BİD’AT
Dinde Eksiltme ve Çoğaltma
Bid’at kavramı Kur’ân’da dört yerde kullanmıştır. Bunların ikisi olumlu anlamda, diğer ikisi ise olumsuz anlamda kullanılmıştır. Arapça’da “icat etmek, örneği olmaksızın yapıp ortaya koymak, inşa etmek” anlamlarına gelen “bd‘a” kökünden türeyen bid‘at, “daha önce benzeri bulunmayıp sonradan ortaya çıkan (muhdes) şey” anlamına gelir.(Rahmi Yaran, Bid‘at md.). “O, göklerin ve yerin eşsiz-örneksiz (bediy) yaratıcısıdır.” (Bakara, 2/117 ve En‘âm, 6/101). Bir sıfat olarak Bedî’, daha önce aynısı veya benzeri olmayan şeyi veya şeyleri yaratan, vücuda getiren demektir. “De ki: “Ben, peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri (bid’en) değilim.” (Ahkaf, 46/9). “Kendilerinin icat ettikleri (ibtedeuha) ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik.“(Hadîd, 57/27). Birinci ayette (Ahkaf, 46/9) Kur’an, bid’at açısından Hz. Peygamberin durumunu değerlendiriyor. O, türedi bir peygamber olarak ortaya çıkmamıştır. O, ilâhî iradenin planı ve faaliyeti üzere gönderilen ışık ve aydınlık rehberi peygamberlerden biridir. İkinci ayet olan Hadîd 27’de ise, kavramsal ve kurumsal açıdan ele alınmakta ve peygamberler tarihinde bu türediliğe örnek olarak Hristiyan ruhban sınıfının icat ettiği (ve sonra da ilkelerine saygılı olmadıkları) ruhbaniyet, dünyadan uzaklaşma, uhrevileşme, gösterilmektedir.
Bid’atlar, iyi niyetle icat edilebilirler; bu onların bid’at olmasını engellemez. Yanlış iyi niyetle de yapılsa yanlıştır. İslâm öyle bir dindir ki Allah onu ilk insanla başlatmış ve günümüze kadar insanı, onun değişmez, zamanüstü ve mükemmel ilkeleriyle eğitmiştir. Bu ilkeler tüm peygamberlerin mesajında aynıdır. Kur’an bu mesajları toplayan son kitaptır. Dolayısıyla Kur’an’ın din dediğine ekleme veya çıkarma yapmak bid’at, türedilik yapmaktır. Tamamlanan ve kemâle eren İslâm dininin türedi kişi, kurum ve kavramlara, ekleme veya çıkarmaya ihtiyacı yoktur. “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet’i beğendim.” (Maide, 5/3). “Bidat” dinde kendisine delâlet edecek bir kaynak olmadan ortaya çıkarılan şeydir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkan fikir ve davranışlardan biri de âyet ve hadislerin emir veya nehiy şeklinde temas etmediği, sonradan ortaya çıkarılan ve iman veya ibadet olarak dine katılan fikir ve davranışlardır. “Kuşkusuz ki, sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabıdır. Yolların en hayırlısı da Muhammed (sav)’in yoludur. İşlerin en şerlisi ise sonradan uydurulan şeylerdir! Dine sonradan sokulan her şey bid’attır! Her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık ta, ateştedir!” (Müslim 867, Nesei 3/188).
“Bid’at, Rasûlullah’tan (sav) sonra ortaya çıkan herşeydir” Bu tarife göre, dinî özellik taşıyan amel ve davranışlarla birlikte günlük hayatla ilgili olarak sonradan ortaya çıkan yeni düşünceler, uygulama ve âdetler de bid’at olarak kabul edilmiştir. Bu tarifin pek uygun olduğunu düşünmüyoruz. “Bid’at, Rasûlullah’tan (sav) sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan her şeydir.” Bu tanıma göre dinle ilgisi olmayan ve dinî özellik taşımayan yeni icatlar bid’at sayılmaz. Bu bakımdan örf ve âdet türünden olan davranışlar bid’at kavramının dışında değerlendirilir. Bu tanımın daha kapsayıcı ve daha doğru olduğunu kabûl ediyoruz. Dine ekleme veya çıkarma Allah ve Rasûlü’nün yetkisi dahilindedir. Bu anlamda yapılan her türlü ekleme bid’attır. “Her bid’at dalalettir.” (Müslim, Cum’a, 43). Ancak dini yorumlama ve uygulamalar ekleme değildir. Burada bid’at-ı, hasene ve seyyie olarak ayıranlar da olmuştur. Aslında bid’atın iyisi ve kötüsü olmaz. Ortaya çıkarılan bir yenilik dinde olmayan bir şeyi icat etmekteyse, o zaman onun güzeli olmaz. Ortaya konulan yenilik, dinle ilgili değil de hayatın başka alanlarıyla ilgili ise onun bid’at kavramıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bid’at, eski örflerin yerine yeni örfler koymanın adı da değildir; bid’at dinin tespitlerinin yerine eski veya yeni herhangi bir örfü koymanın adıdır. Halbuki örfün ilahi bir emir gibi değerlendirilmesi, dinleştirilmesi her halükârda bid’attır.
İslâm’ın mutlak olarak meşrû kıldığı bir nâfileyi; zaman, mekân, keyfiyet, adet açısından sınırlamak mükellefin alanı ve görevi değildir. Bu, Allah Teâlâ’nın Rasûlü aracılığıyla belirlediği bir alandır. Âyetlerde “Ey İman edenler! Allah’ı çokça zikredin ” (Ahzab, 33/41) gibi mutlak emirler bulunmaktadır. Bu ayette geçmekte olan zikir ibadetini belli bir keyfiyete, mekâna, zamana hasretme hakkı mükellefe ait değildir. Bununla ilgili Rasûlullah’tan (sav) varit olan birçok özel zikir örnekleri mevcuttur. Dine taalluk eden her konuda olduğu gibi, bu konuda da Rasûlullah’a tâbi olunmalı, dinde yeni bir şey ihdas etmekten sakınılmalıdır. İbadetlerin yapılış şekilleri, zamanları, mekanları akılla belirlenmeye açık değildir. Bunların tümü İslam dini tarafından belirlenmiş olup uygulamaları vahiyle ulaşan bilgiye göre yerine getirilmelidir. Buralarda kıyasa, re’ye mahal yoktur. Rasûlullah (sav) namazla ilgili; “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız o şekilde namaz kılın,”( Buhârî, Sahih, Edeb, 27) buyurmuş, hac ibadeti ile ilgili olarak da “Haccınızın menâsıkini (uygulamalarını) benden alınız,” (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübra) buyurmuştur. Bu hadislerden açıkça anlaşıldığına göre; ibadetlerin belirleyicisi olan Allah Teâlâ’dır. O’nun; dini ulaştırmak ve uygulamada örnek olmak üzere gönderdiği kulu ve rasûlü Muhammed (sav)’dir.
Peygamberimizin nâfileler konusunda sahâbeye tavsiyeleri de birer ilkedir. Ancak Peygamber’in dışındaki kişilerin tavsiyelerine uyulsa bile temel ilke haline getirilemez. Ayrıca nâfile ibadetlerde abartılı davranmak ta bid’attır. Senenin her günü oruç tutmak, her gün mutlaka yüz rekat namaz kılmak, günde dört bin küsür zikir çekmek gibi. Halbuki nâfile ibadet konusunda da en önemli ve en fazla sevap kazandıracak ibadetleri tercih etmek daha doğru, dinin amacına daha uygundur. “Amellerin Allah Teâlâ’ya en sevimli olanı, az da olsa devamlı yapılanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 218). Peygamber Efendimizin, Mescid-i Nebi’de Allah’ı zikreden ve Kur’an âyetlerini müzakere eden iki gruptan Kur’an’ı müzakere eden gruba katılması, onları tercih etmesi çok manidardır. Kur’an ile meşgul olmak ilim öğrenmektir. İlim öğrenmek her müslüman için farzdır. Kişinin bu konuda eksiği var ve ilim öğrenecek imkânlara sahip ise öncelikle ilim öğrenmeyi tercih etmesi gerekir. Ancak bu imkânlara sahip olmayanların nâfile ibadetlerden herhangi birini, Peygamberimizin tavsiyesi miktarınca yapmalarıda uygundur.
İslâm âlimlerinin bir konudaki yorumları ve görüşleri de bid‘at değildir. Belki o yorum ve görüşleri dinin aslı gibi görmek, ilahi bir emir gibi değerlendirmek bid’attir. Hiç bir yorum dinin aslı olamaz. Eğer yorumlar dinin zaman ve zemine göre anlaşılmasını sağlıyorsa değerlidir, önemlidir ve olması gereken budur. Ancak bunun ötesine geçmesi, dinîn bir parçası gibi değerlendirilmesi dine ekleme veya çıkarma yapmaktır ki, bu bid’attır. İslâm dini tam ve mükemmel bir dindir. Onda zam ve iskonto olmaz. Ancak zamana, yöreye ve kişiye göre yorumu yapılabilir. Bu yorumlar evrensel değildir. Yer, zaman ve kişi ile sınırlıdır. Halbuki içtihat kapısı kıyamete kadar açıktır. Ortaya çıkan yeni problemlere Kur’an ve Sünnet ışığında çözüm bulmak İslam âlimlerinin görevidir.
Bid’at, din bünyesinde söz konusu olur. Hayatın diğer alanlarındaki yeniliklerin bid’at kavramıyla irtibatlandırılması doğru değildir. Hatta diyanet denen ve dine getirilen beşerî yorumları da içeren geniş alandaki yenilikler de bid’at kavramı içine girmez. Bid’atin söz konusu edilebilmesi için ‘özgün din’ bünyesinde yeni icatların olması gerekir. Başka bir deyişle, bid’at, ilâhî alana müdahele ile ortaya çıkan bir olumsuzluktur. Dinin insana bıraktığı alanlardaki yenileşmeler, bu yenileşme adına yapılan müdaheleler yanlış dahi olsa bid’at adını almaz. O halde bid’at Kur’an ve Sahih Sünnette yer almayandır. Çünkü bunlar dinîn kaynağıdır. Bunun dışındakiler başka şeylere kaynaklık yapsa da dinîn kaynağı olamazlar. Bid’at sadece nesneler veya ibadetler icat etmekle olmaz. Dinde dayanağı olmayan dinsel tavırlar da bid’attır.
Bid’at; “Öncekilerin kabullerine ters düşen şeydir” şeklinde de tanımlanmıştır. Böyle bir tanım kanaatimizce doğru değildir. Öncekilerin, sahabe ve tabiinin ve diğerlerinin kabulleri tümden doğru olabilir mi? Öncekilerin kabulleri nass, kesin delil değildir, olamaz da. Zîrâ temel kaynak Kur’an ve Sünnettir. Öncekilerin kabullerinin hepsinin doğru olması mümkün değildir. Onlarda insan olduklarına göre hata yapma imkanları her zaman bulunmaktadır. Bu anlayış insanı geçmişi kutsamak gibi bir yanlışa götürür. Dolayısıyla bid’at ilâhî alana müdahale etnek ve temel kaynaklarda artırma ve eksiltme yapmaktır. Bundan kaçınmak her müslümanın görevi olmalıdır.
