SORUMLULUK: KİŞİSEL Mİ SİSTEMSEL Mİ?
“Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, sorum, mesuliyet.” TDK Sözlüğü “Sorumluluk” kelimesini böyle tanımlıyor.
Konunun anlaşılması için tanım içinde geçen bazı kelimeleri tanımlamak ve açmak gerekir. Ne demek “davranış, yetki alanı ve de üstlenmek?” “Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir. Bütün bunlarda düşünenler için işaretler vardır.” (Casiye 13) Ayete göre insanın yetki alanı sınırsız, yetkiyi kullanma ise normlar açısından ilkelere bağlı, evrenin gökler dahil tümü insanın emrinde. Gökler dahil evren ve içindekilerin insanın emrinde olması bir çabanın sonucu değil, insana yapılmış olan bir lütuftur.
“Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir.” (Ahzap 72) Ayet, diyalektik yönteminin bütünsellik, ilişkisellik çelişki ve nedensellik ilkelerini kullanmıştır burada. Süreci anlamak için bütünsellik ilkesinden hareketle birçok ayet ile bu ayet ilişkilendirilebilir. Bakara suresindeki şu ayet ile ilişkilendirmek de konuyu aydınlatmaya yeterlidir.”Hani, Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.’ demişler, Allah da Ben sizin bilmediğinizi bilirim.” demişti. (Bakara30) Melekler, ayeti nedensellik ilkesi ile Halife olan Adem’in yaratılışının gerekçesini anlamaya gayret etmişlerdir. Buna karşın, külli iradenin sahibi olan Allah, meleklere ilminin kuşatıcılığını hatırlatmıştır.
Anladığımız kadarı ile göklerin, yerin ve dağların kabul etmekten kaçındıkları emanet “akıl ve irade” yetisidir. Allah’ın teklifini göklerin, yerin ve dağların yüklenmelerinden kaçınması diyalektiğin çelişki ilkesi açısından mümkün değildir, onlar tabiat kanunları çerçevesinde tesbihat ile hareket ederler. Bundan maksat insanın irade ve akıl sahibi olarak yaratılmasının önemi ve hikmeti ve yüceliğinin anlaşılması hedeflenmiştir. Ancak, aklın ve iradenin yaratılış hikmetine uygun işlemesi insanı emanete sadık ve halife, aykırı işlemesi ise insanı zalim ve cahil yapar.
Mantığın tümevarım ilkesinden hareketle, insanlar yaratılmış olma noktasında seçenek sahibi değildirler ancak sorumlulukları yüklenme açısından kabul veya reddetme, seçim yapabilme donanımı ile yaratılmışlardır.
Her davranış bir sorumluluk gerektirir, İslami literatürde bunun adına ‘Efal-ı mükellefin’ kişinin sorumlulukları denir ve sekiz başlıkta değerlendirilir. Bunlar: “Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh ve müfsid.” Beş tanesi yapılması istenen üçü ise men edilendir. Ayrıca bu başlıklar isim olarak kavramsal ifadeler olup değer yüklenmişlerdir. Örneğin faizli işlem yapmak, yetimin hakkını yemek haramdır. Haram sayılmışların dışındaki nimetlerden faydalanmak ise mubah kabul edilip tasarruf insanlara bırakılmıştır. Dünden bugüne insanların (Müslümanların) yaptıkları istisnasız bütün davranışlar bu sekiz başlıktan birine girer. Davranışları sınıflandırmanın kaynağı, dayanağı vahiydir ve vahye elçilik eden Peygamberdir. Vahyin kategorize ettiği davranışların karşılığında ödül ya da ceza vardır. Vahye elçilik yapan peygamberin davranışlarını örnek alarak yapmak karşılığında ödül var iken, yapmamanın karşılığında ceza yoktur; bu da tek yaratıcı olan Allah ile beşer olan peygamber arasındaki farkın karşılığıdır.
Kendi iç bağlamında, kişinin davranışlarını sınıflandıran İslam’ın zorlamaktan çok, bu durumu içselleştiren “Müslüman”ın kabulü vardır. Yani bu davranışların özellikle yapılmasında veya yapılmamasında inisiyatif daha çok Müslüman bireye bırakılmıştır, sonuçta hayatın merkezinde insanın kendisi vardır. Çünkü asıl olan bireyin otokontrolü ve kemale doğru yol almasıdır. İslam’ın istendik emirleri insanı kemale doğru taşırken, yasakları da zevale taşır.
Denebilir ki olumsuz (haram) olan eylemlere fırsat vermeme adına toplumun faydasına sistemsel önlemler alınabilir. İçkinin üretiminin ve satılmasının yasaklanması, ekonomik sistemin işleyişine faizin dahil edilmemesi gibi… Sistem olarak İslam, insanın neslini, nefsini, sağlığını ve de özgürlüğünü önceler. Yasakların, helalin-haramın olduğu yerde insanın özgür olduğundan bahsetmek ne ile açıklanabilir sorusunun izahı yapılabilir mi? Evet, tam da burada özgürlüğün varlığından söz edebiliriz. İnsanlar dokunabildiği, hissettiği, tadabildiği, görebildiği nesneler için bu elmadır, masadır, evdir, bahçedir demesi özgürlük değil ancak hakkı teslim etmektir. Saydığımız bu nesnelerin başka şey olduğunu iddia etmek ise esaret değil, olsa olsa mecnun olma halidir. İnsanların yaratılış amacına uygun hareket etmesi özgürlüğünün kısıtlanması anlamına gelmez, bilakis diğer insanların ve varlıkların özgürlük alanlarına saygılı olmaktır.
Özgürlük “irade beyanı etmek” demektir. Adalet için doğru, zulüm için yanlış, faiz için haram, alışveriş için helal diyebilmektir. Sadece söylemek değil eyleme dönüştürüp duruş sahibi olmaktır. İnsan olarak hayatı devam ettirmek adına yüzlerce ortak davranış sergileriz. Yeme- içme, uyuma, gezme, dinlenme, eğlenme gibi, bu davranışların bir kısmında diğer canlılar ile de ortaklığımız söz konusu… Diğer canlıların yaptığı irade beyanı değil, ancak yaratılışının gereğini yapmaktır, hayvanlar ya da bitkiler aleminde açlık grevi eylemine rastlanılmaz.
Eğer insan gerçekleştirdiği davranışa bir anlam veya değer katıyorsa, – doğru yanlış farketmez- insan olduğunu ve irade beyan ettiğini ifade ediyor demektir. Biz bunu söylemekle Amerika’yı yeniden keşfediyor ediyor değiliz, sadece insanın bunun dışında bir seçeneğinin olmadığını ifade etmiş oluyoruz, o kadar. Kişi yediği ve içtiğini nimet olarak görüyor sonunda şükrettiğini ifade ediyorsa Allah’a hayatında yer vermiş ve anlam katmış demektir. Yok, kişi yediklerinin ve içtiklerinin menüsüne bakarak bugün ihtiyacım olan A, C, E, D vitaminlerini aldım diyorsa seküler bir dünyaya ait olduğunu, sebep-sonuç ilişkisi meyanında bir gerçeği ifade etmiş olur. Her ikisi de farklı değerlerin renk verdiği dünyaların irade beyanıdır.
Sosyal hayatımızı düzenleyen kurallar manzumesinin hayat bulmasını sağlayan iki müeyyideden söz edilebilir: Biri kanunlar (hukuk) diğeri de inançlarımızdır. Birincisi yapıp ettiklerimizin sonuçlarını değerlendirerek hüküm verir. İkincisi ise hüküm vermekle birlikte, henüz eyleme geçmeden vicdanları depreştirip niyetlerimiz üzerinde etkili olur. Birincisi eylemlerimiz üzerinde korku yaratır, ikincisi eylem öncesi muhasebe yapma imkanı sağlar. Birincisi eylemin başkalarınca bilinme ihtimali olma durumunda caydırıcı ve etkili olurken ikincisinde istisnai mekan ve durum ihtimali olmadığından her hal ve şartta etkilidir. Birincisinin etki alanı yaşanan hayat ile sınırlı iken, ikincisi her iki dünyayı da kapsama alır.
Kişisel olgunlaşma sonunda yapılan tercihlerin daha değerli olduğu görülmektedir, bu eylemleri değerli kılan aynı zamanda özgür irade ile tercih edilmeleridir. İslam’ın ‘Silm’ (barış) kökünden gelmesi, Müslüman için de ‘kendisi ile barışık insan’ anlamına gelir. İnsanların eylemleri niyetlerle beraber değer kazanır, sonuçları da buna göre ya ödül ya da ceza olur.
