Aydınlanmanın Antropolojik Sınırları: Voltaire İslam ve Hz. Muhammed
Voltaire’in İslam ve Hz. Muhammed’e dair metinleri, kendi içinde açık ve inkâr edilemez bir çelişki barındırır. Aynı düşünür, kısa zaman aralıkları içinde, bir metninde Hz. Muhammed’i fanatizmin ve bilinçli bir siyasal-dinsel manipülasyonun simgesi olarak sunarken, başka metinlerinde onu büyük bir yasa koyucu, tarihsel bir dönüştürücü ve putperestliği ortadan kaldıran güçlü bir figür olarak tasvir eder. Bu çelişki, Voltaire’in düşünsel dağınıklığından ziyade, Aydınlanma aklının insan tasavvuruna içkin sınırların bir sonucu olarak okunmalıdır.
Voltaire’in Mahomet ou le Fanatisme adlı tiyatro eserinde Hz. Muhammed, tarihsel bir şahsiyet olmaktan çıkarılarak, fanatizmin alegorik bir figürü hâline getirilir. Bu metinde Peygamber, vahyi bilinçli biçimde araçsallaştıran, dini iktidar kurmanın bir aracı olarak kullanan ve kitleleri manipüle eden bir karakter olarak resmedilir. Voltaire burada, açıkça tarih yazmadığını söylese de, seçilen figürün Hz. Muhammed olması tesadüf değildir. Peygamberlik, bu anlatıda, hakikat iddiasından ziyade iktidar hırsıyla açıklanır.
Ne var ki aynı Voltaire, Essai sur les mœurs et l’esprit des nations ve Dictionnaire philosophique gibi eserlerinde, Hz. Muhammed’e dair son derece farklı bir dil kullanır. Bu metinlerde Peygamber, sıradan bir sahtekâr ya da fanatik olarak değil; geniş kitleleri tek Tanrı inancı etrafında toplayabilmiş, güçlü bir yasa koyucu ve tarihsel bir dönüştürücü olarak ele alınır. Voltaire, İslam’ın putperestliği tasfiye edişini teslim eder ve Hz. Muhammed’in başarısını basit bir aldatma ile açıklamanın mümkün olmadığını açıkça kabul eder. Böylece, bir yanda fanatik ve manipülatör bir “Mahomet”, diğer yanda tarihsel ağırlığı olan bir peygamber figürü ortaya çıkar.
Bu iki tasvir arasındaki gerilim, Voltaire’in İslam hakkında “kararsız” olmasından değil, onun eleştirel aklının belirli bir noktada işlemez hâle gelmesinden kaynaklanır. Voltaire, fanatizmi açıklarken, toplumu kökten dönüştüren her figürü iktidar arzusu üzerinden okuma eğilimindedir. Ona göre, geniş kitleleri harekete geçiren büyük iddiaların arkasında, kaçınılmaz olarak güç ve hâkimiyet isteği bulunur. Bu varsayım, Hz. Muhammed söz konusu olduğunda, peygamberliği siyasal çıkarla özdeşleştiren indirgemeci bir yoruma dönüşür.
Ancak bu varsayım genelleştirildiğinde, yalnızca Hz. Muhammed’i değil, Sokrates’i, Hz. Musa’yı, Hz. İsa’yı ve modern dönemde Marx gibi devrimci figürleri de aynı şüphe kategorisine yerleştirmek gerekir. Toplumu uyandırmaya, mevcut iktidarı sorgulamaya ve yerleşik meşruiyet biçimlerini yıkmaya çalışan herkes, bu mantıkla bakıldığında, “menfaatçi” ya da “iktidar hırslısı” olarak damgalanabilir. Oysa tarihsel ve sosyolojik gerçeklik bunun tersini göstermektedir: Çıkarcı aktörler genellikle mevcut sisteme entegre olmayı, onun sunduğu imkânlardan yararlanmayı tercih ederken; peygamberler ve devrimci düşünürler, tam aksine, bu sistemlerle çatışmayı ve ağır bedeller ödemeyi göze almışlardır.
Burada Aydınlanma’nın antropolojik sınırı belirginleşir. Voltaire’in insan tasavvuru, büyük ölçüde rasyonel çıkarını maksimize eden bir özneye dayanır. Bu tasavvur, gündelik siyasal davranışları açıklamakta işlevsel olabilir; ancak hakikat iddiasıyla ortaya çıkan, kişisel çıkarını askıya alan ve varoluşsal riskleri göze alan eylem biçimlerini anlamakta yetersiz kalır. Peygamberlik ve ahlaki devrim, bu indirgemeci insan anlayışına sığmayan istisnai fenomenlerdir.
Voltaire’in Hz. Muhammed’e dair çelişkili tutumu, bu nedenle, yalnızca tarihsel bir adaletsizlik olarak değil, Aydınlanma aklının kendi sınırlarını ele veren bir düşünsel kırılma noktası olarak okunmalıdır. Fanatizme karşı mücadele ederken, fanatizmin ne olduğunu en iyi bilen figürlerden birini araçsallaştırmak, Aydınlanma’nın evrensellik ve adalet iddiasıyla bağdaşmaz. Voltaire’in yaptığı, bilinçli bir polemik tercihi olsa bile, bu tercih ahlaki bir maliyet üretir.
Sonuç olarak, Voltaire örneği bize şunu gösterir: Aydınlanma, fanatizmi teşhir etmede güçlüdür; ancak peygamberlik ve devrimci ahlaki başkaldırı gibi olgular karşısında kendi antropolojik sınırlarına çarpar. Hz. Muhammed’e dair önce yerici, sonra övücü tutumlar, bu sınırların metinler üzerindeki somut izleridir. Bu nedenle Voltaire’in çelişkileri, yalnızca bireysel bir tutarsızlık değil, Aydınlanma düşüncesinin insan anlayışına dair yapısal bir problem olarak değerlendirilmelidir.
Aydınlanma düşüncesi, insan aklını otorite karşısında özgürleştirmeyi amaçlayan en güçlü entelektüel hamlelerden biridir. Ancak bu hamle, kendi içinden bakıldığında fark edilmeyen bazı antropolojik varsayımlar üzerine kuruludur. Bu varsayımlar, özellikle peygamberlik, devrim ve ahlaki başkaldırı gibi olgular söz konusu olduğunda, Aydınlanma’nın açıklama gücünü sınırlayan ciddi problemler üretir. Voltaire’in Hz. Muhammed tasvirleri etrafında ortaya çıkan çelişkiler, bu sınırların en görünür hâle geldiği örneklerden biridir.
Sanırım Voltaire’in Hz. Muhammed’i hedef almasının temel nedeni, Hristiyanlığa yöneltmek istediği eleştiriyi doğrudan kendi toplumu içinde yapamamasıdır. Kilise, siyasal ve toplumsal gücünü hâlâ büyük ölçüde koruduğu için, Hristiyan fanatizmini açıkça hedef almak hem sansür hem de kişisel güvenlik açısından ciddi riskler taşımaktadır. Bu nedenle Voltaire, eleştirisini “öteki” üzerinden, yani Avrupa dışı ve savunmasız bir figür aracılığıyla dolaylı biçimde kurar. Hz. Muhammed, bu bağlamda tarihsel bir şahsiyet olarak değil, Hristiyan bağnazlığını teşhir etmeye yarayan bir alegorik araç hâline getirilir. Böylece Voltaire, kendi toplumunun fanatizmini hedef alırken ahlaki bedeli düşük, politik maliyeti az bir eleştiri stratejisi benimser; ancak bu tercih, evrensellik iddiasındaki Aydınlanma aklının etik bir çelişkiye düşmesine yol açar.
Voltaire, bir yandan fanatizme karşı mücadeleyi insanlığın en yüksek ahlaki ödevlerinden biri olarak görürken, diğer yandan bu mücadeleyi yürütürken peygamberliği neredeyse zorunlu olarak “iktidar hırsı” ile açıklama eğilimindedir. Bu yaklaşım, açık ya da örtük biçimde şu varsayıma dayanır: Toplumu kökten dönüştürmeye talip olan her figür, nihayetinde bir güç veya menfaat hesabı yapmaktadır. Ancak bu varsayım evrenselleştirildiğinde, yalnızca Hz. Muhammed’i değil, Sokrates’i, Hz. Musa’yı, Hz. İsa’yı ve hatta modern dönemde Marx gibi figürleri de aynı şüphe kategorisi içine yerleştirmek kaçınılmaz hâle gelir. Bu noktada eleştirel akıl, kendi nesnesini çoğaltmak yerine kendini imha eden bir genelleme üretmeye başlar.
Buradaki temel sorun, Voltaire’in iktidar ile ahlaki başkaldırı arasındaki ayrımı yeterince kuramamasıdır. Oysa tarihsel olarak bakıldığında, çıkarcı ve iktidar odaklı aktörler genellikle mevcut düzenle uzlaşan, onun dilini ve meşruiyet araçlarını devralan figürlerdir. Peygamberler ve devrimci düşünürler ise tam tersine, mevcut düzenin meşruiyetini askıya alan, kişisel güvenliklerini, statülerini ve çoğu zaman hayatlarını riske atan aktörlerdir. Bu tür bir eylem biçimi, rasyonel çıkar hesaplarıyla açıklanamayacak kadar yüksek bir bedel içerir. Devrimci eylem, sosyolojik olarak entegrasyonun değil, kopuşun alanında gerçekleşir.
Voltaire’in antropolojik sınırı tam da burada belirginleşir. Aydınlanma insanı, büyük ölçüde rasyonel çıkarını maksimize eden bir özne olarak tasarlanır. Bu tasarım, gündelik siyasal davranışları açıklamakta işlevsel olabilir; ancak hakikat iddiasıyla ortaya çıkan, çıkarını askıya alan ve bedel ödemeyi göze alan figürleri anlamakta yetersiz kalır. Peygamberlik, bu açıdan Aydınlanma antropolojisi için bir “fazlalık”tır: Ne salt çıkarla ne de basit bir iktidar arzusuyla açıklanabilir.
Bu durum Voltaire’in metinlerinde açık bir çifte standarda yol açar. Aynı Voltaire, tarihsel ve felsefi eserlerinde Hz. Muhammed’i büyük bir yasa koyucu ve dönüştürücü figür olarak kabul ederken, polemik metinlerinde onu fanatizmin alegorik bir aracı hâline getirir. Burada mesele tarihsel bilgi eksikliği değil, eleştirel stratejidir. Voltaire, fanatizmi eleştirirken, eleştirinin ahlaki maliyetini düşük tutmak için “öteki”nin figürünü araçsallaştırır. Bu tercih, Aydınlanma’nın evrensellik iddiasıyla çelişen etik bir zafiyeti açığa çıkarır.
Daha da önemlisi, Voltaire’in mantığı tutarlı biçimde uygulandığında, kendi konumunu da problemli hâle getirir. Kiliseye ve mutlak monarşiye karşı yürüttüğü eleştiri de aynı şekilde “entelektüel iktidar inşası” olarak okunabilir. Bu noktada Aydınlanma eleştirisi, geri dönüp Aydınlanma’yı da vurur. Eğer her dönüştürücü söylem menfaatle açıklanacaksa, ahlaki devrim fikrinin kendisi anlamsızlaşır. Geriye yalnızca güç mücadeleleri kalır.
Sonuç olarak, Voltaire örneği üzerinden görülebileceği gibi, Aydınlanma düşüncesinin en büyük sınırlarından biri, insan eylemini neredeyse bütünüyle çıkar ve güç kategorileri içinde düşünmesidir. Bu yaklaşım, fanatizmi teşhir etmede güçlüdür; ancak hakikat iddiasıyla ortaya çıkan ahlaki başkaldırıları anlamakta yetersizdir. Peygamberlik ve devrimci eylem, Aydınlanma’nın bu indirgemeci antropolojisine sığmaz. Bu nedenle Voltaire’in Hz. Muhammed tasvirleri, yalnızca bir tarihsel haksızlık değil, aynı zamanda Aydınlanma aklının kendi sınırlarını ele veren bir düşünsel kırılma noktası olarak okunmalıdır.
Dipnotlar
-
Voltaire, Le Fanatisme, ou Mahomet le Prophète adlı eserinin önsözünde, sahnede sunduğu “Mahomet” figürünün tarihsel birebirlik iddiası taşımadığını, amacının fanatizmi teşhir etmek olduğunu belirtir. Bununla birlikte, seçilen figürün Hz. Muhammed olması, eleştirinin etik maliyetini ortadan kaldırmaz. Bkz. Voltaire, Mahomet ou le Fanatisme, 1741, Préface.
-
Aynı eserde Hz. Muhammed, dini bilinçli biçimde araçsallaştıran, kitleleri yönlendiren ve fanatizmi örgütleyen bir karakter olarak sunulur. Bu tasvir, Voltaire’in tarihsel değil, alegorik bir temsil kurduğunu gösterir; ancak peygamberliği iktidar hırsıyla özdeşleştiren indirgemeci bir antropolojiye dayanır. Bkz. Voltaire, Mahomet ou le Fanatisme, özellikle I. ve II. perdeler.
-
Voltaire’in Essai sur les mœurs et l’esprit des nations adlı eserinde Hz. Muhammed, sıradan bir sahtekâr olarak değil, putperestliği ortadan kaldıran ve geniş kitleleri tek Tanrı inancı etrafında birleştiren tarihsel bir yasa koyucu olarak ele alınır. Bu yaklaşım, tiyatro eserindeki olumsuz tasvirle açık bir gerilim içindedir. Bkz. Voltaire, Essai sur les mœurs, bölüm “De l’Arabie et de Mahomet”.
-
Dictionnaire philosophique’te yer alan “Mahomet” maddesinde Voltaire, Hz. Muhammed’in başarısını basit bir aldatma ile açıklamanın mümkün olmadığını kabul eder ve onun tarihsel etkisini teslim eder. Bu pasajlar, Voltaire’in polemikçi dili ile tarihsel değerlendirmesi arasındaki ayrımı açıkça gösterir. Bkz. Voltaire, Dictionnaire philosophique, madde: “Mahomet”.
-
Voltaire’in fanatizm eleştirisinin, Avrupa içi dinî ve siyasal çatışmalar bağlamında şekillendiği ve İslam figürünün çoğu zaman dolaylı bir eleştiri aracı olarak kullanıldığı yönünde bkz. Jonathan Israel, Radical Enlightenment, Oxford University Press, 2001.
-
Aydınlanma düşüncesinin insanı büyük ölçüde rasyonel çıkar öznesi olarak tasarlaması ve bu tasarımın peygamberlik gibi hakikat iddialarını açıklamakta yetersiz kalması üzerine genel bir değerlendirme için bkz. Alasdair MacIntyre, After Virtue, University of Notre Dame Press, 1981.
Kaynakça
Voltaire. Le Fanatisme, ou Mahomet le Prophète. 1741.
Voltaire. Essai sur les mœurs et l’esprit des nations. 1756.
Voltaire. Dictionnaire philosophique. 1764.
Israel, Jonathan. Radical Enlightenment: Philosophy and the Making of Modernity 1650–1750. Oxford: Oxford University Press, 2001.
Said, Edward W. Orientalism. New York: Vintage Books, 1978.
MacIntyre, Alasdair. After Virtue. Notre Dame: University of Notre Dame Press, 1981.
Adamson, Peter. Philosophy in the Islamic World. Oxford: Oxford University Press, 2016.

