İlişkiler ve Yabancılaşma

0
unnamed

Örgütler Ve Sosyal tabakalar

Mahallede birlikte büyüdüğümüz arkadaşlarla ya sınıf arkadaşı ya da mahalle arkadaşı idik. Ailelerimiz birbirine gider komşuluk ilişkileri çerçevesinde sıkıntılarımızı paylaşırdık.

İlkgençlik yıllarımda dava arkadaşlığı diye bir şeyle karşılaştım. Köyden kente göç hızla devam ediyor mahaller, köyler, sokaklar aniden değişiyordu..İlişkiler bambaşka bir hal alıyordu..

Dava içinde her sosyal tabakadan insan vardı; köylü kentli, esnaf memur. Normal şartlarda asla biraraya gelmeyecek insanlar “dava” kavramı etrafında biraraya gelebiliyor; dava adına birbirlerini sevmeye çalışıyorlardı. Dava arkadaşları korunup kollanıyor; onların insani niteliklerinden çok davaya ilişkin yaklaşımları esas alınarak kendilerine değer biçiliyordu..

Davamıza inanan insanları kollayıp koruyor ve öteki ilan ettiklerimizi ise dışlayıp çiziyorduk. Böyle bir ilişki biçimiydi bizimkisi.. Ve sanırım herkes aynı ilişki biçimini benimsemişti. Biz ve bizim dışımızdakiler vardı.. Bu ilişki biçiminin de ne kadar sorunlu olduğunu çok sonraları anlayacaktım. Dava dışında olup da davamdan olan insanlardan daha fazla temel insani reflekslere sahip ve daha asil insanlarla karşılaşmam; dava kavramının arkasına sığınarak kimi çıkar hesapları yapan insanları görmem bu ilişki biçiminin ne denli temelsiz olduğunu ; beni hem ruhsal hem de insani duruşuma yabancılaştırdığını anlamımı sağlayacaktı.

İnsan ilişkilerinde ve insana bakışta hiçbir sosyal ve psikolojik gerçeği dikkate almadan üretilen ötekileştirici anlayışla bu ilişki biçiminin insani bir zemine sahip olduğu söylenemezdi..

Daha sonra 12 Eylül askeri darbesi oldu..insani ilişkiler bağlamında büyük kentlerde -darbe sürecinde- hemşehricilik ve köylülük anlayışı gelişti. Dava ilişkileri insanların apolitizasyon sürecinde, hemşericilik ilişkilerine evirildi.. Şehir kasaba ve köy isimleri ile ilgili dernekler, vakıflar vesaireler kuruldu..

Küçük gettolar oluştu ve mahalli olana vurgu arttı.

Bu tür ilişki biçimi de insani içerikten yoksundu… Hemşehricilik bir tür kendini büyük kentte koruma güdüsünden beslense de, aslında ayrıştırıcı ve ötekileştirici zihnin bir başka boyutu olarak öne çıkıyordu..

**

Bütün bu ilişki biçimlerinden en tahripkâr ve en bayağı olanını ise ömrümün son on yılı içinde –çevremde- görmeye başladım. Bu süreçte görünürde dava ilişkisi gibi görünen ilişki biçimi “işler nasıl yürüyor” şeklindeki bir ilişki biçimine evrilmişti.

Başat değer para, itibar ve makam idi. Bunları sağlayan herşey ve her kişi değerli, bunları getirmeyeceği düşünülen her ilişki biçimi değersizdi.

Eski bıçkın devrimci arkadaşlarım iktidarın bir ucundan tutmuş ve önemli makamlar elde etmişti.. Artık insanlara, kurumlara, partilere “bana ne kazandırır veya ne kaybettirir” anlayışı ile bakıyorlardı…

Kurumlara ve makamlara “insanlara nasıl hizmet ederim veya sağlam bir nesil nasıl yetiştirebiliriz” şeklinde bir davacı anlayışla değil; “bu kurumdan ne kadar ve nasıl istifade ederim” şeklinde bir anlayışla bakmayı iş edinmiş bir garip orta yaş kuşağı türemişti..—Elbette bu ilişki biçimi tarihin her döneminde vardı ama burada ülkenin sosyal yapısındaki süreçleri konu ettiğim unutulmasın.

Değer Hiyerarşisi ve İnsan Hala Umrumdadır

Adamı önceden tanıyorsunuz..Tanıdığını zannediyorsunuz ya da..İnsanlığın yüce hedefleri için gece gündüz çalıştığınız dönemlerden kalma bir hüsn-ü zannınız var adama karşı…Bir ara bir yerde karşılaşıyorsunuz..Önemli bir makamı işgal ettiğini görüp ufaktan seviniyorsunuz.. heyecanlı heyecanlı gelecekteki projelerden maddi hiç bir değer taşımayan, insanlığı daha üste çıkaracak; kemale ilişkin hedeflerden sözediyorsunuz.. İnsana hala inanıyorsunuz,insanın hala maddi olandan fazlası olduğunu düşünüyorsunuz…
Adam size bıyıkaltından tebessüm ediyor..Adam size anlamsız gözlerle bakıyor ..Neden sonra oturduğu makamı kendisine ihsan eden kimse dışında hiçbir şeye ve hiçbir makama saygı duymadığını dehşetle farkediyorsunuz… 
Elde ettiklerini elde etmenin ve onu kaybetmenin koşullarını çok iyi bildiğinden Ondan size ve sizin fikirlerinize değer verme gibi bir davranış beklemenin alıklık düzeyinde saflık olduğunu düşünüyorsunuz..
Zatı muhteremin hayat anlayışı çok basit bir formüle dayanıyor aslında..Siyasi alanda İktidara yakın olana yakın olmak, sosyal etkinliği olan organizasyonlarla içli dışlı olmak.. 
Bu iki şeyi olmayan hiçbir kişi ya da kurumun adam nezdinde herhangi bir değer taşımadığını anlıyorsunuz..
“Bir elde cımbız bir elde ayna 
Umrunda mı dünya”

**

İnsan umrunda olduğu şeydir.İnsan neyi üstte tutuyorsa O’dur.. 
Gül kokusu yerine yemek kokusuna odaklanan burun sahipleri için yüce hedefler sadece gençlik aptallıklarıdır..(!) O’nun için kimin sofrasının yemeği bolsa O değerlidir..Kendisi ve midesi ve mide altı dışında bir değer tanımayan bu tür heryerde çoğalmakta ve Virüs kademe kademe dünyayı istila etmektedir.. Bu türü camide, tekkede, parti binasında,üniversitelerde.okullarda gayet saygın sıfatlarla görebilirsiniz..Sıfatına bakıp bir şey zannedebilirsiniz.. Bence önce değer verdiklerine bakın, insanla ve eşyayla kurduğu ilişkiye bakın .
Bu türe rağmen yine de insan hala umrumdadır.. İnsan hala en önemli meselemdir..
Elhamdulillah

Sonuç

İnsanın dört tür ilişkisi oluyor hayatta. Tanrı ile,insan ile,doğa ile ve kendisi ile..(Tanrı ile demeyelim hadi Tanrısallıkla diyelim…Tanrıyı reddetmek mümkün ama Tanrısaldan kopmak mümkün mü?Herneyse..)

S.Kierkegaard’a göre insan sonluluk ile sonsuzluk, zorunluluk ile özgürlük arasındaki diyalektiğin toplamı. Sonlu olduğunu biliyor ama bunu kabullenemiyor. Ebedi kalacakmış gibi yaşaması sonsuzluk istencinden kaynaklanıyor. Bir yanıyla bağımlı bu dünyaya insan; acıkıyor susuyor,ama bir yanıyla özgür ; veriyor, aç kalmayı kabulleniyor,isteklerine gem vurabiliyor..Bu çatışma insanın ilişkilerini de belirliyor..

Kendisi ile ilişkisi sağlam olmayanın öteki ilişkileri de sağlam olmuyor. Kendini unutuş, ya da kendine yabancılaşma diye nitelenebilecek olumsuzluklar insanın kendisi ile ters düşmesinin kendisi ile sağlam bir ilişki kuramamasının ürünü.

Kendisi aldatılmayı sevmiyor, -kendisine- yalan söylenilmesini sevmiyor, kendisinin haksızlığa uğratılmasını sevmiyor. Başkasından alırken tam almak istiyor… Ama buna rağmen yalan söylüyor, haksızlık yapıyor, başkasına satarken eksik veriyor. İşte insanın kendisiyle ters düşmesi burada ortaya çıkıyor. Ahlaksızlık insanın kendisiyle ters düşmesinin adı. Başkasını aldatan, başkasını aldattığını sanan, onun emeğini, umudunu, sevgisini sömüren her insanın kendisi ile ilişkisinin sorunlu olduğunu; başkasına yönelirken öncelikle kendinden yola çıkmak durumunda olunmasını anlamamız gerekiyor. Kendimize samimi olmak başlama noktası olmalı.

Başkasına akıl veren başkasını hizaya getirmeye çalışan, kendisini doğanın hâkimi ve efendisi görerek kendi dışındaki her hayat hamlesini yok etmeye çalışan hastalıklı tipler kendisiyle ilişkisini sağlamca kuramayanlar oluyor.

O halde insanın kendisiyle kurduğu ilişki kendi dışındaki dünya ile kurduğu ilişkiyi belirleyecek ve bu ilişkiler ya kaosa ya da uyuma katkı sunacaktır.

Molla Sadra’nın “hareket-i cevheri” kuramından yola çıkarsak buna göre “her varlık ancak kendi cevherinden hareket edebilir.” İnsan evrende kendisiyle çelişebilen tek varlıktır-özgürlük münasebetiyle- İnsan özgür olduğu için kendi cevherini unutabilir kendini aldatabilir; cevherine ters düşebilir. 

Bu yüzden herkes başkasına yönelmeden önce kendisiyle kurduğu ilişkiye baksın derim..

Bir de insanlığın tarihte bıraktığı izlere…

 

Bir yanıt yazın