Afganistan : “Uzlaşmak Rusları ve Amerikalıları Kovmaktan Daha Zor”

0
f1e0d4c0-caa4-4b41-a19b-7fcc0c44461b

Bekir Tank uzun yıllar Afganistan’da gazeteci olarak bulunmuş; özellikle Rus işgali döneminde Afganistan’ın bir çok bölgesini gezmiş çeşitli mücahit ve direniş guruplarıyla bizzat  görüşmüş Afganistan serüvenini “Cihadı Kuşanan Topraklar”isimli bir kitapta toplamış bir isim.  
Aynı zamanda tarihçi bir akademisyen.. Güncel bir mesele olması hasebiyle   kısa ve öz olarak onun Afganistan ve geleceği konusundaki görüşlerini aldık..(posttruth)

*Afganistan’daki sosyokültürel yapı ne durumda

– 40 yıldan beridir çok yönlü bir savaşı bir savaşı yaşayan bir ülkenin sosyokültürel durumu ne olabilir ki? O zaman zaten %10 sularında olan okur-yazar oranı geçen 40 yıl boyunca da değişmedi. Çünkü bir yandan aralıksız bir savaş hali yaşanırken, diğer yandan alışılagelmiş medrese usulünden başka bir eğitime-öğretime kapalı ve aynı zamanda karşı olan bir kesim var. Dolayısıyla diğer şeyler gibi sosyokültürel yapı da aldığı yaralarla boğuşmakta ve ölüm kalım savaşı vermektedir.

*İslami cemaatler örgütler ne kadar ayrışmıştır?

– Afganistan toplumu dini aidiyet bakımından aşağı yukarı %85 Sünni-Hanefi ve geri kalanı Şiidir. Ama etnik aidiyet bakımından oldukça zengindir. Ülkenin %30’unu Peştunlar oluştururken, geri kalanı da Tacik, Özbek ve diğer unsurlardır.

Toplumun din anlayışı ve dini yaşamı İslam ile örtüşmeyen kimi geleneklerin ve etnik aidiyetin istismarının etkisinde seyrediyorken Afganistan bundan 40 yıl önce Ruslar tarafından işgal edildi. Her toplum gibi Afganlılar da işgale karşı direndiler. İslam Dini  bu direnişte doğal olarak belirleyici oldu; Sünnisiyle ve Şiisiyle herkes örgütlendi, direndi ve bu arada kendisini Mücahit olarak tanımladı. Ki doğru ve doğal olan da bu idi. Ancak mücahitler silahlarını sadece işgalcilere yöneltmekle kalmadılar, maalesef birbirilerine de yöneldiler.

Cihat haddizatında bir mekteptir. Buna ben de şahit oldum. Ancak önemli olan bu mektepten hakkıyla ve layıkıyla yararlanmaktır. İşte mücahitlerin kaybı da burada oldu ve olmaktadır.

Şöyle bir düşünelim, Ruslar Afganistan’a girdiğinde doğan çocuklar şimdi 40 yaşında ve onların çocukları 20 yaşlarındadır. Savaşa gözlerini açan ve durmadan savaşan insanlar. Biraz abartı olabilir, ama savaş onlarda o kadar derin bir iz bırakmış ve o kadar bağışıklık kazandırmış ki, savaşmaları kiminle savaştıklarından daha önemli hale gelmiştir.

Yani onlar için Ruslara ve Amerikalılara karşı savaşmak da cihattır, birbirine karşı savaşmak da. Eğer böyle olmasa idi, Ruslardan sonra Amerika Afganistan’a elini kolunu sallayarak giremezdi. Amerikalılar Afganların bu mezhebi, etnik ve grupçu bölünmüşlüklerini çok ustaca kullanabildiler.

*Taliban’ın ortaya çıkış süreci

Yönetimi ele geçiren mücahitlerin birbirileriyle uzlaşmak yerine birbirileriyle savaşmaları Afganlıları öyle bir noktaya getirdi ki, hangi el kendilerine uzanırsa, sarılacak kadar bunalmışlardı. İşte Taliban böyle bir dönemde ortaya çıktı, daha doğrusu çıkarıldı.

– Hatırlanacağı gibi, Ruslara karşı direnişin olduğu ilk 10 yılda Taliban diye bir yapı yoktur. Yine hatırlarsanız, Pakistan’dan Afganistan’a tanklarla, zırhlı araçlarla girmişlerdi. Düşününüz, on yıl boyunca başka bir ülkedesiniz, mültecisiniz ve kıt kanaat geçiniyorsunuz. Diyelim ki, bu esnada medrese denen derme çatma yerlerde bizdeki Kur’an Kurslarındaki düzeyden daha düşük bir din eğitimi görüyorsunuz. Ve derken birden bire kendinizi tepeden tırnağa silahla donatacak kadar askeri bir hal alıyorsunuz.

Ve Taliban’ın öne çıkan; çıkarılan icraatları da belli idi; Hinduların tapınağını havaya uçurmak, sakalı olmayanları cezalandırmak, kızların okula gitmelerini yasaklamak vs.

Taliban hakkında hala cevabını tam olarak veremediğimiz sorular var. Taliban hangi güçlerin eliyle kuruldu? Talibanın yöneticileri kimlerdir? Taliban geçen zaman içinde etkisinde olduğu güçlerle bir sorun yaşadı mı? Şimdiki haliyle Taliban “milli” mi? Ve daha birçok soru.

* Taliban’ın din anlayışıni hangi kalıp içerisine koyarsın selefilik mi, Vehhabilik mi?

-Taliban yöneticilerinin dini anlayışı ne olursa olsun, ibadetlerini Hanefi fıkhı çerçevesinde yapmak zorundadırlar. Çünkü Afgan toplumu bir Şiiliği biliyor ve bir de Sünniliğin Hanefi Mezhebini. Selefilik ve Vahhabilik birer ithal anlayış oldukları ve halk nezdinde kabul görmedikleri için etkileri de yoktur.

Asıl sormamız gereken şu olsa gerekir: Taliban ne kadar İslamidir? Hemen ekleyeyim, bu soru sadece Taliban için geçerli değil, dünyanın her yerindeki bütün Müslüman gruplar, cemaatler, partiler, vakıflar ve dernekler için geçerlidir. 

*Taliban’la Afganistan’ın geleceği nasıl şekillenebilir?

-Ne Taliban, ne mevcut hükümet ve ne de diğer Mücahit gruplarından herhangi biri Afganistan’ı tek başına yönetemez. Yağamalarının, nefes almalarının, akan kanı durdurmalarının ve kısaca insanca yaşamalarının yolu birbirileriyle uzlaşmaktan geçmektedir. Ama geçen 40 yıllık tarihleri ve şimdiki halleri de gösteriyor ki, onlar için birbirileriyle uzlaşmak Rusları ve Amerikalıları kovmaktan daha zordur.

*Türkiye’ye göç konusunda ne düşünürsün?

Her ne sebeple olursa olsun göçün kendisi bir sorundur. Zaten göçler de sorunların sonucudur. Dolayısıyla göç alan ülke aynı zamanda bir sorun da almış oluyor. Fakat her sorun sanıldığı gibi ilelebet sorun değil ve kötü değildir. Göç de bir sorundur, ama islah edildiği ölçüde bir nimettir de. Örneğin, Avrupa İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği yıllardan bugüne kadar kesintisiz göç almaktadır. Aralıksız bir şekilde göç alıyor, ama gelişi güzel ve kontrolsüz değil tabii.

Örneğin, Türkiye ile Avrupa ülkelerinin göç alma nedenleri birkaç noktada birbirinden tamamen farklıdır. Avrupalıların göç almalarının biricik nedeni ekonomik ve hegemonik amaçlar, çıkarlar ve hedeflerdir. Avrupalıların insani amaçlarla göç almaları mümkün değildir. Gerekirse, denizden gelenleri denizde boğarlar, karadan gelenleri karada öldürürler ve havadan gelenleri düşürürler, ama insanlık namına göç almazlar. Türkiye’den diğer bir farkları da aldıkları göçü sistem içinde öğütmeleridir. Avrupalılar aldıkları göçü en yüksek düzeyde yararlı hale getirmenin, yani onlardan en iyi bir şekilde yararlanmanın çabası içinde olurlar. Kısacası, elle tutulur ve ihtiyaçlara göre güncelledikleri  bir göç politikaları vardır. Bu karşılık Türkiye’nin göç almasında insani hassasiyet belirleyicidir. Fakat Türkiye’nin hala elle bir göç politikasının olduğunu söylemek zordur.

Altını çizerek belirtmem gereken diğer bir husus da şudur: Hangi ülkede yaşanıyor olursa olsun, göç milli bir meseledir ve dolayısıyla partiler üstüdür. Türkiye ile Avrupa bu konuda da birbirinden ayrılmaktadır. Avrupa’da iktidarından muhalefetine kadar hepsinin örtüştüğü konular ve üzerinde az çok uzlaştığı maddeler vardır.  Geriye teferruat denebilecek görüş ayrılıkları kalıyor. Ki onlar da önemli değil. Buna karşılık Türkiye’de sağlıklı bir göç politikası olmadığı gibi, iktidar ile muhalefetin uzlaşısından da söz edilemez. Aksine göç ve göçmenler konusunda da birbiriyle kanlı bıçaklılar.

Türkiye ivedilikle sağlıklı bir göç politikası oluşturmalı ve ülkedeki milyonlarca mültecinin temel insani ihtiyaçlarını giderecek alt yapıyı oluşturmalıdır. Aksi halde göçmenler haddizatında bir nimet iken külfete dönüşürler.  

Bir yanıt yazın