haklarını ihlal ettiği yerde lanetlenen bir tutum olmuştur. Çünkü biz ancak ötekini düşündüğümüz oranda ahlaki yargılar devreye girecektir. Ahlaki tavır öteki ile ilgili bir tavırdır; ötekinin hakkını, ötekinin sınırlarını koruma tavrıdır. Bu çerçevede ele aldığımızda cinselliğin iki boyutu bulunmaktadır bize göre. Birincisi huzur bulmak -bedeni tatmin/haz, ikinci boyut ise neslin devamı.
Haz olarak bakıldığında, haz ötekinin hakları ile ilgili bir güdü olmaktan çok bireyin öznel yapısı ile ilgili bir durumdur. Öznellikte ise ahlakiliğin aranmasının mümkün olmadığını söyleyenler bulunmaktadır. Aristoteles öteki ile ilişkide üç temel kavramdan sözetmektedir[2] ki bunlar iyi, faydalı ve hoş kavramlarıdır. Faydalı ve hoş olan da iyidir; ancak bu iyi, genelgeçer bir iyi olmaktan ziyade öznel bir iyidir. Oysa ahlakta aramamız gereken, insana ait olan; genelgeçer iyi’dir.
Cinselliğin haz yönü insanın daha çok hayvanî boyutuna işaret etmektedir. Bu boyutta insanı ve hayvan arasında fark bulunmayacağı için bu boyutun ahlaki değil doğal bir boyut olduğunu kabul etmek durumundayız. Çünkü doğal davranış canlı türlerinin hepsinde bulunan temel özelliktir. Cinsellik de bizim doğa yönümüzü oluşturur. Bu konuyu ileride açmayı deneyeceğiz.
e-Erkeklik ve Kadınlık
Erkeklik ve kadınlık hakkında kimi tartışmalar bulunmaktadır. Bunların toplumsal birer cinsiyet olarak arızi bir durum mu, yoksa asli/cevheri bir durum mu olduğu sorulmuştur? Erkeklik ve kadınlığın kişinin yaşadığı toplumsal durumların ürünü olduğu savunan yapıcı (constructiuonist) yaklaşım, cinsel rollerin toplumlara göre farklılık gösterebildiğini ve değişebildiğini iddia etmektedir. Yani kimi toplumlarda normal görülen cinsel ilişki biçimleri kimi toplumlarda anormal olarak kabul edilebilmektedir. Bu da cinsel davranışların doğamızdan değil sahip olduğumuz toplumsal yapıdan kaynaklandığını ortaya koymaktadır.
Bu yaklaşımın karşısında özcü yaklaşım bulunmaktadır ki burada insanların doğuştan getirdikleri sabit ve değişmez niteliklerin bulunduğunu iddia etmektedir. Cinsel farklılık da doğuştan gelen ve asla sonradan oluşturulması mümkün olamayan değişmez bir özelliktir. Cinsellik toplumlar tarafından biçimlendirebilse de, asla yaratılamaz.
Cinsellik genelde iki karşıt cins’in birbirleri ile haz temelinde bir araya gelmeleri olarak tanımlanmasına rağmen yapısalcı yaklaşım cinsiyetin doğal-asli bir durum değil arızi bir durum olduğunu söylemektedir. Bu bağlamda toplumsal cinsiyetten bahsedilmektedir. Erkek ve kadın cinslerinin asli değil arızi ve sosyal adlandırmalar olduğunu ortaya koymaya çalışan anlayışı dikkate aldığımızda bizim cinselliği erkek ve kadın arasında gerçekleşen bir ilişki olarak ele almamız da zorlaşacaktır.
Fakat bu konuda tarih boyunca gelen geleneksel kabuller baskın çıkmıştır. Erkek ve kadının birbirini tamamlayan iki farklı yapıda olduğu genel kabul gören anlayıştır. Örneğin yapılan kimi araştırmalarda erkek ve kadın kıyaslanırken sert ve yumuşak gibi ölçüler ortaya konulmaktadır.[3] Yani erkek sertliği, kadın ise yumuşaklığı ifade etmektedir. Kadının yumuşaklığı belki de hem çocuğu yüklenme, hem de onu koruyup büyütme bağlamında kendisine armağan edilmiş bir doğal özellik olarak değerlendirilmelidir. Erkeklerin bu tarz bir yumuşaklığa ihtiyacı bulunmamaktadır.[4]
Biz burada erkeklik ve kadınlık gibi genel ayrımlardan ziyade erkeksilik ve kadınsılık gibi daha cevheri bir durumdan sözetmenin daha anlaşılmayı kolaylaştırıcı olduğunu düşünmekteyiz. İnsanlığın ürettiği kültürel öğeler de bize bir kadınsallık ve erkeksellik gerçeğinin olduğunun altını çizmektedir. Biz cinsiyeti toplumsal bir unsur olarak gören anlayışlara, belki erkeğe ve kadına biçilen sosyal rollere ilişkin yargılar bağlamında hak verebiliriz. Bunun dışında erkeksilik ve kadınsılık diye iki farklı kategori olmadığını iddia etmek bizi meselenin ciddiyetinden uzaklaştıracaktır.
Kısacası cinselliğin bilişsel ya da psikolojik bir fenomen değil biyolojik bir fenomen olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü cinsellik bir bilgi değil bir yeti’dir. Yeti’ler doğuştan gelir oysa bilgi sonradan oluşur. Analık babalık gibi erkeklik dişilik de öğrenmeyle elde edilen olgular değildir. Organizma üzerinde yapılan bir çok araştırma cinselliğin biyolojik bir unsur olduğunu ortaya koymaktadır.
EŞCİNSELLİK
Eşcinsellik Nedir?
“Cinsel nesnesi bir kadın değil de bir erkek olan erkeklere ve cinsel nesnesi bir erkek değil de başka bir kadın olan kadınlara eşcinsel; yaşadıkları şeye de eşcinsellik denir”[5] Bu tanım önümüze şu soruları da koymaktadır; Eşcinsellik nasıl ortaya çıkmıştır ve mahiyeti nedir?
b-Eşcinselliğin Dini Ve Mitolojik Temeli
Kimi mitolojik öykülerde erkek ve kadının önceleri bir bütün oldukları sonradan Tanrının onlara kızması sonucu ayrıldıkları yolunda yaklaşımlar bulunmaktadır. Özellikle eski Yunan mitolojisinde Zeus’un gazabı sonucu insanın tutulup ortadan ikiye ayrıldığı ve bu ayrılma sonucu kadın ve erkek diye iki varlık oluştuğu söylenir. Bu öykünün o dönemdeki eşcinsel eğilimleri meşrulaştırmaya hizmet ettiği gözlenmektedir.[6] Sokrates’e eşcinselliğin meşruluğunu kanıtlamaya çalışan konuşmacının (Aristophanes) bu mitolojik öyküde parçaya ayrılan iki cinsin birbirini aradığı ve zaman zaman erkeğin erkeği, zaman zaman kadının kadını bulduğu, bu durumun ise insan neslinin azalmasına yol açtığını söyleyerek Zeus’un bu durumda insana acıdığını ve cinsel organlarını öne getirerek kadın ve erkeğin daha rahat ilişki kurarak neslin devamını sağladığını söylüyor. Ayrıca Zeus’un kadından kadınlar erkekten erkekler oluşturduğunu söyleyerek, kadından kesilmiş kadınların kadınlara erkekten kesilmiş erkeklerin de erkeklere ilgi duyduğunu vurguluyor. Yani herkes kendi yarısını arıyor; erkekten kesilmişse erkek yarısını, kadından kesilmişse kadın yarısını arıyor.[7] İşte bu eşcinselliğin dayandığı mitolojik temel olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum eşcinselliğin din dışı bir yaklaşım olduğu savını yanlışlayan bir realite olmasını işaretlediği gibi, tarihteki dinsel dayanaklarını da ortaya koyuyor. [8] Ama din derken çok genel bir kavramdan sözettiğimiz unutulmamalıdır. Tarih içerisinde bir çok din günyüzüne çıkmış ya da yok olup gitmiştir. Bu dinlerin hepsini genel bir din tanımı içerisinde ele alıp bu tanım üzerine kuramlar geliştirmek felsefi düşüncenin önündeki en önemli handikaptır. Buna felsefi düşünce demekten çok ideolojik ya da duygusal bakış diyebiliriz. Felsefi düşüncenin bugün ilk hesaplaşması gereken tavır da bu tavır olmalıdır diye düşünüyoruz.
Şimdi geçmişten bugüne insan toplumlarında görülen bu eğilimin bir sapma mı yoksa normal bir durum mu olduğunu tartışalım. Burada “sapma” ve “normal” kavramlarının da çerçevesini çizmemiz gerekmektedir.
Eşcinsellik İnsan doğamızın Ürünü müdür yoksa bir sapma mıdır?
1-Sapma Nedir?
Sapma, normal olmayan, yanlış olan, teamül dışı olan anlamına gelmektedir. [9]
Sapmayı üç boyutta incelemek mümkündür. Birincisi psikolojik boyut, ikincisi biyolojik boyut, üçüncüsü ise ahlaki boyut. Psikolojik boyutta insanın kimi çevresel faktörlerin etkisiyle asli durumunu kaybetmesi ve asli kimliği dışında davranışlara girmesi olarak öne çıkarken, biyolojik boyutta insanın anatomik ve biyolojik yapısının bozulması, ahlaki boyutta ise insanların yaşama pratikleri ile ilgili kimi yasak ve kötü bilenen eylemlerin ortaya konulması olarak anlaşılmaktadır. Şimdi biz eşcinselliği bu üç açıdan değerlendirmeyi deneyeceğiz. Ancak öncelikle sapma olarak bilinen kimi cinsel eğilimlere kısaca dokunarak geçmeyi uygun görmekteyiz.
2- Cinselliğin Estetiği Olabilir mi? Ya da Bir Sapma Olarak Tecavüz, Sodomi, Zoofili, Nekrofili ve Fetişizm
a-Tecavüz
Tecavüzü ötekinin isteği dışında bir eylem olarak ele alırsak bu eylemin insanın özgürlüğüne darbe vurması hasebiyle kötü olduğunu hemen söyleyebiliriz.
b-Sodomi:
Sodomi, anal ya da oral yoldan kadın erkek veya hayvanla cinsel ilişki kurmak anlamına gelmektedir. Yaygın olarak anal ilişkiyi ifade etmek için kullanılmaktadır.
Anal ilişkide sadece bir tarafın hazzı esas alındığında bu ilişkinin ötekine acı, hatta zarar verdiği söylenebilir.[10] Oysa eşitlik ve özgürlük açısından her ilişkide iki kişinin hazzı esas olmalıdır. Bu tarz bir bencilliğin insani duruş ile açıklanması ise mümkün değildir. Sodomi çoğu kere eşcinselliğe verilen ad olarak da binimektedir. Ancak anal ilişki biçiminin eşcinsel eğilim olduğu söylenemez.
c-Zoofili
Hayvanla cinsel ilişkiye gelince, bu onun rızası dışında olduğu için ve insanın estetik duruşuna aykırı düştüğü için yanlış olduğu söylenebilir. Cinsellikte estetik bir boyutun olduğunu da gözardı edemeyiz.
Cinselliğin Estetiği olabilir mi? Elbette olabilir. İnsanın hayatın birçok alanındaki eylemlerinde estetik bir yön bulunuyorsa elbette cinsellikte de bulunabilir. İnsan yemeği ellerini kullanmadan da yiyebilir, karnı doyar ve zarar görmez ancak insanlığın yemek geleneğine baktığımızda karın doyurmanın da estetik boyutu bulunmaktadır. Cinsellik açısından meseleye baktığımızda örneğin şehrin meydanında cinsel ilişkide bulunmanın elbette kimseye zararı olmayacaktır. Ancak böyle bir tavır zararlı olmasa bile insanın estetik duruşuna aykırı bir davranış olarak değerlendirilebilecektir.
d-Nekrofili
Ölü ile ilişki kurmak yine iki kişinin değil bir kişinin hazzını esas almaktadır ve insanın estetik duruşuna aykırı bir durum olarak ortaya çıkmaktadır. İnsan amaçtır araç değildir. Ölmüş bile olsa bir bedeni bir araç derekesine düşürmek doğru değildir. Bunda da cinsellikte estetik boyut bulunduğunu tekrar hatırlayalım. Bu konuyu ileride irdelemeye çalışacağız.
e-Fetişizm
Fetişizm sözlüksel olarak sahip olan kişiyi koruduğuna ve kişiyle yardım sağladığına inanılan kimi nesnelere büyüsel güç atfetmek olarak tanımlanmıştır.[11] Bu bir taş olabildiği gibi bir hayvan heykeli de olabilir. Bu anlamda fetişizmin saplantılı bir duruma işaret ettiği söylenebilir.
Psikoloji açısından fetişizm cinsel tatmin için bir nesnenin hayale uygun kullanılmasıdır. Burada kişi yok sadece nesne vardır. Seksüel fetişizmde kişi bir fetiş’e dönüşmüştür. Bu yüzden fetişistin hayalleri (fantezileri) sex nesnesi olarak görülen kişiye eziyet verici boyutlara varabilmektedir.
Bu çerçevede kimi kere sadizme varan yönelimler öne çıkmaktadır. Mazoşist ve sadist eğilimlerin de Psikiyatrik bir anlamı bulunmaktadır. Ayrıca ahlak açısından da ötekine acı çektirmek, veya kişinin kendisine acı çektirmesi yanlıştır. Bu acıdan zevk alsa bile, zevki ahlaki temele oturtamayız. Acıdan zevk almanın, ya da birine acı vermenin hastalıklı bir durum olduğunu söylemekle yetiniriz. Acı çektiren acı çekmekten, acı çeken acı çektirmekten hoşlanmadığına göre (Sadist Mazoşist, Mazoşist Sadist olamıyor nedense) Seksüel fetişizmde de tek kişinin bencilce tatmini esas alınmaktadır.
f-Çocuk İstismarı
Çocukları bir cinsel obje olarak görmenin de bir sapma olduğu söylenebilir. Ergen olmamış insanın bir cinsel obje olarak algılanması bir algı bozukluğunu ortaya koymaktadır. Burada da tek taraflı bir haz sözkonusudur.
Ayrıca bu sapmanın haklı çıkarılması için kimi dinsel ve mitolojik yaklaşımlar bile uydurulmuştur.
Kimi eski kavimlerde erkek çocuklarının daha erkeksi olmaları için vücutlarına erkek sperminin girmesi gerektiği yolundaki inanç da insan cinselliğinin temelinde ne olduğu bilinmeyen kimi yargılarla saptırılması olarak değerlendirilmelidir.
g-Eşcinsellik
Eşcinselliği anlamak için insan biyolojisini göz önüne alanların vardığı sağlıklı bir sonuç bulunmamaktadır bugün elimizde. Hal böyle olunca önümüzde duran en sağlıklı yol, kişilerin yaşamını öğrenmek ve eşcinsellik olarak öne çıkan kimliğin ortaya çıkış sürecini kimi yaşamsal tecrübeleri inceleyerek anlamaya çalışmak olacaktır. Böylece belki de “eşcinsellik bir kimlik olabilir mi” sorusuna daha sağlıklı cevaplar bulmamız mümkün olabilecektir.
Eşcinselliği normal bir cinsel tercih olarak değerlendirenler bulunmaktadır. Eşcinselliği normal bir insansal tercih olarak değerlendirirsek bizim Nekrofili, Zoofili Nekrofili ve hatta Fetişizmi de normal bir tercih olarak değerlendirmemiz gerekecektir. Hatta ergen olmamış çocuklara ilgi duymayı da normal bir durum olarak görmemiz gerekecektir. Belli bir insan gurubu bunların kendi tercihleri olduklarını ifade edebileceklerdir. Boyutları farklı da olsa hepsinde bir tür sapmadan sözedebiliriz. Şimdi bunu değerlendirmeyi deneyelim.
3-Eşcinsellik Bir Sapma mıdır; yoksa Biyolojik bir temeli Var mıdır?
Bu konuda ne psikolojinin ne de insan fizyolojisini inceleyen diğer bilim dallarının söylediği kesin yargılar bulunmamaktadır. İnsan davranışı üzerine yapılan gözlemler de, biyolojik olarak insan’ın spermden vücut bulan yapısı üzerine yapılan incelemeler de bize kesin sonuçlar sunmamaktadır. Çoğu kere eşcinsel eğilim bir tesadüf sonucu eşcinselin farkına vardığı bir durum olarak anlatılmaktadır. Bu bağlamda eşcinsellik konusunda sağlam bir yargı ortaya konulmamakta, ortaya konulan yargılar ise çoğu kere hayatta karşılaşılan kimi gerçekler karşısında eriyebilmektedir.
Burada elimizde eşcinselliği değerlendirecek bir kıstas olarak sadece insanın tarihte bıraktığı izler kalmaktadır. Yani eşcinselliği insanlığın tarihinde yapıp ettikleri ve ürettikleri çerçevede ele alarak belli bir sonuca varmamız gerekmektedir. Ancak bunu yapmadan önce eşcinselliğin doğuştan, biyolojik bir durum mu yoksa bir sapma mı olduğu konusuna biraz daha yakından eğilerek eşcinselliğin doğuştan biyolojik bir kökeni olup olmadığını tartışalım. Ama önce meselenin psikolojik boyutuna bakalım.
Freud’a göre eşcinsellik asli değil arızi bir durumdur. O bunu sapma gibi bir ahlaki durum olarak değil ruhsal rahatsızlık gibi bir psikolojik bir bozulma olarak görüyor. Kimi sebepler ileri sürüyor bu konuda. Bunların başında kişinin hayatının erken dönemlerinde yaşadığı kimi cinsel deneyimlerin yönlendirici olabileceğini söylüyor. Ayrıca dış etkilerin de bu bozulmanın oluşmasında önemli rol oynadığını vurguluyor. Örneğin sadece kendi cinsinden olanlarla ilişkiler, savaş şartlarında yoldaşlık etme durumu[12], hapishane koşulları, karşı cinsle ilişkinin kimi tehlikeleri (sosyal yapı gereği), bekarlık (evlenememe) ve cinsel zayıflık olarak ortaya koymaya çalışıyor.[13] Freud’un bu yaklaşımlarına ek olarak kimi psikologların ebeveynin beklediği çocuk cinsine kavuşamamaları ve çocuğu bekledikleri çocuk olarak yetiştirmeye yönelmelerinin etkili olduğu görüşünün bulunduğunu da söyleyebiliriz.
Freud bu yaklaşımlarıyla üçüncü cins anlayışını sürekli reddediyor.
Freud bunların yanısıra hermafrodit[14] kavramını irdeliyor. Hermafroditleri iki kısma ayırıyor; bunlar ruhen hermafrodit olanlar ki eğer erkekse kendisini fiziksel olarak erkek arayan bir kadın gibi hissetmektedir -transseksüellerin kendilerini fiziki olarak kadına benzetmeleri anlamlıdır- Bir de anatomik hermafroditler var ki onlar da cinsel organları çift olarak dünyaya gelenlerdir. Onların durumu daha farklıdır. Bu konunun bizim burada ortaya koymak istediğimizle ilgisi bulunmadığından girmiyoruz.
Freud eşcinselliğin kökeninde erkeğin erkeğe ve kadının kadına olan yöneliminin olup olmadığını irdelemeyi deniyor. Freud’a göre erkeğe yönelenler her ne kadar erkekle ilişki kuruyor görünseler de aslında onların aradığı erkeksilik değildir. Freud bu yaklaşımını şu şekilde desteklemeye çalışmaktadır. “Oğlan gelişip de erkek olduğu an, erkekler için bir cinsel nesne olmaktan çıkıyor ve belki de kendisi oğlanlara yöneliyordu. Dolayısıyla diğer birçoğunda olduğu gibi bu durumda da cinsel nesne aynı cinsten birisi değil, her iki cinsin özelliğini kendisinde toplayan birisidir; deyiş yerindeyse bir erkeği arayan dürtü ile bir kadını arayan dürtü arasında bir uzlaşma vardır”[15]
Yani Freud’a göre erkeğe yönelen bir erkeğin yönelimi erkeksiliğe değil kadınsılığadır. Eğer erkekle ilişki kuruyorsa bu asli değil arızi bir durumdur.
“Eşcinseller arasında en erkeksi erkeklerin bulunduğu Yunanistan’da erkeğin sevgisini uyandıran şeyin bir oğlan çocuğun erkeksi kişiliği değil, fiziksel olarak kadına benzeyişi kadar kadınsı özellikleri (utangaçlığı, alçakgönüllülüğü, yardım ve yönlendirme ihtiyacı) olduğu açıktır.[16] Eşcinsel erkeklerin kendilerini kadına benzeterek ilgi topladıkları da tarihi bir gerçek olarak kaydedilmektedir. Örneğin “18. yüzyılın ortalarında Güney Amerika’daki yolculukları sırasında Fransız misyonerler ve kâşifler, kadın rolünü üstlenen kadın giysileri giyen karşı cins (crossgender) davranışları ve cinsel eşlerini erkeklerden seçen yerli erkekler olduğunu gözlemlediler.”[17] Bunlara berdache adı verilirdi. [18]
Buradan yola çıkarak, erkekle ilişki kurmanın erkek arayışı olarak anlaşılmasının pek de kolay gözükmediğini söyleyebiliriz. Aslında toplumumuzda da erkekle ilişki kuranlara amiyane olarak “oğlancı” tabirinin kullanılması anlamlıdır. Belki lezbiyenlik için de aynı şey geçerlidir. Bu veriden yola çıkarak Lezbiyen kadınların da kadınsı kadınları değil, erkeksi kadınları tercih ettikleri düşünülebilir. Bunun fazlaca bilinmemesi sanırım kadınların sosyal yaşamdaki ikincil rolleri ile alakalı olmasıdır. Ayrıca belli dönemlerde özellikle Hıristiyan Avrupa’da kadının cinselliği ve cinsel isteği önemsiz olarak görülmüş¸ kadının cinsel isteğinin olamayacağı düşünülmüştür.[19]
Örneğin İngiliz soylu ailelerinden Anne Lister Yorkshire’nin (doğ.1891) bıraktığı günlüklerinde kadınlara eğilimi olduğunu belirtmiştir. Ancak bu kadın için onun günlüklerini yayınlayan Helena Whitebread :“Güçlü bir binici, yetenekli bir atıcı ve coşkulu bir yürüyüşçü olan Lister, kırsal bölgeye özgü tüm bu uğraşlarla güçlü kuvvetli bir erkek gibi uğraşması Halifax halkının ona Bay Jack lakabını yakıştırmasına yol açtı”[20] demektedir.
Eşcinselliğin tek parça bir fenomen olmadığını da bilmekte fayda bulunmaktadır. Bu yüzden burada anal bölge erotizminin kaynağı da ayrıca incelenmeye değer bir konu olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Bu konuda psikologların çeşitli çıkarımları bulunmaktadır ki bu bizim konumuzun sınırlarını zorlayan bir durum olduğundan sadece bir kaç önemli noktaya dokunarak geçmekte yarar görüyoruz.
Gizli Kimlik(mi?)
Cinsel eğilimin belirmesini anadil ile benzeterek açıklayanlar bulunmaktadır. Cinsel eğilimin oturmasını anadilin oturmasına benzetenler cinsel eğilimin kolay kolay değişmeyeceğini vurgulamaktadırlar. Eğer değişiyorsa orada bir arızanın olduğunu anlamamız gerektiğini söylüyorlar. Hem bu yaklaşım hem de bu konudaki biyolojik ve psikolojik araştırmalara baktığımızda erkeklik ve kadınlık gibi iki ayrı cins olduğu konusunda kuşku bulunmamaktadır. Cinsellik bağlamında iki temel yönelim olduğu da açıktır. Ancak erkeklik ve kadınlık birbirinden beslenen birbiriyle varolan iki unsurdur. Bu noktada cinsel yönelim çeşitli sebeplerle sapabilir, asli mecrasını kaybedebilir. Hatta erkeklik kadınlığa, kadınlık erkekliğe evrilebilir. Bu evrilme ise hem bireysel anlamda hem de toplumsal anlamda acılar ve ıstıraplar üretebilir. Bireysel anlamda insanın kimlik bunalımı yaşamasını, toplumsal anlamda nesil emniyetinin tehlikeye düşmesini ve hoşnutsuz fertlerin oluşmasını getirir.
Kisney “cinsiyetin her ne kadar erkek ve kadın olarak bölünmüş olduğunu kabul etsek de hayat her zaman siyah ve beyaz gibi iki parça değildir” anlamında bir şeyler söylüyor. Bu iki parça arasında sonsuzca farklı eğilimler bulunduğunu belirtiyor. Ona göre insanın cinselliği sonsuz şekilde ifade etme potansiyeli vardır. Bu yüzden bireyin kendisini eşcinsel olarak tanımlama noktasına getiren faktörlerin çok iyi ele alınması gerekmektedir.
Yani erkeksi yönelim ile kadınsı yönelim arasında geçişgen olan bir sürü eğilim bulunabilir. Bu eğilimlerin gelişmesi kimi kere pisikolojik, kimi kere biyolojik ve kimi kere de sosyal etkiler sebebiyledir. Bu yüzden eşcinsellik asli mi arızi mi sorusu da anlamsızdır. Eşcinsellik diye bir şey yoktur sadece cinsellik yönelimi vardır. Bu cinsellik yönelimi erkeklik ve kadınlık olarak sabit iki yönelimdir. Ancak bu iki temel yönelim sonsuz sayıda eğilimi içinde barındırabilir. Bu eğilimlerin birinin ya da diğerinin değişkenlik arzederek ortaya çıkması çeşitli sosyal ve psikolojik faktörler sonucu oluşabilir. Bu bağlamda Eşcinsellik, Sodomi, Zeofili, Nekrofili, Biseksüellik, Transseksüellik vesaire olarak adlandırdığımız her cinsel ilişki biçimi bütün insanlarda potansiyel olarak bulunmaktadır. Bu noktada eşcinsel yönelimleri ağır basan insanları ya normal görmeli, ya da rahatsız olarak ele almalıyız. Normal görüldüğünde kişi eşcinsel eğilimden, eşcinsel olmaya itilecektir. [21] Ayrıca normal görmek eşcinsel eğilimi üçüncü cins olarak ele almak anlamına gelecektir. Bunu ileride bir çok yönüyle ele alacağız.
Ayrıca bu eğilimleri yok sayıp reddettiğimizde yine belli bir çıkmazla karşı karşıya kalacağız demektir. O halde eşcinsel eğilimleri ne normal kabul etmeli ne de onları toplumdışı ilan etmeliyiz. Yapılması gereken bu eğilimin anlaşılmaya çalışılması ve insanın sahih bir kimlik sahibi yapılmasıdır. Bireyin rahat edeceği bir kimliğe kavuşmasıdır. Bu biyolojik bir problemse biyolojik açıdan, psikolojik bir problemse psikolojik açıdan desteklenmelidir. Evrende üçüncü cins yoktur. Üçüncü cinsin varlığını iddia etmek ne bilimsel, ne de insani bir yaklaşımdır. Bu olsa olsa ya siyasi, ya ekonomik ya da ideolojik amaçların gerçekleştirilmesi için yapılan bir hamledir. Bu noktada eşcinsel eğilimi olan insanlar istismar edilmekte, onların duyguları dikkate alınmamaktadır. Bu tutumla onların kimlik problemlerinin çözümsüzlüğüne hizmet edilmektedir.
Eşcinselliğe yönelik tepki ile herhangi bir farklılığa (ırk mezhep din) tepki arasında kimi farklar bulunsa da, insanların farklı olana tepkisi bağlamında bunların hepsi aynı yönelimden beslenmektedir. Yani insanlar tarih boyunca çoğu kere farklı olana tepki göstermişlerdir. Tepki çoğu kere nefrete dönüşmüştür. Bunu sağlayan ise tehdit algısıdır. Yani insanlar varolan yapıya uymayan aykırı yaklaşımları bir tehdit olarak görebilmişlerdir. Eşcinsellik olgusu tarih boyunca kimi kere ideolojik ve siyasi amaçlara hizmet etmek için kullanılmasının temelinde de bu yaklaşım yanlışlığı bulunmaktadır. Eşcinsellik olgusu bir itham aracı olarak çoğu kere gözden düşürmek için kullanılabilmiştir.[22] Bu yüzden biz meselelerin farklı olana tepki ile değil farklı olanı anlamaya çalışmakla çözülebileceğini düşünmekteyiz.
Hatta eşcinsel eğilim olduğunu söyleyen erkekleri belli merkezlerde erkeksi eylemlere ve erkeklerin hoşlandığı şeylere yönlendirdiklerinde bu kişilerin süreç içerisinde kendilerini kişilik olarak daha iyi hissettikleri ve erkeksi davranmaktan daha fazla haz almaya başladıklarını söyledikleri aktarılmaktadır.[23]
Yukarıda belirttiğimiz gibi cinselliğin sonsuz sayıda yönelim taşıdığı söylenebilir. Eşcinselliği bile tek parça bir fenomen olarak ele almak yanlıştır. Bu yüzden Özne homo erotikler (Pasif eşcinsel), Nesne homo erotikler (aktif eşcinsel)gibi iki kategoriden sözedilmiştir. Bunların detayları konumuzun sınırları dışında olduğu için geçiyoruz.
Şimdi Eşcinsellik yönelimine ilişkin kimi görüşleri değerlendirelim.
Eşcinsel Eğilim Ve Sebepleri
Bu sebepler eşcinselliğin sonradan ortaya çıktığı konusundaki yaklaşımları içermektedir. Bu anlamda onun doğal asli bir yönelim olmadığını ortaya koymaktadır.
a-Masturbasyon kuramı
Mastürbasyondan haz alma, karşı cinsten haz alma yönelimini köreltebilir.
b-Karşı cinse yakın olma
Hayatı boyunca karşı cinse yakın olamamış içe kapanık kişilerin belki kendilerini karşı cins gibi göstererek, bu gözlerinde büyüttükleri varlığın dünyasına daha kolay girebilmeyi düşündükleri de gözönünde bulundurulabilir.
c- Odipus Kompleksi
Freud Babaya düşmanlığın beraberinde sürüklediği erkek nefretinin[24] kimi kere lezbiyen eğilimlerin kaynağı olduğunu vurgulamıştır.
d-Farklı görünme saplantısı, kendinden sözettirmek
Özellikle kimi insanların kendinden sözettirmenin bir yolunu bulma çabalarının bu tür eğilimlerin gelişmesine zemin hazırladığı belirtilmiştir.
e-Kendini cinsel açıdan zayıf ve yetersiz görmek
Özellikle erkek eşcinsellerde kendi erkekliğinin yetersiz olduğu duygusu eşcinsel eğilimi besleyebilmektedir. Bu psikanalizde penis kıskançlığı olarak da adlandırılan bir marazi durumun uzantısı olarak da belirtilmiştir.[25] Bu olgu zedelenmiş cinsiyet diye de betimlenmektedir.
f-Erkek eşcinseller için Yaşamsal zorluklar ve yükümlülüklerden kaçma istenci
Yetişkin bir erkek olmanın getirdiği yaşamsal yükümlülük ve zorluklardan kaçma isteği de bu durumu yaratabilmektedir.[26] Kadın olmaya yüklenen pasiflik durumu bu eğilimi güçlendirebilmektedir.
g-İnsanın ana karnında geçirdiği kimi biyolojik faktörler
Bu faktörler üzerinde kesin bulgular bulunmamaktadır. Ancak insandaki kimi salgıların cinselliğin sapmasında rol oynadığı araştırılmaktadır. Ana karnında belirgin olmayan cinsel yönelim kimi biyolojik rahatsızlıklarla sapabilmektedir.
Hatta “cinsel eğilimin izlediği biyolojik yasaların fazlalığı eşcinselliğin toplumca inşa edilmiş bir yapıdan başka bir şey olmadığı savını çürütür. Kritik dönem hormonların etkisi, beyin yapısı ve işlevlerindeki farklılıklar cinsel eğilimde biyolojinin rol oynadığına işaret eder.”[27] Şeklinde eşcinsel eğilimin insanın biyolojik gelişmesi ile de bağlantılı olduğunu düşündürmektedir.
Ayrıca cinsellikteki kimi farklı yönelimlerin hücrelerin oluşumu sırasında oluşan kimi anormal koşullara bağlı olarak gelişebildiği; hatta dışarıdan bazı müdahalelerle erkek ve kadınsılık yönelimlerine etki edilebildiği belirtilmektedir.[28] Burada da yine bir arıza ve normal olmayan bir durum vardır.
Bütün bu yaklaşımlar eşcinselliğin biyolojik ve psikolojik açıdan tam olarak çözülemediğini ortaya koymaktadır.
O zaman biz cinselliğin doğadaki anlamını ve yerini yaşamsal işleyiş açısından ele almak durumundayız demektir. Şimdi buna eğilelim.
CİNSELLİĞİN BOYUTLARI
Önceki bölümlerde cinselliğin iki boyutu olduğunu vurgulamıştık. Birinci boyut hazza ilişkin, diğeri ise neslin devamına ilişkin boyuttur. Şimdi bunları inceleyelim.
a-Doğada Cinselliğin Anlamı
Canlılar açısından doğada yaşamın sürdürülmesi ve korunmasına dönük bir evrensel bilincin olduğunu görmekteyiz. Varlık felsefesi açısından meseleye bakarsak yaşama egemen olan sabitelerin farkına varırız. Bu sabitelerin en başında yukarıda belirttiğimiz evrensel yasa olduğunu söyleyebiliriz. “Doğa kuşkusuz insanın diğer canlılar gibi sonsuzca üremesini istemişti; doğa türün korunmasını bireylerin çoğalmasıyla sağlamak için en ayrıntılı tedbirleri almıştı. O halde doğa bize zekâyı verirken onun aynı zamanda cinsel eylemi sonuçlarından koparma olanağını bulacağını ve insanın tohum ekme zevkine hayır demeden ürün toplamaktan kaçınabileceğini öngörmemişti”[29]
Yaşamın sürdürülmesi ve korunması bilincine evrensel akıl diyebiliriz. Evrensel akıl, varlık, bilgi ve değer alanında sabit olanı ortaya koyar. Aynı zamanda bu üç alanın bütünlüğüne işaret eder. Su buharlaşır, bulutlar oluşur, yağmur yağar, bitkiler biter ve yeryüzünde yaşam devam eder. Hayatı anlamak, yaşama egemen olan yasaları kavramaktır bir bakıma. Varlığa egemen olan yasaları kavramak hem bilgiyi, hem de değeri şekillendirmektedir. Bilgi ve değeri hayata egemen yasalardan ayrı bir biçimde ele almak hayatın anlamını kaybetmek anlamına gelecektir. Tarihin birçok döneminde insanların değer anlayışlarında çürüme ve yozlaşma ortaya çıkmıştır. Yakın dönemde ise özellikle Aydınlanmanın getirdiği evren anlayışı insanların değer’e bakışını etkilemiştir. Gelenekten kopuş süreci diyebileceğimiz bir süreç bütün insan kültüründe büyük altüst oluşlar yaşanmasına kapı açmıştır.
Aydınlanma dönemi ile birlikte mekanik bir evren tasarımı evrensel akıl yerine rasyonel ve matematiksel aklı öne çıkarararak hayatı kendi bağlamının dışında algılamayı getirmiştir. Özellikle hümanizmayla birlikte insan adına insanın moral-manevi yönünün yok sayılması, insanın ürettiği içsel değerlerin bilim adına devre dışı bırakılması, mekanik bir evren tasarımı ahlakın, sanatın ve dinin bilimsel metotlarla ele alınması gibi faktörler insanın kısır ve mekanik bir dünyanın içine itilmesini sağlamış; “İnsanileşme adına insansızlaşma süreci” diyebileceğimiz bu süreç insanı varoluşsal arayışlardan çok pragmatik[30] arayışların pençesine düşürmüştür. Bu durum insanın yürek yerine ratio (matematiksel-hesapçı akıl) ile düşünmesini başlatmıştır. Yürekleriyle değil hevesleriyle düşünen insanların ürediği bir süreçtir bu. Matematiksel akıl daha baştan insanın geleneksel değerlerini devre dışı bırakmıştır. Bütün insansal etkinlikleri günlük yarar ve zarar anlayışıyla ele alan bir süreçte yüreğiyle düşünen insanların azalması kaçınılmaz olmuştur.[31]
Burada cinselliği algılayış biçiminin de aydınlanmacı ahlak anlayışının etkisinde gelişen bir süreci başlattığını söylemek istiyoruz. İnsani olmak adına insanın değer dünyasının yeniden inşa çabası elbette cinselliğe bakışın da yeni anlamlarla şekillenmesine sebep olacaktı.
Cinselliğin doğadaki görünümü yaşamın sürdürülmesi ve korunması ilkesine dayalıdır. Bütün geleneksel öğretiler cinselliği bu bağlamda ele almışlardır. Örneğin Konfüçyanizm de hayatın ortaya çıkışının iki gücün birleşmesi sonucu olduğuna inanılır. Yang ve Yin diye nitelenen bu güçler eril ve dişil güçler olarak değerlendirilir. Örneğin yağmur Yang, toprak Yin’dir. Nehir Yang, nehir yatağı Yin’dir. Hayat bu iki gücün birleşmesinden fışkırır.[32]
Cinselliğin haz yönü bizim hayvanla olan ortak yönümüzdür. Ancak cinsel hazda ötekinin hayatını ilgilendiren bir yön bulunduğundan bunu değerlendirirken mutlaka ahlaki boyut da devreye girecektir. Cinsel haz ötekinin yaşama hakkını da içererek neslin devamı gibi bir işleve de sahiptir. Bu nedenle cinselliğin insan yanımıza bakan tarafının sadece haz olarak değerlendirilmesi mümkün görünmemektedir.
Cinsel haz ve neslin devamı hayvanlarda da bulunmaktadır ama sadece insan, neslin devamı ile ilgili bilinçli bir kontrol sağlayabilmektedir. Çünkü sadece insan neslin devamını kesintiye uğratabilme iradesine sahiptir.
Geçmişten bugüne kadar kabul gören felsefi ve dini eğilimler insan cinselliğini neslin devamı çerçevesinde değerlendirmişlerdir. Bu konuda Platon’un Şölen diyalogunda önemli çıkarımlar bulunmaktadır.
“Yaşamak yeniden doğmak ve yeniden yaratmak işidir. Doğurmak eskiyen bir varlığın yerine durmadan bir yenisini koymak….Bir canlı yaşıyor, çocukluğundan ihtiyarlığına kadar hep kendi olarak kalıyor deriz,oysa hep aynı adı taşısa da hiçbir zaman aynı varlık değildir. Durmadan saçları eti kemiği kanı bütün bedeni bir yandan yenileşir bir yandan ölür.”[33]
“….bütün canlılar yavrularının üstüne düşüyor diye şaşma, bütün o emekler, sevgiler hep ölümsüzlük uğrunadır.”[34]
Bu yaklaşıma göre cinsellik ölümsüzlük istencinden beslenmektedir ki Platona göre insandaki ölümsüzlük istenci yaşamı ve sevgiyi anlamlı kılmaktadır (aslında Şölende konuşan Sokrates’tir.) Dolayısıyla sevgi ancak bu ölümsüzlük istencinden beslenmektedir. Bu da yeni kuşaklar var ederek gelişmekte ve gerçekleşmektedir. Dolayısıyla erkek ve kadının bir araya gelmeleri; cinsellikleri hep bu ölümsüzlük istencinin sonucu olmaktadır. Sokrates açısından sevginin ve cinselliğin anlamı da budur. Bu açıdan bakıldığında cinsellik, yeni nesillerin oluşması çerçevesinde anlamlıdır. Bu yaklaşımla Sokrates’in aynı cinsin birbirine ilgi duymasını yadsıdığı ve normal bir durum olarak kabul etmediği söylenebilir.
“Güzelle düşüp kalkmak, ona çoktan beri canında taşıdığı tohumu geliştirmek, filizlendirmek olanağını verir; yanında, uzağında hep onu düşünür, aralarında doğan birlik, baba ile çocukları arasındaki bağdan, sevgiden çok daha üstün, çok daha güçlüdür. Çünkü o ikisi daha güzel varlıklar yaratmak için birleşmişlerdir.”[35]
Schopenhauer de erkek ve kadın arasındaki aşkın cinsellikten, cinselliğin de ölümsüzlük istencinden beslendiğini söylüyor. [36] Buradan yola çıkarak aslında onun da cinselliği neslin devamı bağlamında ele aldığı ve eşcinsel ilişkiyi yadsıdığı söylenebilir.
Ayrıca dini metinlerde de aynı vurgu göze çarpmaktadır. Örneğin Müslümanların Kutsal kitabı Kuran da “kadınlar sizin tarlanızdır”[37] ifadesi de cinsel ilişkinin bir ekin ekme ilişkisi olarak anlaşıldığını göstermektedir. Ayrıca dilimizde geçen “toprak ana” ifadesinde toprak doğurganlığı simgeleyen ana ifadesi ile ortaya konulmuştur.
Bu açıdan bakıldığında gerek geçmişte, gerekse şimdilerde sapkınlık ve ahlaksızlık olarak beliren genel kanaatlerin kaynağının da anlaşılması kolaylaşmaktadır. Eşcinsellik bu bakış açısına göre ne hayvani ne de insani doğaya uygun olmayan bir yaklaşım olmaktadır. Yukarıda aktarmaya çalıştığımız bakışaçısı cinselliği “yaşamın ve neslin devamı” temelinde ele aldığından sodomi[38], zoofili[39] ve nekrofili[40]yi de yadsımaktadır. Buna paralel olarak tecavüz ve fetişizm de dışlanmaktadır. Ancak tecavüz ve fetişizm başka bir bağlamda ele alınması gereken iki olgudur. Biz daha önce kısaca değinmiştik. Ancak acaba eşcinselliğe haz açısından bir değer biçmemiz mümkün müdür? Bu meseleyi haz ile ahlaki tavır arasındaki ilişkiyi irdeleyerek değerlendirelim.
b-Haz Ve Ahlâkî Tavır
Hazza göre mi davranmalı yoksa değer’e göre mi davranmalı? Haz daha çok hayvansal doğamızdan, değer ise hayvansal yönden ayrılan doğadışı yanımızdan neşet etmektedir. Değer insanın adeta hayvan karşıtı ve doğa karşıtı yönünü ortaya koymaktadır…..
Kirene okulu ve Kinik okulu ile ortaya konulan yaklaşımları dikkate alırsak haz konusunda düşünce tarihinde iki eğilimin karşımıza çıktığını görmekteyiz. Bir yanda hazları her şeyin merkezine alarak ahlaki eylemleri haz temelinde anlamak ve açıklamak, diğeri ise hazlardan uzak kalarak mutlu bir yaşamın olacağını savunmak. İlkçağ felsefesinden Ortaçağa oradan modern dönemlere uzanan bu iki yaklaşım mutluluğu aramada hazzı mı yoksa hazlardan kaçınmayı mı seçmemiz gerektiğini belirlemede bize kimi ipuçları verecek niteliktedir. İnsan eylemlerin en son amacı haz peşinde koşmaksa burada biz insan denilen bir varlıktan değil hayvan türlerinden bir türden sözediyoruz demektir.
Haz insanı mutlu kılabilir mi? Bu çok problemli bir soru olarak ortada durmaktadır. Bir kere haz kavramının kendisi problemli bir kavramdır. Hazcı bilinen kimi filozoflar bile kimi kere hazları maddi ve manevi hazlar olarak ele almışlardır. Cinsellik bağlamında ele aldığımızda hazzın sadece insanın hayvani boyutuna tekabül eden bir zevk olarak anlamalıyız. Bize haz veren şeyler nihai anlamda bize mutluluk sunabilir mi? Bu soruya olumlu cevap vermek mümkün görünmemektedir. Bugün modern tıp bile insanlara çoğu kere kimi hazlardan el çekmesini önermektedir. Yeme-içmede, uyumada ve cinsellikte hazzı gözetirken hazlara kimi sınırlamalar getirilmemesi halinde insanın zarara uğrayacağını vurgulamaktadır. Burada temel alınan şey mutlak iyi dir. İyi ne günlük fayda ile ne de haz ile alakalıdır. Günlük hazlar ve günlük faydalar özneldir. İyi ise global ve temelli bir faydayı öne alır. Her iyi faydalıdır ama her faydalı iyi değildir. İyi sonuç olarak hazzı da getirebilir ama her hazza uygun davranış iyi bir sonuç vermeyebilir.
Haz bir süreçtir; bir sonuç değildir. Bu yüzden hazzı ahlaksal tavrı belirlemede bir esas olarak kabul etmek yanlıştır. Çünkü süregiden bir durum için iyi ya da kötü nitelemesi yapmak mümkün değildir. Bir eylem tamamlandığında ancak onun hakkında iyi ya da kötü yargısına varabiliriz. Başlarken haz aldığımız birçok eylem tamamlandığında bize acı verebilmektedir. Bu noktada haz bizim için iyi olmayan sonuçlara kapı açacağından fayda açısından baksak bile çoğu kere faydasız hatta zararlı sonuçlara doğuracaktır.
Hazzı eksene aldığımızda, cinsel tatmin insanın herkesle gerçekleştirebileceği bir durumdur. Burada kişinin annesi, kızı, oğlu, hayvanla, ölüyle veya herhangi bir aletle cinsel hazzını tatmin etmesi mümkündür. Hazzı temel aldığımızda bütün bunları meşru görmemiz gerekmektedir ki bu çerçevede söylenecek bir söz bulunmayacaktır.
Bu bağlamda eşcinsellik insanın doğa ile uyumunu bozan arızi bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden biz meseleyi bir sapıklık ve sapkınlık olarak ele almak yerine, bu realitenin bir sapma olduğunu belirlemekte bir sakınca görmemekteyiz. Bunun birçok sebepleri bulunabilir.
Bu meseleyi daha iyi anlamak için insanın tarihte yapıp ettiklerine de bakmakta fayda bulunmaktadır. Çünkü insanlık tarihi boyunca hazzı eksene alarak eyleyenler değil, değeri eksene alarak eyleyenler övülmüş ve üstün görülmüştür. Bunun sebebi nedir? Neden haz peşinde koşanlar değil de değer için çalışanlar övülmüştür? Dolayısıyla insanın nasıl bir varlık olduğunun da aydınlanması gerekmektedir. Ancak kimileri eşcinselliğin tarihin her döneminde görüldüğünü ve bu yüzden onun bir sapma olarak değerlendirilmesinin önünde en önemli engelin bu olduğunu söylemektedirler. Şimdi bunu değerlendirerek geçelim.
e-Eşcinselliğin Bir Çok İnsan Topluluğunda Görülmesi Bir Sapma Olarak Değerlendirilmesine Engel midir?
Freud’un insan güdülerinin temeline cinselliği almasına rağmen A. Adler insandaki temel güdünün “iktidar olma” güdüsü olduğunu söylüyordu. İktidar olma ve cinsellik, her ikisi de iyi ya da kötü diye niteleyemeyeceğimiz iki temel güdüdür. İnsanlar iktidar olma güdüsüne yaslanarak ötekinin hakkını her dönemde gasp edebilmişlerdir. İnsanlık tarihi gücü eline geçiren muktedirlerin iktidar hırslarını tatmin etmek adına her türlü zulmü rahatça işleyen zorbaların acıtıcı öyküleriyle doludur. Zorba ve zalimlerin bulunmadığı bir tarih kesiti gösterilebilir mi? İnsanlığın ortaya koyduğu masallar, şarkılar, şiirler, resimler hep iyi ile kötünün kavgasını anlatmıyor mu? O halde tarih boyunca kimi zalimlerin yaptıkları zulümleri bu gerçek salt her dönemde bulunuyor diye meşru ve normal görebilir miyiz?
İnsanın tarih içinde övdüğü ve kötülediği eylemler bulunmaktadır. İnsanlığın tarih içerisinde övdüğü davranışlar her insan topluluğunda bir değer olarak öne çıkan davranışlardır. Eşcinsellik bir değer olarak öne çıkmadığı için bunun her insan topluluğunda görülüyor olmasını meşruiyetine delil olarak öne süremeyiz.
c-Sadece Neslin Devamı anlayışı ahlaki bir tavır olabilir mi?
Özellikle büyük tektanrıcı dinler tarafından da desteklenen cinselliğe neslin devamı çerçevesinde bakış ahlaki yaklaşımları da anlamlandırmaktadır. Âdemin çocuklarının birbiriyle evlendirilmesi neslin devamı anlamında bugün bizim için iğrenç olarak görünen bir tutumun normal karşılanmasıdır. Bu konuda bir anekdot da Eski Ahit de bulunmaktadır. Lut ve kızları arasında anlatılan ilişki de bu çerçevede bize ışık tutacak önemdedir.
Anlatılana göre Lut’un iki kızı neslin devamı adına Lut peygambere şarap içirerek onunla birlikte olmuş ve ondan hamile kalmışlardır. Sanırım bu da Lut kavminin eşcinsel ilişkisinin neslin devamına vurduğu darbenin korkunçluğuna dikkat çekmek için anlatılmış bir kıssadır.[41]
Demek ki kitaplı dinler ahlakiliği neslin devamı bağlamında ele almaktadır. Bu bağlamda bütün ahlaki eylemlerin temelinde insanın bir değer olması anlayışı yatmaktadır. Dince iğrenç sayılan bir çok şey insan hayatı sözkonusu olduğunda meşruluk kazanmaktadır. Burada başat değer bireysel haz değil, evrensel ıslah ve insan için mutlak iyi’dir. Dinsel açıdan bakıldığında ailenin de önemli bir değer olduğu ortadadır. Bu çerçevede salt neslin devamı değil ailesel sosyal çevre ile neslin devamı hedeflenmektedir. Spermlerin tüpte üretilmesinin bu bağlamda insan neslinin sağlığı açısından önemli olmayacağı da ortadadır. Aile bu çerçevede önemli bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat ailenin kimi olumsuzluklar örnek gösterilerek olumsuz bir kurum olduğunu iddia edenler de bulunmuştur. Fakat ne kadar dejenere olursa olsun aile, insan neslinin sağlığı açısından önemli bir kurumdur. Bu kurumu kimi olumsuzlukları örnek göstererek ortadan kaldırmak yerine, yanlışları düzeltme yaklaşımında olmak çok daha sağlıklı olacaktır.
d-Dejenere Edilmiş Dinler ve Cinsellik
Yaşamın kutsallığı düşüncesinin insan cinselliğinin gereğinden fazla kontrol altına alınmasına kapı açtığı da unutulmamalıdır. Kimi kere dünyasız dindarlık (ruhbanlık) tarafından insan cinselliği -sapmalara uğramama adına- yasaklanmaya kadar vardırılmıştır. Hatta Hıristiyan düşünürleri hayatı sürdürme noktasında bedensel istekleri kötülemekte ve böylece yaşamaya karşı bir soğukluk yaratmaya yol açmaktadırlar. Örneğin: “ ..erkek kadına el sürmemekle iyi eder, karısı olanlar da yokmuş gibi davranmalı.” İkinci defa evlenmeye kalkışan bir kadını ermiş Jerome “kusmuğunu yiyen bir köpeğe, yıkanıp temizlendikten sonra çamurda debelenen bir domuza benzetiyor. Kilise uluları “ çoğalın üreyin” buyruğunun eski olduğunu, Mesih dünya yüzüne geldikten sonra bir anlamı kalmadığını ileri sürüp duruyorlar. Üstelik diyorlar insan soyu kadar hayvan türlerinde de bulunan bu tanrı vergisinin bu üreme yeteneğinin ne değeri olabilir?….” Kimse evlenmek istemezse bu dünyanın sonu olur, nesil devam etmez diyen birine Ermiş Augustinus “keşke istemese, Tanrının ülkesi daha çabuk dolar” diye cevap veriyor.”[42]
Bu çerçevede Evlenmenin Tanrısal olandan uzaklaşmak olarak değerlendirildiğini görmekteyiz. “Bekar Tanrıyı evli ise eşini nasıl memnun edeceğini düşünür”[43] şeklindeki yaklaşım Hristiyan teolojisinde önemli bir yer tutmuştur.
Aslında belki ruhbanlık olmasaydı biz bu tarz meseleleri tartışmak durumunda da kalmayacaktık. Tartışsak bile belki bu bağlamda tartışmayacaktık. İnsanın en temel ihtiyacı olan cinselliğin yasaklanması önemli sapmaları haklı gösterecek bir boyuta getirmiştir insanoğlunu. Özellikle Batıda “insanın yasağa ilgi duyduğu” şeklindeki yaklaşımlar hep bu anlayıştan kaynaklanmaktadır kanaatindeyiz. Aslında insan yasağa değil doğasına ilgi duymaktadır. İnsanın doğasını yasaklarsanız elbette o bir yolunu bulup doğasının gereğini yerine getirecektir. Doğasına yönelmek, yasağa yönelmek değildir. İnsanda yasak olana yönelmek gibi bir eğilim olduğunu iddia etmek oldukça gülünç bir iddia olarak karşımıza çıkmaktadır.
f-Eşcinsellik Ve Siyasi İktidar
Geçmişe ait eşcinsellikle ilgili bilgilerin çoğu yönetici sınıf arasındaki ilişkilerden çıkarılmaktadır. Eşcinselliğin daha çok ya devletin yönetim mekanizmasında bulunanlar, ya da soylu sınıflar arasında gerçekleştiğini öğrenmekteyiz. Bu da meselenin aslında siyasi bir boyutunun olduğunu da gözler önüne sermektedir. Eşcinsellik kınanan ve ayıplanan büyük bir suçsa, siyasi rakipler bunu bir gözden düşürme aracı olarak kullanabilmektedirler. Avrupa tarihinde bu tarz safdışı bırakma olayları oldukça fazla yaşanmıştır.
Hatta şiir ve mektuplarda geçen kimi ifadeler siyasi dedikodulara dayalı olarak yorumlanmıştır. Siyasi rakibe ait bir aşk şiiri ya da mektubu onun cinsel eğilimleri ile ilintilendirebilmiştir. Bu konuda kesin yargılara varmak zor olsa bile çoğu kere anlamlar zorlanarak insanların eğilimleri hakkında yargılara varılabilmiştir. [44]
g-İdeolojik Ve Ekonomik aygıt olarak Eşcinsellik
Eşcinselliğin ekonomik aygıt olarak belli bir değeri olduğu düşünülebilir. Kadınlara ve erkeklere ayrı ayrı üretilen tüketim malzemelerinin satış alanını genişletme anlayışı eşcinsel tutumları doğal gösterme yaklaşımını getirmiş olabilir. Çünkü eşcinsel eğilimi benimseyenler in hep ki ayrı elbisesi olacaktır belki de. Moda dünyası açısından önemli bir kazanç kapısıdır bu. Makyaj malzemelerinin satışını artırma düşüncesinin gerçekleşmesi için kadını erkekleştirmek değil, erkeği kadınlaştırmak gerektirmektedir. Eşcinsel eğilimlerin propagandası kozmetik sanayine getirisi de ayrıca irdelenmeye ve incelenmeye değer bir konudur.[45]
Eşcinsellik ideolojik bir aygıt olarak da anlaşılmıştır. Naziler bir dönem eşcinselliğin özellikle Yahudiler eliyle desteklendiğini bunun amacının ise Alman ırkının çoğalmasını önleyerek nesil sağlığını tehlikeye düşürmek olduğunu iddia ediyorlardı. Naziler eşcinsellere korkunç baskılar ve katliamlar uygulamıştı.
HAYATIN ANLAMI VE CİNSELLİK
Hayatın Anlamı
Hayatı Tanrı mı var etti; yoksa hayat tesadüflerin ürünü olarak mı oluştu? Sanırım ilk cevaplamamız gereken soru bu olacaktır. Eğer hayatı Tanrı var ettiyse bütün anlamını Tanrıdan alacaktır, yok eğer tesadüflerden oluştuysa o zaman hayata her dönemde ve her çevrede değişik anlamlar bulmaya çalışmak kaçınılmaz olacaktır. Hayata anlam vermeye çalışan bu iki yaklaşımın ahlaka bakışı da elbette farklı olacaktır. Bu çerçevede ahlaki tavrı temellendirmede insanlığın tarih içinde üç farklı bakış açısına sahip olduğu görülmektedir. Bunlar; kozmik, dini ve antropolojik bakıştır. Ahlakı kozmik temellendirme iyi ve kötünün kozmik düzenle uyum ya da uyumsuzluk sonucu oluştuğunu, dini temellendirme iyiyi ve kötüyü Tanrısal buyrukların ve kutsal metinlerin belirlediğini antropolojik bakış ise iyi ve kötünün insanın özünde bulunduğunu vurgulamaktadır.
Doğanın İnsanı Ve İnsanın Doğası
İnsanın bir doğası olduğunu kabul ettiğimizde ancak ahlaki tavrı anlamlandırmamız mümkün olabilecektir. Şimdi şu soru çerçevesinde meseleye eğilelim.
İnsanın doğası nedir ve ahlaki doğa bu doğanın neresindedir.?
İnsanı bir doğa varlığı olarak görenler insanın çevresel şartlar/dış koşullar tarafından belirlendiğini varsaymaktadırlar. Peki acaba nedir bu dış koşullar.
İnsandaki doğal yetiler haz ve acı temelinde ortaya çıkan yetilerdir. Yeme içme uyuma cinsellik gibi fizyolojik boyutu olduğu gibi sevme, sevilme, öfkelenme gibi daha farklı boyutları olan yetilerimiz de vardır.
Şimdi bu güdülerimizin bizim ahlaki yargılarımızı belirleyip belirleyemeyeceğini tartışmamız gerekmektedir. Örneğin açlığın insanı huzursuz ve saldırgan yaptığını söyleyebiliriz ama acaba açlığın insanı sömürücü ve zalim yaptığını söyleyebilir miyiz? İnsanı bir doğa varlığı olarak görenler bütün bu yetilerin insanın ahlaki yargılarını belirlediği gibi bir iddiayı savunmaktadırlar. İnsanın fizyolojik ihtiyaçları insanın eylemlerini belirleyen yegane faktör olabilir mi? İnsanın ürettiği bütün unsurların insanın fizyolojik ihtiyaçlarından kaynaklandığını söyleyebilir miyiz? O zaman insanın fizyolojik ihtiyaçlarını belirleyen ilkenin ne olduğu noktasında ne söyleyeceğiz. Yani acıkma susama oksijen alıp karbondioksit verme gibi temel özelliklerimizi nereden almaktayız? Bu sorular subjektif inanç ile cevaplanan meseleler olarak kalacaktır. Örneğin John Locke bu yetilerin bilgi kapsamında olmadığını tamamen Tanrısal inayet ile ortaya konulduğunu vurgulamaktadır. [46]
Kaldı ki salt fizyolojik özellikler insan denen varlığı betimlemede yeterli özellikler olabilir mi? O zaman hayvan türlerinden bir tür olma gibi bir durumla karşılaşırız ki. İnsanlık kavramı içerisine sokabileceğimiz fedakarlık, adalet, ahde vefa,sözünde durma, güçsüzü koruma gibi tamamen hayvan cinsine yabancı kavramların anlamlı olması mümkün görünmeyecektir. Şimdi bunu tartışalım….
Bugüne kadar gelen insani gelenek içinde ahlaki olarak nitelendirilen her eylem aslında insanın hayvandan ayrı boyutunu ortaya koyan eylemlerdir. Yani biz insan dediğimizde zoolojik bir özden değil, ahlaki bir özden bahsetmiş olmaktayız. “İnsan” kavramı biyolojik varlığa işaret eden bir kavram değil, moral; ahlaki varlığa işaret eden bir kavram olarak anlaşılmaktadır daha çok. Bu çerçevede insanın hayvana benzeyen tarafına hayvani doğa, ahlaki tarafına insani doğa demekte bir sakınca görmemekteyiz. Bu iki doğanın varlığını ortaya koyan veri insandaki içsel çatışmanın varlığıdır. Yeme içme uyuma,cinsellik gibi özellikler insanın hayvanla ortak yönünü gösterirken; paylaşmak, ahde vefa, adalet peşinde koşmak, sorumluluk gibi değerler insanın hayvandan farklı yönünü göstermektedir.
Eşcinselliğin değerlendirilmesi bağlamında cinselliğin insanın hayvani doğasından; bu yöneliminin belli ilkeler ve sınırlandırmalara tabi tutulması –ayıp, günah, yasak– ise ahlaki yapısından kaynaklandığı söylenebilir. Bu çerçevede eğer insanı insan yapan hayvandan farklı kılan bir boyuttan söz ediyorsak bu da ahlaki boyut olacaktır elbette. O zaman insanın insani boyutu, ahlaki boyutunda kendini ortaya koymaktadır diyebiliriz.
Hutcheson’un dediği gibi “yemek zevki ile kıyaslandığında sanat veya bilimden zevk almanın değeri aracısız bir biçimde apaçık olduğu gibi, ahlâken iyi bir şeyi de bütün diğer gördüklerimizden aracısız olarak ayırt edebilmemiz açık bir gerçektir.”[47]
İnsanı hayvan türlerinden bir tür olarak gören anlayışın cinsellik konusunda ahlaki boyutu yadsıması kaçınılmaz olacaktır. Ahlaki boyutu yadsımak demek aslında insanı yadsımak anlamına gelecektir. Bu durumda insanın doğasından değil doğanın insanından bahsetmemiz gerekecektir. Cinsellik, canlılara yaşamı devam ettirmek anlamında verilmişse bu noktada hem insan hem de hayvan aynı çerçevede hareket etmek durumundadır. Her iki varlık da insan ve hayvan içgüdüsel anlamda yaşamlarını devam ettirmeye programlanmışlardır. Ancak hayvanda değil, insanda seçme yeteneği bulunmaktadır. Bu yüzden sadece insan, doğasından sapma gibi bir özgürlüğe sahiptir. Bu salt cinsellik alanında değil hayatın bütün alanlarında geçerli bir durumdur. Ancak insanı insan yapan değerler bütün insanlarda ortak olarak bulunmaktadır. Bu yüzden eşcinselliğin ne insani ne de hayvani doğa ile bir ilgisi bulunmamaktadır. O halde bu durum asli bir durum değil arızi bir durum olarak çıkmaktadır karşımıza. Belki eşcinselliği bir ruhsal rahatsızlık olarak görenler bu gerçeğin altını çizmek istemiş olabilirler.[48] Peki insan ile hayvan arasındaki farklar nelerdir? İnsan hayvan türlerinden bir tür ise ahlaki boyut hangi anlama gelecektir.? Ahlaki tavrın hayvani kökeni var mıdır? Eşcinselliği tabulara karşı olmak bağlamında ele almak ve geleneksel anlayışın cinselliğe bakışında ortaya çıkan yasak, iğrenç kötü kavramlarını yadsımak mümkün müdür? Şimdi bunları tartışalım.
a-İnsanın ve Yaşamın Kutsallığı Bağlamında Kurallar
“Yap!” “Yapma” buyrukları öncelikle insanın sonra da yaşamın değerli oluşunu esas alan buyruklardır.
İnsan kutsallığını nereden almaktadır? Aslında insanın değil yaşamın kutsallığından söz etmek daha doğru olacaktır.
Yaşam kutsal mıdır? Eğer kutsal ise bu kutsallık nedir? İnsan yaşamı ile diğer canlıların yaşamının kutsallığının temelinde ne vardır? İnsana özgü yaşamın kutsallığı tezinin dayandığı temeller nelerdir? Bu sorular insan yaşamının üremesi ile ilgili temel bir güdü olan cinselliğe bakışımıza ışık tutacaktır.
Geleneksel bakışa göre yaşam kutsaldır ve bu kutsallığını da Tanrıdan almaktadır. Bu çerçevede bütün insani eylemlerin temelinde yaşamın korunması ve sürdürülmesi esas alınmaktadır. Cinselliğin neslin devamı açısından ele alınmasını da buna bağlayabiliriz.
Bu bağlamda Cenin de korunmalıdır. Çünkü o da bir tür canlıdır. Bu yüzden mastürbasyon da çirkin sayılmıştır ve yaşamsal enerjinin israfı olarak değerlendirilmiştir kanaatindeyiz.
Geleneksel Bakış Ve Hayatın Anlamı
Geleneksel bakış derken Kitaplı dinlerin ortaya koyduğu bakıştan sözediyoruz. Bugün dünyaya egemen olan ahlak anlayışlarında boyutları farklı da olsa temelde Kitaplı dinlerin ortaya koyduğu ahlak anlayışlarının yansıması bulunmaktadır. Bu yaklaşımların ortak yönü insanın bir doğası olduğunun kabul edilmesidir. Bu doğa da insana Tanrı tarafından verilmiş ve Tanrı tarafından ilahi buyrukla desteklenmiştir. Bu çerçevede bu ahlak anlayışı teonomik bir özellik arzetmektedir.
Oysa yaradılışçı teorinin[49] karşısında özellikle Aydınlanma ile beliren insanın doğa varlığı olduğu yolundaki pozitivist evrimci yaklaşım ortaya çıkmıştır. Bu anlayışa göre insan bir doğa varlığıdır ve hayvan türlerinin gelişmiş bir örneğidir. Aydınlanmanın dayandığı üç temel anlayışın uzantısı olan bu yaklaşım insanı doğada aramakta ve değerlerin rölatifliğini vurgulayarak değerlerin süreç içerisinde değişebileceğini savunmaktadır. Aydınlanmanın teoloji yerine insan intellekt’ini (akıl), Tanrı yerine insanı koyması temelinde gelişen bu yaklaşım Tanrısız bir yaşama pratiğini Tanrıdan kopararak ahlaki değerleri de hayvan türünün gelişmiş şekli olarak anladığı insana bırakmıştır. Akıl, Bilim ve İlerleme temel yaklaşımıyla gelişen bu anlayış insanın eylem alanını bu üç kavramın ışığında anlamaya ve algılamaya çalışmıştır. Bu noktada insanın kültür dünyasını inkâr etmiştir.
Peki, bu inkâr ne derece mümkündür? İnsanın ahlaki boyutunu yadsımak mümkün müdür? Şimdi insanın doğası bağlamında cinsel ahlakın var olup olmadığını ele alabiliriz.
CİNSEL AHLAK
a-Cinsel Ahlak var mıdır?
Ahlak diye bir fenomen varsa cinsel ahlak da vardır elbette. Ahlak hayatın bütün alanlarında iyi ve kötü nitelediğimiz eylemleri kapsayan bir fenomendir. Bu yüzden İnsan’ın öteki ile ilişkisi olan her alanda ahlak bulunacaktır. Cinsellik de insanın öteki ile bir tür ilişkisi olduğundan elbette ahlaki boyutu bulunacaktır.
b-Yarar ve Zarar Bağlamında Cinsel Ahlâk
Cinsel ahlak yarar ve zarar bağlamında ele alınabilir mi? Bu sorudan önce ahlâkın yarar ve zarar bağlamında ele alınıp alınamayacağını irdelemekte yarar bulunmaktadır.
Russel ahlâkî davranışın temelinde kişisel menfaat olduğunu savunmaktadır. “İnsan mecburî olarak menfaatini düşünen bir varlık olarak yaratılmıştır. Kendi menfaati dışında bir şeyin peşinde değildir” demektedir. Başkasına saygı ve hoşgörü/hürmet menfaatten kaynaklanır ona göre. Örneğin ben komşumun öküzüne elkoyamam. Elkoyduğum zaman o da benimkine elkoyabilir. Bu yüzden ben onun haklarına menfaatim için saygı gösteririm. Bu anlayışın en önemli açmazı da buradadır işte. Bu yaklaşım kuvvetlerin eşitliği halinde geçerli olacaktır. Ben komşumdan daha güçlüysem beni komşumun malına el koymaktan alıkoyacak nedir?
Russel’in bu yaklaşımı bir değer olarak ahlâkın inkarı anlamına gelmektedir. Kutsal bilinen birçok değeri yok saydığı yolundaki eleştirilere de muhatap olmuştur bu yüzden. Ancak Russel yaşadığı dönem içerisinde savaşlara, katliamlara, sömürüye karşı olmuş biridir. Ancak yaşadıklarıyla söyledikleri arasındaki çelişkiyi fark ettiği söylenemez. Vietnam’daki savaşa karşı çıkmasında ne tür bir menfaati olduğu sorusu ona sorulmalıydı?
Kaldı ki, yarar ve zarar ilk elde tespit edilecek yalınlıkta kavramlar değildirler. Kimi kere yarar diye bildiklerimiz ileride zarar olarak karşımıza çıkabilmektedir. Cinsellik bağlamında anal ilişkinin ne tür bir zarar getirdiği bilinmemekteydi ancak şimdilerde bunun zararlı olduğu noktasında özellikle eşcinselliği savunan çevrelerden bile önemli uyarılar gelmektedir.[50]
Ahlaki olanı belirlemede yarar ve zararı esas aldığımızda ayıp ve iğrenç diye nitelenen birçok şeyin anlamını yitirdiğini görebiliriz.
c-Tabu Ve Cinsel Ahlak, Ayıp Ve İğrenç
Ayıp ve iğrenç ilk toplumlardan günümüze kadar varlığını sürdürmüş kavramlardır. İnsanın iradesini kontrol altına almak hayatı korumaya dönük bir tedbir olarak algılanmalıdır.
Tabu, yasak demektir dokunulmaz olan demektir. İlkel insandan günümüze kadar insanlık sürekli tabularla yasaklarla kuşatılmış bulunmaktadır. E.Cassirerin tespitine[51] göre tabular insanlığın ilerlemesi ve gelişmesini sağlayan en önemli olgudur. Tabular olmasaydı hayat kaos içerisinde kalırdı. İnsan yasak ya da haram sınırları ile bir diğerinin yaşama alanını korumuş, güçsüzün güçlüye karşı korunması tabu’lar sayesinde mümkün olmuştur. Ayrıca doğanın da insan karşısında korunması tabu’lar aracılığı ile sağlanmıştır.
Bu konuda bir çok örnek verilebilir.
Örneğin eski Arap toplumlarında savaşta öldürülen düşman askerinin kulağı, burnu ağzı kesilir gözleri oyulurdu. Hatta savaşçı düşmanın kesik kulaklarını boynuna asar bu kulak ve organlar ne kadar çok olursa o kadar çok kahraman olduğu anlayışını oluşturmaya çalışırdı. Müslümanların peygamberi Hz.Muhammed bu âdeti ortadan kaldırmış ve buna yasak getirmiştir.[52]
Ancak zaman içerisinde tabuların alanı genişletilebilmiştir. Bu durum ise insanı değerden düşüren kimi uygulamalara kapı açmıştır. Bizim burada kastımız tabu’nun ruhuna, onu ortaya çıkaran iradeye dikkat çekmektir. Zaten büyük tektanrıcı dinlerle birlikte tabular ahlaki buyruklara yerini bırakmıştır. Tabu ile ahlaki buyruk arasındaki fark Tabu’nun salt çekinme ve kaçınma ile ilgili yasakları içermesi iken, ahlaki buyruklar salt kötüden kaçınmayı değil aynı zamanda iyiyi yapmayı da istemesidir.
d-Ayıp Ve İğrenç’in Kökeni
Ayıbın kökeninde ne bulunmaktadır. Bunu geriye götürdüğümüzde mahremiyet kavramı çıkmaktadır karşımıza. Mahremiyet haramdan türemiş bir kavramdır. Haram ise yasak ve dokunulmaz anlamına gelmektedir. Tarih boyunca insanlar can, mal ve özgürlük konusunda kimi tabular geliştirmişlerdir. Bu tabuların insanlığı geliştirdiği ve insanlığın birbiriyle çatışma halinin sona erdirilmesinde önemli işlev gördüğü ortadadır. Tabu, üretilmiş dokunulmazlıkların adıdır. Dokunulmazlık istenci bir güvenlik istencidir. Özel bir alan yaratma istencidir. İnsanın kendisi ile başbaşa kalabilme, kimi şeyleri sadece kendisiyle paylaşma istencidir.
Bergson’un belirttiği gibi Tabular insan Zekâsının yıkıcılığına karşı insanın kendisini korumaya alması, kendi yokoloşunun önüne geçme çabasının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Diğer canlılar bu anlamda mekanik olarak doğa ile uyum içinde yaşamakta ve doğanın uyumunu bozmamaktadırlar. Kuş kuş gibi davranmakta kedi kedi gibi davranmaktadır. Oysa insan insan gibi değil başka varlıklar gibi de davranabilmektedir. Elinde olanla yetinmemekte karnı tok olmasına rağmen yine de başkasının malına el atabilmektedir. Bu noktada insan tabu ile tedbir almıştır.
Bu tedbirler de zekânın ürünüdür denebilir ancak tabulara baktığımızda çoğu kere bize ilk elde faydasız ve mantıksızca gelen yaklaşımlar olduklarını görürüz. Güçlü olduğum halde güçsüzün malına el koymama engel olabilecek kimdir? Veya ben neden el koymayayım güçsüzün malına.
e-Tabu Ve Ahlaki Buyruk
Cassirer Tabu ile ahlaki buyruk’un aynı kökene dayandığını söylemekte ancak aralarında şöyle bir fark olduğunu da vurgulamaktadır. Tabular sadece kaçınmalarla ilgiliyken ahlaki kurallar buyrukları da içermektedir. Yani sadece kötüden kaçmak değil(tabu) iyiyi yapmak da gerekmektedir(ahlak).
Tabular daha çok kapalı toplumlarda statik halde kalmış, toplum açık bir toplum haline dönüştüğünde ise tabular yerini ahlaki buyruklara bırakmıştır. Büyük tektanrıcı dinlerin en büyük hamlesi tabuların ahlaki buyruklara dönüşmesidir.
BÜYÜK TEKTANRICI DİNLER VE KUTSAL
a-Kötü Ve Sapma
Büyük tektanrıcı dinlerin eşcinselliğe bakışı “kötü” kavramı çerçevesinde olmuştur. Burada sapma ve sapkınlık salt eşcinsellik bağlamında ele alınmamış sapkınlık olarak nitelenen şeyler çok daha geniş bir alan içerisinde değerlendirilmiştir. Örneğin Zina erkekle kadın arasındaki cinsel ilişki olmasına rağmen o da sapkınlık olarak değerlendirilmiştir. Bu çerçevede büyücülük yapmak, kundakçılık yapmak gibi eylemler de kimi kere eşcinsel ilişki kadar büyük suç sayılmış ve aynı ceza ile karşılanmıştır. O halde bizim burada yapmamız gereken büyük tektanrıcı dinlerin kutsala ve hayata bakışını irdeleyerek meseleyi anlaşılır kılmaya çalışmak olacaktır.
Ernst Cassirer’in tespitleri konumuza ışık tutacak önemdedir. Bu yüzden Cassirer’in görüşlerini burada özetlemekte yarar görüyoruz.
Cassirer’e göre bu dinler ahlaki değerleri öne çıkarmakta ve merkeze iyi ve kötü sorununu oturtmaktadırlar. Çünkü bu dinler daima bireyi eksene almaktadırlar. Zerdüşt dininde Ahuramazda tek mutlak güç ve egemendir. En başta gelen yetkin varlık O’dur. Burada tanrılar yoktur. Tanrı vardır. Bu Tanrı tek bir Tanrıdır.
Gerçi bilinen ilk Tanrı anlayışlarında ahlaki boyut fark edilmemektedir. Mana, Wakan veya Orenda iyi ya da kötü amaçlar için vardır.
Ancak şunu da unutmamalıyız ki Tanrısal açıdan kötü kavramı yoktur. İyi ve kötü kavramları insansal dünyaya aittir.
Özellikle Zerdüştlükte ortaya konulan doğa, salt duygusal bir amaçla ilişkiye girilen bir mekân olarak değil, Tanrısal yasaların egemen olduğu; bilgeliğin yansıdığı bir mekân olarak anlaşılmaya başlanmıştır. Doğanın düzeni fiziksel güçle değil iyinin gücü ile (manevi-ahlaki) güçle korunduğuna inanılmıştır. Doğa ve insan arasındaki bağ hem duygusal hem de ussaldır.
İlk dönemlerden beri insanın yüksek amaçlara ancak doğa ile doğanın kutsal ya da şeytanca güçleri ile işbirliği yaparak ulaşılabileceği anlayışı vardır.
Ancak Zerdüşt diniyle birlikte ahlaksal anlam, büyüsel anlamın yerine geçip onu ortadan kaldırmıştır.
İnsanın tüm yaşamı doğruluk uğruna sürekli bir kavga halini almakta; bu kavgada en önde üç şey bulunmaktadır artık..
- İyi düşünceler
- iyi sözcükler
- iyi eylemler
Yani bu üç boyut ile insanın içindeki bir bütünlük hedeflenmektedir. Bu bütünlük ise kafa/kalp, söz ve eylem bütünlüğüdür.
Zerdüştlükle birlikte kutsal olan artık büyüsel güçlerde aranan bir yapı olmaktan çıkmış doğruluğun gücü ile ulaşılan bir fenomen halini almıştır. Bu anlayışla iyi ve kötü arasındaki savaşın olmadığı bir zemin kalmamaktadır dünyada.
Bu anlayışa göre bilge kişi neyin iyi neyin kötü olduğunu bilen kişidir, budala ise bilmeyen kişi. Böylece bilgelik ve cehalete yeni bir tanım getirilmiş olmaktadır.
Bu dinsel bakışa göre her davranışın ahlaksal ve dini bir değeri vardır. Bir ağaç dikmek, tehlikeli bir hayvanı öldürmek ahlaki ve dinsel görevlerdir.[53] İyinin, kötüye zaferi konusunda insanlık yiğitçe çaba harcamalıdır. İnsanlık diyorum; çünkü global olarak insanlık iyiyi tercih eden bir durumda olmuş ve iyiyi daima alkışlamıştır. Büyüsel güçlerin ve kötü ruhların etkisinden kurtulma istenci özgürlüktür. Bu özgürlük ile insan Tanrının dostu olmaktadır. Bilge kişi Tanrının temsilcisi ve hizmetçisidir. Bilgeliğin özü neyin iyi neyin kötü olduğunu tespit etmektir.
En ilkel toplumda bile Tabu (yasak) vardır.
Bütün din ve ahlak’ın ilk çekirdeğini tabu oluşturur. Tabu’nun özü belli şeyleri deneye başvurmaksızın önsel olarak tehlikeli ilan etmesidir. Tabusal inançlar irrasyoneldir. Ama bu olmazsa ne ahlak ne de kültür / uygarlık mümkün değildir. Tabu kavramı ileride de belirteceğimiz gibi, değerli meyveler veren toplumsal yükümlülük kavramını üreten bir kavramdır.
Tabuda kutsal ve iğrenç dokunulmazlık noktasında eşittirler. Cesede dokunulmaz. Burada bireysel sorumluluk adına bir şey yoktur. Birisi bir hata işlese ailesi, çevresi, kabilesi, ırkı da kötülenip damgalanmaktadır. Bu da birey bilincinin oluşmadığını gösterir. Arınma törenleri pislikleri temizlemeye dönüktür. Akarsu (örneğin Hindu inancında Ganj nehri) suçun lekesini yok edebilir. Günah bazen bir günah keçisine bir kuşa ve bir hayvana yüklenir.
Dinler bu tabuculuk dizgesini yenip bireyselleştirme sürecini başlatmışlardır. Atılan ilk adım kutsal olanı kirli ve tekin olmayandan ayırmak olmuştur.[54]
Ancak tabuların tamamen ortadan kalkmamıştır. Zerdüşt dininde ateş saf, ceset ise kirlidir. Safı kirli olana bulaştırmak günahtır. İçinde birinin öldüğü bir evde kışın en az dokuz gece, yazın ise bir ay ateş yakmamak gerekmektedir.
Cassirer büyük tektanrıcı dinlerin tabuları kaldırmaya güç yetiremediğini vurguluyor ancak bize göre aslında büyük tektanrıcı dinlerde tabu’ları sağlıklı bir zemine oturtma çabası, bir arındırma çabası var.
Tabular ve yasaklar bağlamında korkuya dayalı inanç ile sevgiye dayalı inanç arasında ayrım yapanlar bulunmaktadır. Bu ayrım bizce pek sağlıklı bir ayırım değil.Çünkü korku da sevgi de çok yönlü duygulardır.Saygının içinde belli bir korku, korkunun içinde belli bir saygı bulunabilmektedir. Ayrıca korkulardan kurtulmak mümkün müdür? Korkunun insan için kimi kere iyi olduğunu da söyleyebiliriz. İnsan bazı şeylerden korkmasaydı yaşamanı sürdürmesi de mümkün olmazdı herhalde. Ancak korkunun da, sevginin de bizi kendimize ve çevremize zarar verecek durumlara düşürmesi mümkündür. Bu durumda tabu ve yasaklar korkuları insanın gelişimine engel olacak bir yapıya dönüştürebilirler. Çünkü çoğu kere tabiattaki güçleri düşmanca görmek bizi özgürlük noktasında engellerken kendimizi tabiatın dostu olarak görmemiz özgürlüğümüzü geliştirmemiz açısından önemli açılımlar kazandıracaktır.
Tabular insanlara sayısız belli ödevler yüklerler. Ortak özellikleri hepsi olumsuzdurlar; yani kaçınmayla ilgilidirler. Bu noktada Tabular iki boyutta kendisini göstermektedir.
*Kaçınılması gereken (kirli-kötü-lanetli)
*Çekinilmesi gereken (kutsal-saf-ruhani) eylemlere işaret ederler.
Yasaklar, engel olmalar vardır, ahlaksal ve dinsel istekler değil. Oysa dinsel ahlak, “ Kötülük yapmamanın yanında iyilik yapmayı erdem sayar. Kötülük yapmamak salt başına bir iyilik değildir. Bir yazarın dediği gibi “susmak bir suça katılmaktır. Cinayet işlenirken hareketsiz kalanın eli de cinayete bulaşmıştır.” Tabular insanın yaşama alanını daraltır. Her yapılan eylemden korkutulan insanın yaşama alanı daralmıştır. Ancak büyük tektanrıcı dinlerle birlikte Tabu ile dinsel / ahlaksal buyruk arasında önemli bir ayrım belirmiştir.
Ama daha önce de belirttiğimiz gibi toplumsal düzen fikrinin temel taşı tabu olmuştur. Siyasi yaşam ve aile yaşamı için tek bağ tabulardır.
Yasaklama olarak öne çıkan tabular dinlerde esinleme ve umuda dönüşmüştür. Pasif bir boyun eğiş, aktif bir müdahale iradesine evrilmiştir. Dinler tabuların cenderesinden insanları kurtarıp özgürlük yolunda ilerleyerek insanın şahsiyet olma yolunda adımlar atmasının yolunu göstermişlerdir.
b-Kitaplı Dinlerde Kutsal
1-Kutsal nedir?
Kutsal kavramı, Tanrı Evren ve insan ilişkisi ile ilgili olarak karşımıza çıkan bir kavramdır. Özellikle evrende insanın bulunuşuna anlam katan bir kavramdır. Kutsal bilimsel ya da rational bir kavram değildir. Çünkü kutsal bu dünyayla sınırlı değildir. Bu yüzden G.Gusdorf’un altını çizdiği gibi her felsefi çaba insanı belli bir konuma yerleştirmek yani onun bütün içindeki yerini belirlemek zorundadır. Bu çerçevede kutsalı kendi mantığı içinde anlamak ve algılamak durumunda olmamız kaçınılmaz olacaktır. Kutsalı bu yüzden materyalist bir bakışla anlamak ve anlamlandırmak mümkün gözükmemektedir.
Eşcinsellik yaşamın kutsallığını zedelemesi açısından da reddedilen bir durum olmuştur.
Gerek kitabı Mukaddes gerekse Kur’anda değişik üsluplarla da olsa eşcinsellik reddedilmiştir. Kur’anda özellikle Lut kavmi bağlamında mesele irdelenmiştir.
Kuran ile Kitabı Mukaddes(eski ve Yeni Ahit)’in cinselliğe bakışları elbette farklıdır. Biz burada bu farklılığa kısaca dokunacağız. Bizim burada yapmak istediğimiz ortak yaklaşımlardan yola çıkarak belli sonuçlara varmaktır. Bekâr kalmanın Tanrıya yaklaşmak olarak algılandığı bir yaklaşım ile[55] Eşi ile cinsel ilişkiyi ibadet sayan[56] yaklaşımın cinselliğe bakışı elbette farklı olacaktır. Ayrıca Kur’an açısından sapma olarak görülebilecek kimi cinsel eylemlerin normal olarak zikredildiği Kutsal metinler bulunmaktadır.[57] Bu yüzden bu konu bir başka araştırmanın konusu olmak gibi ayrı bir öneme sahiptir. Ancak şunu belirtmeliyiz ki bütün Kitaplı dinlerde cinselliğe bakışında belli yasakların ve dokunulmazlıkların öne çıkarılmasıdır.
2-Kitab-ı Mukaddeste Eşcinsellik
Kitabı mukaddeste Zina gibi eşcinsellik de reddedilmiş ve günah olarak görülmüştür. Eski Ahitte başkasının eşiyle, hayvanla, adetli kadınla ilişkiye girmek de kötü sayılmıştır. Toplumdan atılması yönünde cezalandırma önerilmiştir.[58] Hatta eşcinsel ilişkiye girenlerin öldürülmesi noktasında da hükümler verilmiştir.[59]
Yeni Ahitte de eşcinsellik zina gibi yasak sayılmış ve reddedilmiştir. Hatta bu eylemi yapanların ölüme müstehak oldukları belirtilmiştir. [60]
Yalnız dikkat etmemiz gereken nokta bu ayetlerde sadece eşcinsellik zikredilmemiştir. Zina, baba ve anaya itaatsizlik, adam öldürme, haksızlık yapma vesaire gibi bir çok kötü şey arasında zikredilmiştir. Bütün bu eylemler insanın bozulması ve dejenere olması bağlamında ele alınmıştır.
Kur’ânın Cinsel Sapmaya Bakışı
Kur’anda kullanılan ahlaki kavramların hepsinin birbiriyle bir biçimde ilişkisi bulunmaktadır. Ancak kavramın anlam alanı geniş olmakla birlikte Kuranda daha çok nesil ile ilgili kuralları çiğnemek anlamında fahşa kavramı kullanılmıştır.[61]
Asıl anlamı haddi aşmak, sınırları aşmak[62] anlamına gelen kavram “Kur’anda ahlaki bir alana dâhil olarak en çirkin fiil ve sözlere isim olarak verilmiştir”[63]
Aslında Kur’ânın ahlâkî tavra bakışı daha global görünüyor. Kur’ân ahlâkî tavrı bir bütün olarak ele alıyor ve sapmayı da bütün yaşamsal alanlardaki temel sapma bağlamında ele alıyor.
Eşcinsellikten söz ederken de örnek verdiği Lut kavminin durumunu salt cinselliğin kötüye kullanılması olarak ele almıyor bu sapmanın aslında yerleşik değerlerle savaşmak, belki Tanrısal olanla ve toplumsal olanla savaşmak istencinin uzantısı olarak ele alıyor. Bu durum cinselliğin eşcinsellik boyutunda kendini ifade etmesi mevcut değerleri aşındırma, işlevsiz kılma ve onlara kafa tutma tavrı olarak öne çıkması anlamına geliyor bir bakıma. Böylece mesele salt cinsellik bağlamında ele alınmıyor, yanısıra sosyal ve siyasi boyutunun bulunmakta olduğunun da altı çiziliyor.
Mevcut değerlerle bir biçimde kavgalı olanlar, bu değerleri aşındırmak için her tür yolu denemektedirler. Değerleri aşındırmanın en kolay yolu da en iğrenç bilinen ve en uç konuları gündeme sokmak olarak öne çıkmaktadır. Kur’ânın Lut kavmini Lut peygamberin diliyle “fesatçı” olarak nitelemesi anlamlıdır.[64]
Fesad Kur’anda Salaha kavramının zıddıdır. Salaha ıslah etmek düzeltmek, yoluna koymak anlamlarına gelmektedir. Zıddı fesad ise bozmak, aslından saptırmak, kokuşturmak anlamını içermektedir. Eşcinsellik bu bağlamda fesatçıların kullandığı bir araç olarak ele alınmıştır.
Kur’ân eşcinselliği neslin devamını engelleme anlamında da kötü görmektedir. Lut kavmi için “kökleri kesilmiş olacaktır”[65] ifadesi bir tehdit olmaktan çok varılacak nihai sonucu işaret etmesi bakımından önemlidir. Yani sanırım bu tutumları sürdüğünde “nesilleri tükenecektir!” denmek istenmektedir.
Kur’anı Kerimde eşcinsel eylemler için herhangi bir ceza önerilmemiş olması anlamlıdır. Sanırım bu, meselenin sosyal bir problem olarak ele alınmasından kaynaklanmaktadır. İlgili ayetlere baktığımızda Lut kavminde içkinin çokca tüketildiği ve refah düzeyinin oldukça yüksek olduğu bir sosyal yapı ile karşılaşmaktayız. Onların helak edilmelerine sebep eşcinsel ilişkileri değil, sosyal yapıdaki haksızlıklar ve şımarıklıklardır. Çünkü gerek Hicr gerek Ankebut sürelerinin ayetlerini incelediğimizde birkaç kavmin helak edilişlerinden bahsetmektedir. Bu helak ediliş salt eşcinsellik sebebiyle değildir. Lut kavminin en önemli özelliklerinden birisi de insanların yollarını kesmeleri olarak anlatılmaktadır. Bu da fesadın, kokuşmanın bir türüdür. Bu noktada Kuran açısından insanlığa; yaşamın kutsallığına karşı yapılan haksızlıklar aynı düzeyde ele alınmaktadır.
Eşcinsellik doğuştan ve hormonal problemlerden değil bir tercih ve seçim olarak problemli görülmektedir. Burada Hastalık ve Sapkınlığı ayırmak gerekmektedir.
Bütün Kutsal kitaplarda öz olarak mesele sapkınlık olarak eşcinsel yönelimler ele alınmıştır.
Sonuç
Eşcinsellik insanın özündeki cinsellik potansiyelinin sapması sonucu ortaya çıkan bir fenomendir. Bu yaklaşımın normal karşılanması insan nesli açısından çok önemli bir olumsuzluğu getirecektir.
Dünyayı yaşanılır kılmak ancak ahlâki tavrı tercih etmekle mümkün olacaktır. Ahlâki tavır ise bütün bir insanlık tarihinde süregelen, kimi kere tabu, yasak olarak algılanan şeyde saklıdır. Kimi kere yanlış uygulamalarla yanlış amaçlara alet edilse de tabu ve yasakların ortaya çıkması insan yaşamının korunmasına dönük bir amacı taşımıştır daima. Tabu ve yasaklar insan gelişmesine ivme kazandırmış; onları karmaşa ortamından kurtarmıştır.
İnsanın insan olan boyutu ahlaki tarafında bulunmaktadır. Dolayısıyla üçüncü cinsin reddi bir yönüyle ahlaki tavrın savunusunu da içinde taşıyacaktır.
______________________
[1] -Gallıen Louıs, Cinsellik, çevirenler: Ayşen Ekmekçi, Alev Türker,İst. 1991,shf.7
[2] -Aristoteles, Nikhamokosa Etik, türkçesi, Saffet Babür, Ank.1998
[3]-CONNELL R.W., Toplumsal Cinsiyet Ve iktidar /toplum kişi ve cinsel politika/ ingilizceden çev. Cem Soydemir, s.225..252, İst. 1998
[4]– CONNELL R.W’nin belirttiği Toplumsal Cinsiyet diye adlandırabileceğimiz şeyin cinselliğin doğası ile değil onun biçimlendirilmesiyle ilgili olduğuna dikkat çekmekte fayda bulunmaktadır. Ki bu da ayrı bir tartışma konusudur.
[5] -Freud S.Cinsellik Üzerine Üç Deneme, türkçesi, Selçuk Budak, İst.2000,shf.44
[6] -a.g.e s.40-41-42
[7] -a.g.e, s.42-43
[8]– Eflatun, Şölen, türkçesi, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, İst.1995
[9]—Bu noktada sapmayı, sapıklık olarak ele alanlar bulunacaktır. Ancak bizce cinsel sapmalar için rahatsızlık demek daha doğru olacaktır.
[10]—Anal ilişki yaşayan kimi hayat kadınlarının bu ilişki yüzünden fizyolojik birçok rahatsızlık yaşadıkları (abdest tutamama gibi) bilinmektedir.
[11]-Merriam Webster, Brittanicca
[12]– Eşcinsellerin seslerinin en çok yükseldiği dönemlerin savaş dönemleri olduğu dikkat çekici bir husustur. Özellikle I. Ve II. Dünya savaşları sırasında eşcinseller birçok özgürlük hareketi organize etmiş ve teşkilatlanmışlardır. Askerlerden oluşan lezbiyen kurumlar bile oluşturulmuştur.(bkz. Eşcinselliğin Doğal tarihi,s.338-339)
[13] -Freud, a.g.e, s.53
[14] -Hermafrodit: Çift cinsiyetli
[15] -Freud, a.g.e s.54
[16]– Freud. a.g.e ,shf.53
[17]-Mondimore Francis Mark, Eşcinselliğin Doğal Tarihi,Türkçe’si: Berna Kılıçer, İst.1999,s.35
[18]-Berdache Amerikan yerlilerinden kimi erkeklerin kadınsı elbiseler giyerek az ya da çok kadının sosyal statü ve rollerine kuşanan anlamına gelmektedir. (Merriam Webster)
[19]-Konunun Ayrıntıları Bkz Eşcinselliğin.Doğal Tarihi Mondimore Francis Mark, Türkçe’si: Berna Kılıçer, İst.1999
[20] -Whitbread Helena, I Know My Own Heart:The Diaries of Anne Lister,1791-1840,New York,1988
[21]-Mondimore’nin aktardığı bir anekdot konuyu anlamamıza yardım edebilir. Bir lezbiyen şunu anlatıyor: “Şu anda lezbiyenim. Yine de bundan ayrı sorular var…Doğru koşullarda ciddi bir heteroseksüel ilişkim olabilir sanırım. Demek istiyorum ki, şu an ilişkim biterse, tekrar erkeklere açık olabilirim. Bazen hala fantezilerimde erkekler yer alıyor. Erkeklerle hiçbir zaman fazla tatmin edici bir ilişkim olmadı. Ama şimdi cinselliğimi bulduğuma göre, düşünüyorum da belki de erkeklerle cinsel hayatım iyi olabilir.” Dolares Klaich,Woman Plus Woman (Tallahassee:Naiad Pres,1989) bkz. Eşcinselliğin Doğal Tarihi shf.266-268
[22]-bkz. Eşcinselliğin Doğal Tarihi, shf.290–293 ve 306
[23]-Bob Davies and Lori Rentzel,Coming Out of Homosexsuality,New Freedom for Men and W
+omen(Downers Grove,111,İntervastity Pres,1993) Mondimore s.320
[24].Mondimore Francis Mark, Eşcinselliğin Doğal Tarihi,Türkçe’si;Berna Kılıçer s.120-121
[25]-a.g.e,s.325
[26] -a.g.e,s.326
[27] -Mondimore Francis Mark, Eşcinselliğin Doğal Tarihi,Türkçe’si;Berna Kılıçer, İst.1999, s.231
[28]– bkz. Gallıen Louıs, Cinsiyet
[29] -Bergson Henri, Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı, çeviri, M. Mukadder Yakupoğlu, shf.50,İstanbul 2004
[30]– Buradaki pragmatiklikten kastımız günübirlik faydadır. Değilse elbette bütün ahlaksal eylemlar en temelde insani faydaya hizmet etmektedir. Bu fayda bireysel ve günlük matematiksel çıkarımlarla belirlenen fayda değil global ve temelli bir faydadır. Bu konuda William Jamesin Pragmatizme yaklaşımı çok önemli ve aydınlatıcıdır.
[31]-Aydınlanma dönemi ile başlayan süreçte akla yüklenen misyon için bkz. Horkhaimer Akıl Tutulması, Feyerabend Akla Veda
[32]-bkz. Şeriati Ali. Dinler Tarihi, çev. Abdullah Şahin, İst.1988
[33]-Şölen, s.64
[34] -a.g.e, s.64
[35] -a.g.e, s.-66
[36] .Aşkın Metafiziği, türkçesi, Selahattin Hilav, İst.2002, shf.23
[37] -Kur’an-ı Kerim, Bakara(2)/223
[38] -Teknik anlamda karı kocanın anal ilişkisi için kullanılmasına rağmen kimi kere bütün sapkın ilişkileri içine alacak bir kavram olarak öne çıkmaktadır. Sodomi, Sodom kavmi(Lut kavmi) dikkate alınarak üretilmiş bir kavramdır.
[39] -Hayvanla insanın cinsel ilişkisi
[40] -Ölü ile cinsel ilişki
[41] -Kitab-ı Mukaddes,Tekvin-19/30-38
[42] -Bayet ALBERT, Bilim Ahlakı, çev.Vedat Günyol,İstanbul 2000,shf.96
[43] -bkz. Aziz Pavlus, Korintoslululara Mektup’tan, Yeni Ahid
[44] – Mondimore Francis Mark, Eşcinselliğin Doğal Tarihi, Türkçe’si: Berna Kılıçer, İst.1999,s.94
[45] -Tasarımlarıyla kadın ve erkeklerin başını döndüren modacıların çoğunun gay kimliği, moda dünyasının olmazsa olmazı. Çünkü onlar hem kadın, hem de erkek ruhunu iyi anlıyorlar. …Erkek giyim koleksiyonlarını kadın modellerle sunmaları, pek çok gay erkeğin kıyafetlerine âşık olmalarını sağlıyor. Domenico Dolce The Guardian Weekend?e ?Burada seksle ya da gay olmakla ilgili bir şey yok. Bu sadece bizim durduğumuz tarafla ilgili. Bugünün toplumunda kadın da, erkek de çok farklılar. Oysa her birinden bir parçayı diğerinde buluyorsunuz.? Modanın en kült ismi, lüks ve haute-couture’ün sembolü Christian Dior’un tasarımları kadınsı klasik seçkinliği karakterize ediyor. Onun 1947?de duyurduğu? “New Look” Modada devrim yapmıştı. Christian Dior, İkinci Dünya Savaşı boyunca çok erkeksi ve depresif çizgilere sahipti; ama New Look?la kadınsı yönünü keşfetti. Asla evlenmemiş olan Christian Dior?un cinsel tercihleri hakkında epey söylenti var. Hepsi de modanın en kült isimleri. Her dönem yenilikçi olmayı başaran tasarımları, onları klasikler arasına katıyor. Hem kadınların, hem erkeklerin başını döndüren tarzları ara sınırlarda içteki gizli arzulara dokunuyor. Seçtikleri renkler, yarattıkları kokular ve can verdikleri kesimlerle insan bedenini arzunun sadece bir nesnesi olmaktan, binbir farklı fantezinin doruklarına kadar tüm uç noktalara çekiyor, yine de bıktırmıyorlar. Moda dünyasının tek hareketleri bile trend yaratan pek çok tasarımcısının neredeyse tek ortak noktası kadın olmamaları. Hatta içlerindeki kadını ortaya koymaktan korkmayan erkeksilikleri. Modanın dizginlerini onlar tutuyor. Peki neden? Kadınları onlar daha mı iyi anlıyorlar? Kadınlardan daha mı cesurlar? Bir kadını güzel olduğuna başka bir kadın değil de, ancak bir erkek ikna edebileceği için mi bu kadar etkililer? Hem kadın, hem de erkek genlerini erkekler kromozomlarında taşıdıkları için mi bu kadar başarılılar? Bazı moda yazarı ve gözlemcileri, kadın modasında gay ve erkek modacıların daha avantajlı olduğunu düşünmüyorlar. Onlara göre sadece kadın modacılar bir kadının ne giymek isteyeceğini daha iyi anlayabilirler. Çünkü gay modacılar abartılı kıyafetlerle bir ideal, bir fantezi üretiyorlar. Kadınlığı fazla vurguluyorlar. Kadın tasarımcılar ise kadınların nerelerini göstermek, nerelerini saklamak istediklerini daha iyi biliyorlar. Öyleyse neden bu kadar çok gay modacıya karşılık bu kadar az kadın modacı var? ERKEKLERİN KROMOZOMLARINDA VAR Ülkemizin ilk fashion pr şirketi olan MetinGursoy PR Marketing’in kurucusu ve pazarlama danışmanı Metin Gürsoy, yorumlarıyla “modacı olmak için gay olmak şart mı?”sorusunun pek çok yönüne ışık tutuyor: “Erkekler ilk çağlardan beri hem hormonal, hem de sosyal olarak daha cesaretli olmaya programlandırılmışlardır. Üstelik gay olmaları da bunu değiştirmiyor. Hüseyin Çağlayan, ilk çıkışını yaptığı dönemlerde sadece başı peçeli ve vücudunun geri kalanı çıplak bir mankenle defilesini bitirdiği zaman seyredenlerin karnında nasıl kelebekler uçuştuğunu ve salonda yaşanan heyecanı size anlatamam. Bu hissi neden bir kadın modacı kimseye yaşatamadı? Acaba kadınlar daha etraflıca düşünüp, ticari geleceklerini tehlikeye atmamak için bu riskleri göze alamadıkları için mi? Çünkü Hüseyin Çağlayan bu şok edici şovlarından bir süre sonra piyasada yarattığı uçuk ve anarşist modacı imajıyla iflasın eşiğine geldi. Anarşist olmanın zevkini yine bir erkek modacı tattı. Neden bir Donna Karan, Ann Demeulemeister, Sophia Kokosalaki ya da Jil Sander anarşist defileler yapmıyor. Çok para kazanıyorlar; ne yardan ne yerden vazgeçiyorlar. Pek çok kadın Türk moda tasarımcısı da aynı şekilde davranıyor. Korkuyorlar. Kadın moda tasarımcılarının en anarşisti Coco Chanel’dir. Onun da şatosuna kapatıp sonradan öldürdüğü kadın sevgililerinden bahsedilir. Yani sadece kadın ve heteroseksüel olmak sansasyonel ve anarşist bir modacı olmak için yeterli değil. Moda dünyasında gay ve erkek hâkimiyeti konusunda en temel tartışma, erkeklerin hem kadın hem de erkek ruhunu bünyelerinde taşımaları üzerinde dönüyor. http://www.elle.com.tr/ask_ve_seks/00236/
[46]-Locke John, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, Türkçesi , Meral Delikara Topçu, Ankara 1999, s.35..46
[47] -Hutcheson, System of Moral Philosophy,c.I,Bölüm.VI.
[48] -Freud,a.g.e,s.145-146-147
[49] -Biz burada yaradılışçı teori ile evrimci teorinin taban tabana zıt iki yaklaşım olduğunu savunmuyoruz. Belki evrim teorisini bile yaratılışçı bakışla belli bir yere oturmamız bile mümkündür. Ancak bizim burada anlatmak istediğimiz genelde pozitivist evrimcilerin yaratılışçı teoriyi çürütmek adına evrim teorisine sarılmaları,buna karşın din savunucuları da bu teoriyi karşı kendilerini savunmak durumunda kalarak kimi kere hamasi tepkiler ortaya sermeleridir.:Bu konuda yakınlarda ülkemizde de evrim düşüncesi ile yaratılışçı teoriyi uzlaştırmaya çalışan çalışmalar yayınlanmıştır.(bkz. Mehmet Bayrakdar, “İslam’da Evrimci Yaradılış Teorisi”, Ankara-2001)
[50] -bkz.Kaos GL dergisi. (Kaos GL, Gey ve Lezbiyenlerin haklarını savunan ve onların kültürel platformu özelliğinde bir yayın organıdır.Geçen yıllarda bu konuda kapsamlı bir sempozyum da düzenlemişlerdi.
[51] -Cassirer Ernest, İnsan Üstüne Bir Deneme, türkçesi, Necla Arat,İst.1980,s.106
[52] -Arap toplumunda buna Müsle adı verilirdi.
[53] İslam’ın Peygamberi Hz. Muhammed, Tanrının birlenmesi anlamına gelen ve İslam’ın en temel inanç ilkesi olan Tevhid’i eylemsel olarak tarif ederken; Tevhid’in en küçük halkasının insanların yolu üzerinde onları rahatsız eden bir pisliğin kaldırılması olarak betimlemektedir.
[54] Hz.Muhammed’in oğlu İbrahim öldüğünde güneş tutulmuştu ve insanlar bunu İbrahim’in ölümüne bağlamak istediler. Hz. Muhammed cenazeyi bırakarak insanlara güneş tutulmasının doğal bir olay olduğunu ve bunun herhangi bir insanın doğumu ya da ölümüyle bir alakası olmadığını söyledi.(bkz.Sahihi Müslim Ve tercemesi (Kitabu’l Küsuf bahsi) Mütercim: Mehmet Sofuoğlu, C.3, Shf.78/79, İst.1968 )
[55]-Yeni Ahit Korintoslululara Mektup,
[56]-bkz.K.Kerim Rum Suresi.21 Ayrıca kimi hadis kitaplarında da Hz. Muhammedin dilinden kadın erkek cinselliği teşvik edilmiştir. Müslim, zekât 52; Ebû Dâvûd, tatavvu’ 12; edep 160; Müsned V/167,168
[57] -bkz.Eski Ahit(Tevrat)Neşideler Neşidesi
[58]-Eski Ahit , Levililer,18/22
[59]-Eski Ahit , Levililer, 20/13
[60]-Yeni Ahit, Korintoslulara Mektup (I) 6/9-10, Romalılara Mektup 1/26-27-28, Timoteosa Mektup (I) 1/9-10
[61] -bkz.Kur’anı Kerim, 7/80; 27/54; 29/28
[62] -Zencani,Tehzib I, 406
[63]-Firuzabadi, Besair IV,176, Bkz.Kılıç Sadık, Kur’anda Günah Kavramı, İst.1984, shf.154
[64] -Ankebut/30
[65] -Hicr/66
