Ölü/Öldürücü Fikirlere Karşı Diriltici Bir Söylem:MALİK BİN NEBİ
MALİK BİN NEBİ’NİN İSLAMİ ANLAYIŞ VE YÖNELİME KATKISI
İslam ülkelerinin birer birer sömürgeleştirildiği 19.yüzyılın son dönemleri Müslümanlar arasında içine düşülen fikri ve fiziki çürüme ve sömürüye karşı arayışların başladığı bir dönemdir. Cemalettin Afgani ile müşahhaslaşan samimi arayışlar kısa zamanda karşılık bulmuş ve İslam dünyasının birçok yerinde ıslah hareketi başlamıştı.
Islah hareketi, Cezayir’e, Muhammed Abduh çizgisi üzerinden Abdulhamid Bin Badis’le girdi. 1931’de kurduğu Cezayir Müslüman Âlimler Cemiyeti ile ıslah çizgisini yaygınlaştıran Bin Badis’in bu çabaları Malik Bin Nebi’nin düşünce evreninin şekillenmesinde etkili oldu. Ancak Malik Bin Nebi, Abduh’tan öte Afgani’nin devamcısıdır demek daha doğru olur.
Malik Bin Nebi, çağdaşı Müslüman aydınlar gibi, içinde yaşadığı toplumu derinlemesine tahlil etmiş, bu toplumun “düşüş”ünün nedenleri üzerinde kafa yormuş, düşüşün iç ve dış faktörlerini tespit ederek kurtuluşun parametrelerini belirlemeye çalışmıştır. Bu bağlamda Malik Bin Nebi; İran’da Şeriati, Mısır’da Kutub, Bosna’da Aliya, Pakistan’da Mevdudi ile aynı kategoride değerlendirilmelidir. Özellikle İslam düşüncesinin içine girdiği krize karşı geliştirdiği derinlikli söylem onu çağdaşları içinde öne çıkaran temel unsurlardandır. Medeniyet ve tarih perspektifi üzerine çalışmaları, batı düşüncesini tahlili, gelenekle hesaplaşması, içine girilen düşünce krizini aşmaya yönelik çabalardır. Bu ve sömürgeye karşı söylemi itibariyle bizce kıyaslanabileceği kişi Şeriati’dir. Özellikle üniversiteli gençlere yönelmesi ve onlarla bir kadro hareketi kurmaya çalışması açısından da Şeriati ile benzeşir.
TARİH PERSPEKTİFİ
Malik Bin Nebi’nin tarih perspektifi “değişim” kavramı üzerine kuruludur. Ulemanın, Rad, 11. ayetini arka plana atarak, sünnetullaha (ilahi yasa) karşı geldiğini söyler. Değişimin gerekliliğine ve mümkünlüğüne olan inancı çok güçlüdür. Ona göre tarihin akışını değiştirmek ancak ruhun değiştirilmesiyle mümkündür: “Ruhunu değiştir, tarih değişsin!”
Malik Bin Nebi, tarihi araştırmayı entelektüel lüks bir uğraş olarak değil bilakis temel bir ihtiyaç olarak görür. Zira tarih bilmeyen toplumlarda, tarihteki gelişmeleri sebep sonuç bağlamında okuyamamaktan dolayı kadercilik gelişir. Böylece içinde bulunulan statükonun kabullenilerek ona boyun eğilmesine yol açar.
İbn Haldun’un üç çağ yönteminden hareketle tarihi olayların üç önemli alemin etkileşiminden doğduğunu söyler: Şahıslar alemi, fikirler alemi ve eşya alemi. Bundan hareketle de toplumların şu üç çağı yaşadığını söyler: 1) Şey çağı, 2) Kişi çağı 3) Fikir çağı. Toplumlarda belirsiz bir geçişlikle aynı anda görülen bu çağlardan hangisi ötekiler üzerinde hakim olursa medeniyeti o şekillendirir.
Toplumların gelişimini de buna uygun olarak üçe ayırır:
1) Medenileşme öncesi toplum durumu
2) Medenileşmiş toplum durumu
3) Medenileşme sonrası toplum durumu.
Bu bağlamda İslam tarihini, medeniyet anlayışına da uygun olarak üç kısma böler:
1) Sıffin’e kadar Asrı saadet,
2) Sıffin’den Muvahhidler devletinin sonuna kadar (1269)
3) Muvahhidler sonrasından günümüze.
Malik Bin Nebi’nin bu üç dönemli tarih okuması, mustazaflaşan, sömürülen İslam toplumunun dönüşme eşiklerini ortaya koymaktadır.
Buna göre birinci dönem olan “Asr-ı Saadet” dönemi, şahıslar aleminin din kardeşliği idrakiyle tesis edilmesiyle oluşan yeni toplum tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu oluşumun temeli Muhacir-Ensar kardeşleşmesinde yatar. Bin Nebi, bunu İslam medeniyetinin yükselişinin başlangıcı kabul eder.
İkinci dönem, “Sıffin’den Muvahhidler devletinin sonuna kadar (1269)” olan dönemdir ki ilk geriye dönüş olan Sıffin Savaşı ile başlar. Malik Bin Nebi’ye göre İslam dünyasındaki ilk bölünme olan Sıffin, İslam dünyasının başına gelecek tüm siyasi çatışmaları içinde barındırır: “İktidar asası kendi kendine parçalanırsa, onun kırıntılarını paylaşacak küçük krallar doğar.”
Üçüncü dönem olan Muvahhidler sonrası dönem ise, Kur’anî bir yaşamı öngören ve ümmeti birleştirmek için çabalayan Muvahhidler devletinin çöküşüyle başlamış ve hala devam etmektedir. Bu dönem medenileşme sonrası toplum durumuna karşılık gelmektedir.
Malik Bin Nebi, İslam medeniyetinin tarihi ahvalini üç İslam düşünürü ile tarif eder: “İslam toplumu Farabi döneminde düşünce üretiyordu. İbn Rüşd döneminde düşünceyi Avrupa’ya nakletmekteydi. İbn Haldundan sonra ise ne düşünce üretecek, ne de taşıyacak gücü kaldı.”
Malik Bin Nebi, İslam tarihinde Muvahhidler devletinin yıkılışının, aslında son nefeslerini vermiş bir medeniyetin yıkılışı mesabesinde olduğunu söyler ve ekler: Çözülen bizatihi temel sentezdir. Onun çözülmesi ile birlikte sosyal hayat da çözülmüş ve yerini ilkel hayata bırakmıştır. Bilahare, Muvahhidler sonrası insanıyla birlikte gerileme dönemi başlamıştır.
Muvahhidler sonrası bireyi ve toplumu enerjisini ve üretici gücünü yitirmiştir; medeniyet dışıdır, ruhunu kaybettiğinden ana akıntıya karşı yabancılaşmıştır ve de tekrar ona karışamaz. Bu toplum ve birey, bilineni geliştirmeye veya bırakmaya muktedir değildir.
MEDENİYET ANLAYIŞI
Malik Bin Nebi’nin medeniyet anlayışı tarih perspektifiyle paraleldir. Temel tespiti; İslam ümmetinin 1300’lü yıllardan itibaren diriliğini ve medeniyetini yitirdiği şeklindedir. Başımıza gelen felaket budur. Bağımsız olunabilir, sömürgeden kurtulabilinir ama medeniyet ayrı bir şeydir. Önemli olan medeniyettir çünkü İslam ruhunu gerçekte medeniyetle ortaya koyar. “Her toplumun dramı medeniyetinin dramından ibarettir” der.
Bu dönemde yeni bir medeniyeti doğurup etrafa yayacak bir nesil yetiştirmek üzere başlamak gerektiğini söyler. Bu yönüyle Seyyid Kutub’un “Kur’an Nesli” söylemiyle örtüşür.
Malik bin Nebi, İslam dünyasının temel problemi olarak İslam medeniyetinin yokluğunu görür. “Ki sorunumuz her şeyden önce medeniyet sorunudur.”der. Çareyi de onun yeniden kuruluşunda arar. O, batıda eğitim görmüş, batı medeniyetini iyi bilen bir aydındır. Mevcut durumun nedenini, kültürel şizofreni yaşayan çağdaşı aydınlardan farklı olarak İslam’da değil, İslam’ın tarihsel uygulamalarında olduğunu düşünür.
O İslam’ın özgün medeniyetinin inşasının peşindedir; çağdaşı bazı Müslüman aydınlar gibi batı medeniyetinden medet ummaz. Ona göre; bir medeniyetin ürünlerini başka bir medeniyet yaratmak için almak, ne nitel olarak ne de nicel olarak mümkün değildir. Kendi değimiyle “medeniyet kendi ruhunu, fikirlerini, beğenilerini, özel zenginliğini veya dokunulmaz bilgi ve anlam birikimini satamaz.”
Medeniyet fikri onda, aceleci kurtuluş fikirlerine mesafe koymasına neden olmuştur. Köklü ve kalıcı olanın ancak kurtuluşu getireceğini düşünür. O nedenle de 1925’den 1936’ya kadar ıslahçıların çalışmalarını över, ancak 1936’da siyasilerle görüşmek üzere Fransa’ya giden Islahçıları (Âlimler Cemiyetini) şiddetli ifadelerle tenkid eder. O bu hareketle ortadan kalkmış bulunan muskaların, seçim pusulaları ile geri geldiğini düşünür. Yalancı mucizelerden beklenen bu kez de seçim sandığından beklenmiştir.
Malik bin Nebi tüm bunları bir medeniyet algısının bütünlüğünde düşünür. Ona göre ümmetin problemi medeniyet problemidir. Medeniyeti tek bir unsura dayandırmaz ama medeniyetin özünü akaid olarak görür.
Malik Bin Nebi, medeniyet düşüncesini üç aşamalı bir şema ile izah eder: Ruhi evre, akli evre ve içgüdüsel evre.
Ruhi Evre: Ruhi evre ilk vahiyle başlar ve Sıffin Savaşına kadar sürer. Ensar ve muhacirin kardeşleşmesi ve bütünleşmesi ile işlediği zinanın cezasını çekerek arınmak üzere Peygambere gelen kadının durumu bu evredeki toplumsal değişimin açık göstergeleridir. O halde; insanlığa medeniyet yaratma ve geliştirme fırsatını sadece bu ruh verir. Ne zaman ki ruh kaybolur, medeniyet çöker. Medeniyet inşası için ilk şart ruhun değişmesidir. Şöyle der: “Ruhunu değiştir, tarih değişsin!”
Akli Evre: Sıffin’le başlayan İslam medeniyetinin bu safhasında, artık insan ruhunun derinliğine bir tekamül söz konusu değildir. Sadece, satıhta, dünyanın her tarafına genişliğine bir yayılma söz konusudur. Bu süreç ruha aklın eşlik ettiği bir dönemdir.
İçgüdüsel Evre: Bu devre, ruh ve aklın dünyeviliğin karşı konulmaz kuvvetine yenilmesiyle, içgüdünün aklın ve ruhun yerini alması sonucu başlıyor. Artık topluma yön veren içgüdülerdir. Akıl fonksiyonunu kaybeder ve böylece toplum medeniyet dairesinin dışına çıkar. Moğol istilası öncesi döneme denk gelen İbn-i Haldun’un yaşadığı 14. yüzyıl çürümenin başlangıcıdır. Ahlaki, siyasi ve düşünsel çöküş bu dönemin belirgin özelliğidir.
Malik Bin Nebi, Batı ile İslam dünyasını kıyaslar. Batıyı dinamik, İslam dünyasını statik/donuk olarak değerlendirir. İslam dünyasının temel sıkıntısını yüzyıllardır süren bu donuklukta görür.
O, “insan durdu mu tarih de durur” der. Hareketsiz durmak tarih yürüyüşüne ara vererek oturmak demektir. İslam dünyasını harekete geçirecek insanlara ihtiyaç olduğunu söyler.
Batı medeniyeti ile İslam medeniyetini iki dünyaya ait iki ayrı eserle kıyaslar. Daniel Defoe’nun kahramanı Robinson Crusoe’nun temel ihtiyaçları dışında zamanını ayırdığı uğraşısı masa yapmaktır. Dolayısıyla o, şey/eşya merkezli bir medeniyetin sembolüdür. İbn Tufeyl’in kahramanı Hay İbn Yakzan zamanını düşünmekle ve yaşamı, ölümü, ruhu, yaratıcıyı, evreni anlamakla geçirir. Dolayısıyla anlam/düşünce merkezli bir medeniyetin sembolüdür. Robinson, düşünce alemi “şey”in etrafında kümelenmeyi ve bütün zamanın şahsi ekonominin yararına kullanıldığı bir medeniyetin insanı iken, İslam medeniyetinin sembolü Hay İbn Yakzan, “şey”lerin düşünce alemi çevresinde kümelendiği bir medeniyetin insanıdır.
Muvahhidler/medeniyet sonrası İslam toplumu maalesef düşünme diriliğini yitirmiş ve şey merkezli medeniyetin nesnesi olmuştur.
SÖMÜRGECİLİĞE BAKIŞI
Sömürge meselesi İslam dünyasının yakıcı problemi olarak Malik b Nebi’nin esas gündemidir. Sömürgeyi fiziki kaynakların sömürülmesinin ötesinde daha derinlikli bir analizle fikri namusun kirletilmesi, düşüncenin boğulması ve düşünme olanağının kaybedilmesi bağlamında ele alır. Buna karşın paradoksal olarak sömürgeciliği, İslam dünyasının uyanışına vesile olan faktörlerden görür.
Bin Nebi sömürüye karşı nitelikli bir savaşımı savunur. Sığ özgürlük söylemine karnı toktur. O, bu nedenle Cezayir’in bağımsızlığıyla çok iştigal etmez, Irak ve Pakistan’ın bağımsızlığına ise şüpheyle bakar. Sömürgeciden nitelikli bir kopuşun yaşanmadığı bir bağımsızlaşma onu heyecanlandırmaz çünkü sömürge sistemi farklı biçimlerde, toplumsal zihin ve sistemde devam edecektir. Önce düşünsel bağımsızlığın kazanılmasını gerekli görür: “Fikri asaleti yeniden kazanmamız ve öncelikle düşünce alanında bağımsızlığımıza ulaşmamız gerek. Ondan sonra ekonomik ve siyasal bağımsızlığımızı gerçekleştirebiliriz.”
Bu nedenle ihtilalci yaklaşıma uzaktır. Kalıcı işlere yönelir. Bir mektep olmaya ve Müslümanların düşünce krizini çözmeye azmeder. Fransa’ya karşı verilen mücadele, bu sebeple onu pek heyecanlandırmaz. Bağımsızlık sonrası da yaptığı iş, düşünce mektebini üniversitede kadrolaştırmaktır. Çünkü ihtilal gibi, köksüz hareketlerin saman alevi gibi parlayıp söneceğini ve esas sorunları çözemeyeceğine inanır. Şöyle der: “Uyuyan toplumların tarihi olmaz, olsa olsa rüyası ve kâbusları olur… Masal kahramanlarını, tiranları, muhterem simaları kucaklayan rüyalar ve kâbuslar.”
Malik b. Nebi, sömürgeleşmenin esas nedenini içerde arar. “Sömürülmek için sömürüye müsait hale gelmek gerekir” der. Sömürüye yatkın olmayı sömürgenin vasatı olarak görür.
Sömürgeci fabrikatör, sömürülene ekmeğin çabası ve teriyle elde ettiği mukaddes bir hak değil bilakis sömürgecinin kendisine sunduğu bir lütuf olduğunu empoze eder. Böylece efendisin nimetlerinden yiyen “köle psikolojisi” bireye hâkim olur.
Sömürgeci sömürüyü gizlemek için bir takım kavramların arkasına gizlenir: Uygarlaştırma, hukuk, entegrasyon, anlaşma, ortak yönetim…
Sömürgeci “yerli”yi gayr-ı mümeyyiz görür. Bu nedenle de onu yönetme hakkına sahip olduğunu düşünür. Çünkü yerli ilkeldir ve kendini yönetecek idrak, birikim ve araçlara sahip değildir. Sömürgeci velayetini aldığı halkı bilinçli olarak gayri mümeyyiz bırakmakta ve sonra da onu ilelebet böyle ilan etmektedir.
Sömürgeci toplumu fikren ve ahlaken kısırlaştırır ki onun yeniden dirilmesi imkansız hale gelsin. O yeni bir medeniyeti tahayyül dahi edemesin. Gayr-ı mümeyyiz tarafından sömürgeciye karşı gösterilen her rüştünü ispat çabası sömürgeci nazarında itaatten çıkmak, fanatizm veya yabancı düşmanlığı olarak değerlendirilir.
Muvahhidler sonrası topluma hakim olan “ölü fikirler”in çağırdığı öldürücü fikirler sömürüye müsait olma halini doğurur. Bu nedenle sömürüye karşı esaslı bir savaş gerçekte ve öncelikle sömürüye yatkınlıkla yapılan savaştır. Bu da yatkınlığa neden olan ölü fikirlerle mücadele etmeyi gerektirir.
“Sömürü insani değerlerin ölçütleri olan tüm ilke ve geleneklerle bağını koparmıştır. Sömürü tam bir anarşidir; kavramları karıştıran, olayları saptıran ve sözü kancıklaştıran.”
ÖLÜ FİKİRLER VE ÖLDÜRÜCÜ FİKİRLER
Malik Bin Nebi, Muvahhidler sonrası insanı ve toplumunun içine düştüğü sömürüye müsait olma durumunun arkasında “ölü fikirler” diye adlandırdığı geçmişin geleneksel ve etkisiz fikirlerine bağlılığın yattığını söyler. “Ölü fikirler”, hayatiyetini kaybetmiş ama toplum içinde dolaşımda olan etkisiz fikirlerdir. Ölü fikirler, “öldürücü fikirler”i çağırır. “Öldürücü fikirler” ise tarihsel koşullarından çıkarılarak alınan (batılı) ödünç fikirlerdir.
Ona göre, Muvahhidler sonrası toplumuna sirayet eden ölü fikirler, öldürücü fikirlerden daha tehlikelidir. Ölü fikirler batıdan gelmemiş, bünyemizden neşet etmiştir; camilerin kubbesi altında, minarelerin gölgesinde doğmuştur ve toplumun sosyolojik mirasında varlığını sürdürmektedir. Bazen ölü fikirler ile öldürücü fikirleri temsil eden kişi aynıdır.
Bugünkü toplumun muvahhidler sonrası devraldığı ölü fikirler tüm fikirlerden daha tehlikelidir. Çünkü toplumun gelenekleriyle uyum içindedir. Etkisini içeriden gösterir. Eğer tasfiye işlemi gerçekleşmezse, bu fikirler nesilden nesile tevarüs edilerek İslami yapıyı içten çökerten virüsler haline gelirler.
“Batı kültüründe neden öldürücü fikirler mevcut?” sorusu yerine “Niçin İslam ülkelerinde entelektüel sınıfımız doğrudan doğruya bu öldürücü fikirleri almaktadır” sorusunu sormayı tercih eden Malik Bin Nebi, bunun arkasında muvahhidler sonrası toplumsal durumu görür.
DEĞİŞİM FİKRİ
Malik Bin Nebi’nin çözümlemelerinin merkezi kavramı ve gizli öznesi “değişim”dir. Donukluğu, medeniyetin ölümünün nedeni sayar ve donmayı doğrudan doğruya “duraklama” olarak değil “gerileme” olarak görür.
Değişimi ilahi yasa ile açıklar: “Bir millet kendi özünde olanı değiştirmedikçe, Allah o milletin durumunu değiştirmez.” (13/Rad, 11). Değişimin dinamiği olarak vahyi gösterir ve vahyin insanı nasıl değiştirdiğini çarpıcı örneklerle anlatır. İslam’ın ilk dönemindeki değiştirici özelliğine karşılık sonraki dönemlerdeki donmayı taklide, etkisini yitirmiş fikirlerin dolaşımda olmasına, kısaca ölü fikirlere bağlar. Bu nedenle değişim için, gelenekle (ölü fikirler yığınıyla) hesaplaşarak öze dönmeyi gerekli görür.
“İnsan durdu mu tarih de durur” derken, ilahi yasa olarak gördüğü değişimin insandan başlatılması gerektiğini ifade eder ve ekler: “Kendini değiştir, tarih değişsin.”
SONUÇ:
Malik Bin Nebi üniversite öğrenciliği döneminden itibaren yaşamını, ilgilerini, çalışmalarını İslam dünyasının sömürge durumuna düşmesinin temel sebeplerini ve kurtuluş çarelerini belirlemeye ve yazmaya adamıştır. O Cezayir’le de ilgilenmiştir ama salt “Bağımsız Cezayir” gibi ulusal bir derdi yoktur. Onun ilgi alanı daha makro bir düzey olarak İslam dünyasıdır. Bu nedenle medeniyet sorununa yönelmiştir. Çünkü o, “Herhangi bir insan topluluğunun problemi sadece onun medeniyetinden kaynaklanır” der. O, çıkışı köklerde arar. Müslümanların tarihinde yükseliş ve çöküşleri inceler ve Kur’an’ın aydınlığında kurduğu tarih ve medeniyet tasavvuruyla bir kurtuluş reçetesi hazırlar.
Özünde inkılabi bir söylemi vardır. 1936’da Alimler Cemiyeti’nin bir takım talepler için sömürge yönetimiyle görüşmek üzere Paris’e gitmesini ağır bir dille eleştirmiş ve bu tarihi Cezayir İslah Hareketi için ölümcül bir milad olarak görmüştür. O günler için şunları söyler: “Sadece mücadele yöntemi “sömürgeci”nin istediği istikamette değişmişti. Artık ödevlerimizden değil, sadece haklarımızdan bahsedilir oldu… Fikir yerini “Demokrasi Putu”na bırakmıştı.” İnkılab/Devrim düşüncesini kutsal sayar ve devrimi “amaçlı değişim iradesi” olarak tanımlar.
Sadece bir fikir adamı değil bir aksiyon adamıdır aynı zamanda. Örgütçüdür. Kurduğu El-Kıyam cemiyetinde yetişen Abbas Medeni gibi isimler daha sonra Cezayir İslami mücadelesinde çok önemli yeri olan FİS’i kurdular. Raşid bin İsa’nın verdiği şu bilgi ilginç olduğu kadar da önemlidir: FİS’in seçimlerden başarıyla çıkmasından sonra ülkede Müslümanlara karşı başlatılan tutuklama ve infaz furyası karşısında, Malik Bin Nebi’nin öğrencileri olan ve her biri kırklı ellili yaşlara gelmiş yaklaşık 200- 250 akademisyen yurtdışından ülkeye gelerek çok programlı bir hareketle ülkenin önde gelen İslam düşmanlarına nokta ve kritik suikastlar yapmaya başlarlar. Ancak GİA militanları da bunları izleyerek her birini tek tek şehid eder.
Üniversite çalışmasına çok önem vermiştir. Cezayir Üniversitesinde bir mescid açıp çalışmalar yaparak, üniversitelerdeki Marksist tekeli kırmış ve İslami gençliğin ilk nüvesi olan kadroları kurmuştur. Bu gençler liselerde konferanslar veriyor, dergiler çıkarıyor ve kitaplar neşrediyorlardı. Meşhur bir sözü vardır: “Namaz kılmak için üniversitede elde edilen bir metre kare, üniversite dışında elde edilen çok geniş mekandan daha hayırlıdır.”
Çalışmaları sadece üniversiteyle sınırlı tutmamış, evini de İslami mücadelenin merkezi kılmıştır. Kız ve erkek öğrencilerle evinde nitelikli çalışmalar yapmıştır. Kadının İslami mücadeledeki yerini alması bakımından bu çalışmalar çok önemlidir.
Malik b. Nebi’nin İslami harekete etkisi niceliksel olmaktan öte nitelikseldir. Zaten büyük gruplar peşinde değil donanımlı bir kadro kurma peşindedir. 1973’te öldüğünde FLN tarafından Cezayir’in en tehlikeli adamı ilan edilmişti. Onun üniversite çalışması adeta Cezayir’in kimyasını değiştirmiştir. Çalışmaları bu nedenle engellenmiş, üniversitedeki görevinden alınmıştır. El Kıyam yasaklanmış ve çalışma arkadaşı Muhammed el Hıdar ülke dışına sürgün edilip sonra da 1967’de ise bir suikastla şehid edilmiştir.
El Kıyam’a ve Bin Nebiye düşmanlık yersiz değildir. Cemiyetin dergisi Humanisme Musulman’ın 1965’te yayınlanan bir makalede şöyle der:
“Kendilerini İslam’la temellendirmeyen tüm siyasi partiler, tüm rejimler ve tüm liderler gayri meşru ve tehlikelidir. Komünist bir parti, laik bir parti, Marksist-sosyalist bir parti ve milliyetçi bir parti (bu sonuncusu İslam dünyasının vahdetine karşıdır) İslam topraklarında var olamaz.
Malik Bin Nebi, ölü toprağı serpilmiş Cezayir’e ve ümmete diriltici söylemiyle dün olduğu gibi bugün de yol göstermektedir:
Arkadaş! Bu an, şafağın soluk akislerinin şark yıldızlarının arasından süzüldüğü andır.
Ek! Ey benim ekici kardeşim. Sabanının toprakta çizdiği izde, çok uzaklara, senin bulunduğun menzilden çok ilerilere ek!
Senin neş’eli şarkın, peygamberlerin terennümleri gibi yankılansın. Peygamberler de, medeniyetler doğuran diğer şafaklarda terennüm etmemişler midir?
Öyle ki senin sesin şurada haykıran koronunkinden daha fazla yankılansın.
Zira, bak orada, uyanan şehrin kapısında, oturdular, senin adımlarını takip edenleri eğlendirip durdurmak için panayırlar kurdular.
Gürültüleri senin sesini örtsün diye, cambaz sehpaları, soytarı sahneleri kurdular.
Sen orada ilerlerken, gölgeni saklamak ve doğan günü maskelemek için yalancı lambalar yaktılar.
Bayağılaştırmak istedikleri fikrin karşısına putu çıkardılar.
Fakat ideal yıldızı, önüne geçilmez hareketini tamamlayacaktır. O yine, fikrin zaferini ve putun hezimetini, çok eskiden Kabe’de olduğu gibi, bugün bir defa daha aydınlatacaktır.
Kaynakça:
Cezayir’de İslam’a Yeniden Doğuş. Malik Bin Nebi. Boğaziçi y.
Savaş Esintisi (Sömürünün Gerçeği). Malik Bin Nebi. Ankara Okulu y.
Yüzyılın Tanığı. Malik Bin Nebi. Lale Kitabevi.
İslam Davası. Malik Bin Nebi. Yöneliş y.
İslam ve Demokrasi. Malik Bin Nebi. Boğaziçi y.
Kur’an Fenomeni. Malik Bin Nebi. Külliyat y.
İslam Dünyasında Fikir ve Put. Malik Bin Nebi. Boğaziçi y.
Düşünceler. Malik Bin Nebi. Mana y.
Malik Bin Nebi’ye Göre Toplumsal Değişim. Ali Kureyşi. Ekin y.
Malik Bin Nebi. Fatih Okumuş. Düşün y.
Bir fikir savaşçısı: Malik Bin Nebi. Altan Algan. Özgün Duruş Gazetesi. 6.11.2009
Malik Bin Nebi ve Ümmetin Düşünsel Sorunları. Fawzia Bariun Haksöz Dergisi. Sayı:95. Şubat 1999
Malik Bin Nebi’nin İslami Hareketlere Katkısı. Haksöz Dergisi. Sayı:15. Haziran 1992. Ali Buravi ve Dr. Abdullatif Ubade ile söyleşi.
Bir Mücahidin Kaleminden Fikir-Put Savaşı. M. Numan Aşkaroğlu. Haksöz Dergisi. Sayı:27. Haziran 1993
Cezayir’de İslam’a Yeniden Doğuş. Yusuf Aydın. Haksöz Dergisi. Sayı:11. Şubat 1992
Cezayir Üzerine. Raşid Bin İsa. Haksöz Dergisi. Sayı:17. Ağustos 1992
*Bu yazı Özgür Üniversiteli Dergisi’nin Eylül 2011 tarihli 7. sayısında yayınlanmıştır.
