Bilen Kalp: Tasavvufî Bir Dönüşüm Yolu
SÜREÇ VE TAMAMLANMA
İnsanın Dönüşüm Süreci ve Kemâli (Varlığın Hakikatine Yöneliş ve Gerçekleşme-İnsanın Kendini Aşarak Hakikate Ulaşması)
Bir Âşığın Hikâyesi
İbnü’l-Arabî’ye atfedilir
Bir gün, Allah’ın âşıklarından biri şeyhinin evine gider. Şeyh ona aşk hakkında konuşmaya başlar. Şeyh konuştukça, âşık yavaş yavaş erimeye başlar; gittikçe daha latif bir hâl alır, nihayet ince bir su akıntısı gibi akıp gider. Onun bütün fizikî varlığı şeyhin gözleri önünde çözülür; geriye yerde bir miktar sudan başka hiçbir şey kalmaz.
Tam o sırada şeyhin bir dostu içeri girer ve sorar:
“Az önce gelen o adam nerede?”
Şeyh yerdeki suyu işaret ederek şöyle der:
“İşte o adam bu sudur.”
Bu tür bir erime hâlin hayret verici bir dönüşümüdür. Adam yoğunluğunu öyle bir kaybetmiştir ki aslî hâline, yani bir damla sıvıya dönüşmüştür. Zira başlangıçta da insan, sudan insan suretine gelmiştir; nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Biz her canlı şeyi sudan yarattık.”
Bu âşık, yalnızca kendi aslî özüne, yani hayatın kaynağı olan suya geri dönmüştür. Buradan şu sonuca varabiliriz:
Âşık, her şeyin onun vasıtasıyla hayata geldiği varlıktır.
Postmodern Durum
İnsan varlığının gerçek ve esas ihtiyaçları yüzyıllar boyunca çok fazla değişmemiştir. Sekiz yüz yıl önce, ilahiyatçı ve sûfî Ebû Hâmid el-Gazâlî şöyle demiştir: “İnsan kemâli şunda yatar ki, Allah sevgisi insanın kalbini tamamen ele geçirsin ve ona bütünüyle sahip olsun; eğer bütünüyle sahip olamıyorsa bile, kalpteki diğer bütün sevgilere üstün gelsin.”
Bu ifadeyi kavrayabilmek için, burada kullanılan “Tanrı” kelimesinin şu anlamlara da geldiğini anlamamız gerekir: Hakikat, Hayatın Kaynağı, her şeyin en latif hâli. Tanrı sevgisi, en büyük hakikatin sevgisidir. Bu arayış dinle değil, hakikatle ilgilidir. “Tanrı sevgisi”, bizim en gerçek olanla kurduğumuz asli ilişkidir.
Yüzyıllar içinde değişmiş olan şey, belki de kalpten Hakikatin sevgisini, yani Tanrı sevgisini uzaklaştırabilecek güçlerin biçimi ve baskısıdır. Ve daha da değişebilecek olan şey, insanın Tanrı sevgisini artık insan kemâlinin ve iyi oluşunun ölçütü olarak tamamen yitirmesidir.
Sûfî olmak, bir âşık olmaktır; fakat herhangi bir türden âşık değil. Ne seveceğimizi ve sevginin bizden ne talep ettiğini bilmek için bilgiye ihtiyaç duyarız; öyle ki sonunda sevginin kendisi hâline gelebilelim. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî şöyle der: “Nesnesi olmayan sevgiden daha büyük bir sevgi yoktur.”
Belki bir zamanlar insanlar kendilerini, kurtuluşa, hakikate veya aydınlanmaya götüren açık bir yol sunan kozmik bir düzenin parçası olarak hissediyorlardı. Ruhânî hakikatin henüz marjinalleşmediği o dönemde, ilahî sevgi ve rahmet, gerekli ahlâkî ve dinî görevleri yerine getiren herkese, şartları ne olursa olsun, açıktı. Neredeyse her insan, kendi insanlığında umudun ön şartını bulabiliyordu.
Biz ise ruhsal belirsizliğin ve büyük çelişkilerin hüküm sürdüğü bir çağda yaşıyoruz. Kültürel çözülmenin işaretlerini görüyor ve bir umut ufku arzuluyoruz. Postmodern çağda birçok insan için durum şudur: bütün dinî hakikatler göreli hâle gelmiştir; artık hiçbir din mutlak görünmemektedir. Bu durumda, iman ve ahlâk hayatı bile kurtuluş için bir güvence değildir. İsimsiz kaygılar ve suçluluk duyguları ile yaşıyoruz. Yoğun hayatlarımızın yüzeyinin hemen altında bir utanç ve değersizlik akımı dolaşmaktadır. Kozmik tatmini bir yaşam tarzında, bir kariyerde, bir benlik imgesinde ya da romantik bir ilişkide bulmaya çalışırız. Bazıları kendini kabul, bağışlanma ve anlayışa ulaşmak için terapistlere başvurur. İlâhî yargıdan kurtulmuş olsak bile, telafi edilemeyen varoluşsal bir suçluluk duygusu tarafından rahatsız ediliriz.
Bunun ötesinde, bizi daha geniş toplumla birleştiren ortak bir kültürel mit ya da birleştirici bir vizyon da yoktur. Dinî biçimlere ve kurallara bağlılık hızla ortadan kalkmakta, yerini ya benliğin yüceltilmesine ya da benlikten kaçışa bırakmaktadır. Benliğin yüceltilmesi, moda, beden kültürü ve kariyer gibi birçok biçimde kendini gizler. Benlikten kaçış ise giderek hayatlarımızı şekillendiren büyük endüstriler tarafından beslenir: profesyonel sporlar, alkol ve uyuşturucular, kumar, kitle iletişim araçları ve cinsellik ile şiddet üzerinden sunulan eğlence. Bizi birleştiren tek şey, sentetik ve para merkezli bir “kültür”dür.
Birçok insan, büyük geleneklerin sunduklarından parçalar alarak kendi kişisel manevî dünya görüşünü kurmaya çalışır. Bir hemşirenin şu sözleri, pek çok insanın tecrübesini özetler gibidir: “Dünyanın birçok manevî yoluna baktım ve hepsi aşağı yukarı aynı şeyi söylüyor gibi görünüyor. Ama hiçbirine bağlanamadım ve günlük hayatın içinde kutsalı hatırlamak zor oluyor.”
“Ben”in Krallığı
Aradığımız şey nedir? İnsan olarak içinde bulunduğumuz durum şudur: acı ve ölümün bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz. Hiçbir haz miktarı bu gerçeği ortadan kaldıramaz. Haz aracımız bedendir ve beden doyuma, hastalığa ve ölüme tabidir.
Artık cehennem azabından korkmuyor olsak bile, kendi hayvani benliğimizle bir şekilde baş etmek zorundayız. Hangi arzularımızın gerçek ve belki de kalıcı bir iyilik hâline götürebileceğini bilmeye çalışırız. Ne zaman ve ne kadarın yeterli olduğunu anlamaya çalışırız; fakat bu hayvani benliğin arzuları sonsuzdur. Baskılama ya da en azından öz-disiplin, içinde bulunduğumuz durumun kaçınılmaz bir şartıdır. Kimliğimiz, yani ego-benliğimiz, bedenden doğan ve onun hazları ile hayatta kalma ihtiyacıyla ilişkili psikolojik tezahürlerin karmaşık bir bütünüdür. Akıl dışı, hataya açık ve nihayetinde ölümlü bir bedenle yaşamakta bir tür dehşet vardır.
Bedenle bizi uzlaştıracak kültürel ve ruhsal değer sistemlerine sahip değiliz. Bedene hizmet ediyoruz ama ona nasıl hizmet edeceğini öğretmiyoruz. Bedeni yüceltiyoruz ama onu kutsamıyoruz. Bugünün kültürel değer sistemleri, insan topluluklarına sunulmuş en az ruhsal içerikli sistemler arasındadır. Temelde hayatın anlamı bilinçsiz bir işleyişe indirgenmiştir: istediğimizi satın alabilecek bir işe sahip olmak ve hayatı mümkün olduğunca az acı ve rahatsızlıkla geçirmek. Bize sunulan tatmin, iyi ve zeki birer tüketici olmak, haz peşinde etkili bir şekilde koşmaktır. Sonunda birkaç arzuyu tatmin edebilmek için arzularımızın çoğunu bastırmak zorunda kalırız.
Yine de varoluşumuzun sorunu ortada durmaktadır. Arzularımızı gerçekleştirmekte özgür olsak bile, hayatımıza anlam verecek bir şeyi gerçekleştirme ve onu doldurma noktasında eksik kalırız. Tanrı’yı yargılayan olarak ortadan kaldırmış olsak bile, içimizde bir daralma, değersizlik, suçluluk ve günah duygusu kalır.
Bu varoluşsal daralma, ruhsal gerçeklik boyutlarından kopmuş olan “ben”in kendisidir. Gündelik uyanık varoluşumuzda fiilen bildiğimiz ve olduğumuz şey budur. Haz arayan ve acıdan kaçınan bu “ben” hâline geliriz. Ancak haz kapasitemiz sınırlıdır ve acıyla karşılaşmamız kaçınılmazdır. Kendimizi korumak için bilinçsizce kendi psikolojik ve maddi alanımızın mutlak hâkimi olmaya çalışırız. Sınırları ve savunmaları olan bir krallık kurarız. İstediğimizi elde etmek ve istemediklerimizi dışarıda tutmak için gücümüzü sağlamlaştırmaya çalışırız. Bu, “ben”in işi ve stratejisidir.
Buna rağmen, maddi bir bakış açısından bile bu krallık bir örümcek ağı kadar dayanıksızdır. Onu ne kadar özenle örmüş olsak da, kader onu bir anda silip süpürebilir. Maddi dünyaya dayanarak güvenlik ve iyi oluş hissi kuran bizlerin sürekli bir korku ve daralma hâlinde yaşaması şaşırtıcı değildir. Arzularımıza ulaştığımızda ve buna “mutluluk” dediğimiz şeyi deneyimlediğimizde bile, bunun gerçekten gerçek olup olmadığını ve ne kadar süreceğini sorgulamaktan kendimizi alamayız.
Bilincimizle, irademizle ve sevgimizle ne yapacağız? İnsanları farklı şekillerde şaşırtan, oyalayan ve baskı altına alan asıl mesele budur.
Bu insan yüzü, acının ahırına bağlanmış bir biçimdir: bir parça tanrı, bir parça melek, bir parça hayvan… nadiren açığa çıkan gizli bir cazibe. —Rûmî, D 568
“Ben”in Yapısı
Bizim “ben”imiz, ruhsal gerçeklik boyutlarından kopmuş bu daralmış varoluş hâlidir. Bu “ben”, kendisini bağımsız ve mutlak bir varlık gibi kurmaya çalışır; kendi sınırlarını belirler, kendini korur ve sürdürmek ister. Ancak bu yapı, aslında geçici ve kırılgandır. Kendini kalıcı ve güvenli zannetse de, temelde sürekli tehdit altındadır.
Bu “ben”, kendi varlığını sürdürebilmek için arzular üretir, hazların peşinden gider ve acıdan kaçınır. Fakat bu çaba hiçbir zaman tam bir tatmine ulaşamaz; çünkü hem arzular sınırsızdır hem de onları karşılayabilecek imkânlar sınırlıdır. Bu yüzden “ben”, sürekli bir eksiklik duygusu ve tatminsizlik içinde kalır.
İnsan bu durumda, kendi iç dünyasında bir tür bölünmüşlük yaşar. Bir yanda daha yüksek, daha hakiki bir yönelime işaret eden bilinç ve sevgi kapasitesi vardır; diğer yanda ise bedene ve hazza bağlı olan sınırlı benlik yapısı bulunur. Bu iki yön arasındaki gerilim, insan varoluşunun temel dramını oluşturur.
Bu nedenle mesele yalnızca arzuları yönetmek değil, aynı zamanda bu “ben”in mahiyetini anlamaktır. Çünkü insan, kendisini yalnızca bu dar benlikten ibaret zannettiği sürece, gerçek özgürlüğe ve hakiki doyuma ulaşamaz.
İnsana Özgü Bir Yaşam Yolu
İnsana uygun bir yaşam yolu, insanın tüm boyutlarını dikkate almak zorundadır. İnsan yalnızca biyolojik bir varlık değildir; aynı zamanda bilinç, irade ve sevgi kapasitesine sahip bir varlıktır. Bu nedenle gerçek bir yaşam yolu, insanın hem maddi hem de ruhsal boyutlarını kapsamalıdır.
İnsanın içinde, daha yüksek bir gerçekliğe yönelme eğilimi vardır. Bu eğilim bastırılamaz; çünkü bu, insanın varlık yapısının bir parçasıdır. Ancak modern yaşam koşulları, bu eğilimi çoğu zaman görmezden gelir ya da bastırır. İnsan, yalnızca tüketen, üreten ve haz peşinde koşan bir varlık hâline indirgenir. Bu da insanın kendi özüne yabancılaşmasına yol açar.
Gerçek bir yaşam yolu, insanın içsel potansiyelini gerçekleştirmesine imkân tanımalıdır. Bu, yalnızca bireysel bir tatmin meselesi değildir; aynı zamanda insanın varoluşunun anlamını keşfetmesiyle ilgilidir. İnsan, kendi hakikatini bilmeden, ne kendisiyle ne de dünya ile doğru bir ilişki kurabilir.
Bu bağlamda, manevî eğitim bir zorunluluk hâline gelir. Çünkü insanın iç dünyası, kendi hâline bırakıldığında, çoğu zaman dağınık ve yönsüz kalır. Manevî disiplin ve rehberlik, insanın bu içsel potansiyelini açığa çıkarmasına yardımcı olur.
Tamamlanma: Okyanusu İçinde Taşıyan Damla
Tamamlanma, insanın kendi özüne dönmesiyle ilgilidir. Bu, dışarıdan kazanılan bir şey değil, zaten var olan bir hakikatin fark edilmesidir. İnsan, görünüşte sınırlı bir varlık olsa da, özünde sınırsız bir hakikati taşır. Bu nedenle insan, bir damla gibi görünse de, aslında okyanusu içinde barındırır.
Bu anlayışa göre, insanın amacı kendisini aşmak değil, kendisini gerçek anlamda bulmaktır. Çünkü insanın hakiki özü, onun sınırlı benliğinden çok daha geniştir. Bu özle temas kurmak, insanın tamamlanması anlamına gelir.
Bu süreçte, insanın benlik algısı dönüşür. Kendisini ayrı ve bağımsız bir varlık olarak görmek yerine, daha geniş bir bütünün parçası olarak idrak etmeye başlar. Bu idrak, yalnızca entelektüel bir bilgi değil, varoluşsal bir tecrübedir.
Manevî Eğitimin Fikri
Manevî eğitim fikri, insanın kendisini dönüştürme ihtiyacına dayanır. Bu dönüşüm, yalnızca zihinsel bir anlayışla gerçekleşmez; bütün varlığın katılımını gerektirir.
İnsan, kendi başına bırakıldığında, alışkanlıklarının, arzularının ve koşullanmış tepkilerinin etkisi altında yaşar. Bu durum, onun hakiki doğasını gerçekleştirmesini engeller. Manevî eğitim, bu koşullanmış yapının fark edilmesini ve aşılmasını amaçlar.
Bu süreç, disiplin, dikkat ve süreklilik gerektirir. Çünkü insanın iç dünyası, kolayca değişebilecek bir yapı değildir. Uzun süreli bir çaba ve yönelim olmaksızın, kalıcı bir dönüşüm mümkün değildir.
Manevî eğitim aynı zamanda bir rehberlik sürecidir. Bu rehberlik, daha önce bu yolu kat etmiş olanların tecrübesine dayanır. Bu nedenle gelenek, bu yolun önemli bir parçasıdır.
Ancak bu eğitim, dışsal bir taklitten ibaret değildir. İnsan, bu yolu kendi içsel tecrübesiyle doğrulamak zorundadır. Gerçek bilgi, ancak yaşantı yoluyla elde edilir.
Sonuç olarak, manevî eğitim, insanın kendi hakikatini gerçekleştirme sürecidir. Bu süreçte insan, sınırlı benliğini aşarak daha geniş bir varlık bilincine ulaşır.
SEVGİNİN BİLGİSİ
Sevginin Evreni
Sevgi, varoluşun temel gerçekliklerinden biridir. O, yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda bir varlık hâlidir. Sevgi, insanın kendisini aşmasını ve daha geniş bir gerçeklikle ilişki kurmasını mümkün kılar.
Sevgi olmaksızın, insan varoluşunun anlamı eksik kalır. Çünkü sevgi, insanın hem kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu ilişkinin merkezindedir. Sevgi, aynı zamanda insanın ilahî olanla kurduğu ilişkinin de temelidir.
Sevgi, insanın içsel yapısında bulunan bir güçtür. Bu güç, doğru şekilde yönlendirildiğinde, insanın dönüşümünü sağlar. Ancak yanlış yönlendirildiğinde, insanı yanıltabilir ve sınırlı şeylere bağlayabilir.
Bu nedenle sevginin bilgisi önemlidir. İnsan, neyi sevmesi gerektiğini ve sevginin kendisinden ne talep ettiğini bilmek zorundadır. Aksi takdirde sevgi, insanı hakikate götürmek yerine, onu yanılsamalara sürükleyebilir.
Sevgi, insanın varoluşunun en derin boyutlarına dokunan bir güçtür. Bu yüzden, onun doğru anlaşılması ve yaşanması, insanın hakiki gelişimi için zorunludur.
Sevginin Spektrumu
Sevgi, tek bir biçimde ortaya çıkmaz; farklı düzeylerde ve farklı yoğunluklarda tezahür eder. En alt düzeyde sevgi, haz ve arzu ile bağlantılıdır. İnsan, kendisine hoş gelen şeylere yönelir ve bunları sever.
Daha yüksek düzeylerde ise sevgi, bencillikten uzaklaşır ve başkalarını da içine alan bir genişlik kazanır. Bu aşamada sevgi, yalnızca almak değil, aynı zamanda vermek anlamına gelir.
En yüksek düzeyde sevgi ise, herhangi bir nesneye bağlı olmayan bir sevgi hâline gelir. Bu sevgi, saf ve koşulsuzdur. İnsan, bu tür bir sevgiyle, varlığın kendisiyle ilişki kurar.
Sevgi ve Huzurun Doğuştan Gücü
Sevgi ve huzur, insanın doğuştan sahip olduğu güçlerdir. Bu güçler, insanın varlık yapısının ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan, bu güçleri sonradan kazanmaz; aksine, bunları hatırlar ve açığa çıkarır.
Sevgi, insanın içsel merkezine bağlıdır. Bu merkez, insanın en derin ve en hakiki yönünü temsil eder. İnsan bu merkeze yöneldiğinde, sevgi doğal olarak ortaya çıkar.
Huzur ise, insanın bu merkezle uyum içinde olması durumudur. İnsan, kendi içsel merkezinden uzaklaştığında, huzursuzluk ortaya çıkar. Bu nedenle huzur, dış koşullara bağlı değil, içsel bir dengeye bağlıdır.
İnsan, dikkatini dış dünyaya yönelttiğinde, bu içsel güçlerden uzaklaşabilir. Ancak dikkatini yeniden içe yönelttiğinde, sevgi ve huzur tekrar ortaya çıkar. Bu, insanın kendi doğasına geri dönmesi anlamına gelir.
Bu bağlamda, manevî yol, insanın bu doğuştan gelen güçleri keşfetmesi ve geliştirmesi sürecidir. Bu süreç, insanın kendisini daha derin bir şekilde tanımasını sağlar.
HARİTA VE PSİKOLOJİ (İçsel harita ve bunun psikolojik açıklaması)
İçsel Mücadele: Sûfî Psikolojide Benliğin Yapısı
İnsan, kendi içinde farklı eğilimlerin ve güçlerin bulunduğu bir varlıktır. Bu eğilimler arasında sürekli bir mücadele vardır. Bu mücadele, insanın içsel gelişiminin bir parçasıdır.
Sûfî psikoloji, insanın bu içsel yapısını anlamaya çalışır. Bu anlayış, insanın kendisini tanımasına ve dönüştürmesine yardımcı olur.
İnsan, yalnızca tek bir benlikten oluşmaz; farklı düzeylerde işleyen birçok yönü vardır. Bu yönler arasında uyum sağlanmadığında, içsel çatışmalar ortaya çıkar.
Bu nedenle, manevî eğitim, bu içsel yapının dengelenmesini amaçlar. İnsan, kendi içindeki farklı eğilimleri tanıdıkça, bunları daha bilinçli bir şekilde yönlendirebilir.
Bilen Kalp: İki Dünya Arasındaki Eşik
Bilen kalp, iki dünya arasında bir eşiktir. O, maddi varoluş dünyası ile ruhsal varlık dünyasının buluştuğu yerdir.
Kalp, yalnızca mecazî bir ifade değildir; o, algı ve idrakin gerçek bir organıdır. Kalp, anlamlı ve güzel olanı algılayabilir ve bu nitelikleri dünyaya yansıtabilir.
İnsan kalbi, ilahî gerçekliği bu görünüşler dünyasına taşıma kapasitesine sahiptir. Bu, insanın temel imkânlarından biridir.
Kalbin uyanması, insanın kendi hakikatine yönelmesi anlamına gelir. Bu uyanış olmadan, insan yalnızca yüzeyde yaşar.
Kalp, hem maddi hem de ruhsal boyutlarla ilişki kurabilen bir organdır. O, bu iki alan arasında bir aracı işlevi görür.
Bu nedenle kalp, insanın en önemli yönlerinden biridir. Çünkü insanın hakikatle kurduğu ilişki, kalp aracılığıyla gerçekleşir.
Kalbin arınması, bu ilişkinin açık ve doğru bir şekilde kurulmasını sağlar. Kalp arınmadığında, algı bulanıklaşır ve insan hakikati olduğu gibi göremez.
Kalp, dikkat ve farkındalık yoluyla eğitilebilir. Bu eğitim, insanın içsel dönüşümünün temelini oluşturur.
Rûmî’den Tefekkür Temaları
Rûmî’nin öğretileri, insanın içsel yolculuğunu anlamak için önemli temalar sunar. Bu temalar, insanın kendisini tanımasına ve dönüştürmesine yardımcı olur. Rûmî, insanın iç dünyasına yönelmesini ve kendi hakikatini keşfetmesini teşvik eder. Onun yaklaşımı, sevgi ve birlik temellerine dayanır.
Bu temalar, yalnızca teorik düşünceler değil, aynı zamanda yaşantıya uygulanabilir ilkeler içerir.
Radikal Hatırlama
Hatırlama, insanın kendi özünü yeniden fark etmesi anlamına gelir. Bu hatırlama, sıradan bir hatırlama değildir; derin ve dönüştürücü bir süreçtir.
İnsan, bu hatırlama yoluyla kendi hakikatine yaklaşır. Bu süreçte, insanın dikkatini sürekli olarak hakikate yöneltmesi gerekir. Radikal hatırlama, insanın kendisini yeniden inşa etmesini sağlar. Bu, insanın içsel dönüşümünün temel unsurlarından biridir.
Sûfî için, Tanrı’yı her zaman ve her yerde hatırlamak, varoluşun amacıdır. Fakat Tanrı kimdir veya nedir, ve “hatırlamak” nedir?
İnsan dili, Tanrı kelimesinin işaret ettiği gerçekliği ifade etmeye, ya da en azından ona işaret etmeye muktedir midir?
Bazı insanlar—özellikle yalnızca varoluşsal ya da bilimsel bir dünya görüşünü tercih edenler—bu kelime kullanıldığında rahatsız olurlar.
Diğerleri ise rahatlar ve kendilerini haklı görürler. Belki de Tanrı fikri karşısında bir ölçüde rahatsız olmak daha iyidir; özellikle de bu rahatsızlık, sabit kavramlarımızın kabuğunu kırmamıza sebep oluyorsa.
Tanrı her ne ise, Tanrı bizim sabit kavramlarımızdan biri değildir. İnsan olup da birey olmanın, kendilik-bilincine sahip bir kişi olmanın gerçek anlamı üzerine hayret etmemek mümkün değildir.
Her birimizin merkezinde bir bilinç kıvılcımı vardır. Bu kıvılcımın doğası nedir ve onu içimizde ne tutuşturmuştur? Bu bilinç, varoluşumuzun en şaşırtıcı olgusudur ve aynı zamanda en çok göz ardı edilendir. Geleneğimizde şöyle denir: “Sen Tanrı’nın sırrısın. Ve Tanrı senin sırrındır.”
Gnostik için, Tanrı bilinç kıvılcımı aracılığıyla bilinir. Tanrı’yı hatırlamak, o bilinç kıvılcımının farkında olmaktır. Fakat biz o kıvılcımın farkında olsak da, o kıvılcım aracılığıyla olabiliriz. Bu, ikiliğin çözüldüğü paradokstur.
Şeffaf Benlik
Şeffaf benlik, insanın benlik yapısının arınmış ve berrak hâlidir. Bu durumda, benlik artık hakikati engellemez, aksine onu yansıtır.
İnsan, bu seviyeye ulaştığında, kendisini ayrı ve bağımsız bir varlık olarak görmekten vazgeçer. Bunun yerine, daha geniş bir varlık gerçekliği içinde kendisini idrak eder.
Bu hâl, insanın manevî gelişiminin önemli bir aşamasıdır. Alçakgönüllülük, varlığın zemini ile ilişki içinde olan bir mevcudiyetten gelişir.
Mevcudiyet, an içinde bütün olabilme kapasitemizdir; en derin hikmetimizle, Varlığın kendisiyle uyum içinde olmaktır.
Mevcudiyet, aşkın bir farkındalık ve giderek daha fazlasını kapsayabilecek bir bütünlük kapasitesidir.
Aynı zamanda, düşünce, duygu, sezgi ve davranış dâhil olmak üzere bütün parçalarımızı ve işlevlerimizi toplayan ve uyumlu hâle getiren manyetik bir güç olarak da tanımlanabilir.
Mevcudiyet ile birlikte, bu işlevlerin tümü dengeli ve uyumlu bir şekilde birlikte çalışır. Mevcudiyet olmadan, bir şey hissederiz, başka bir şey düşünürüz ve belki de hiçbirini söylemeyiz.
Eylemlerin, düşüncelerin ve duyguların çoğu zaman çatıştığı ve içinde “insan”ın bulunmadığı parçalanmış bir varoluş yaşarız.
Şunu önermek isterim ki, en azından yüzde doksan dokuzumuz bu durumu bilir; yine de mevcudiyet kapasitemiz oldukça sınırlıdır; belki de onu hayatlarımızda gerçekten yerleşmesi için yeterince değerli bulmuyoruzdur.
Alçakgönüllülük, şeffaf benliğin bir durumudur.
Alçakgönüllülük, kendimizi diğer insanlardan daha az önemli ya da daha az değerli görmek değildir.
Bu, bir özsaygı eksikliği değildir; ne de mütevazı davranışın bir biçimidir ve aşağılanmanın bir sonucu değildir.
Alçakgönüllülük, sonlunun Sonsuz ile, şartlı olanın Şartsız ile, parçanın Bütün ile doğru ilişkisidir.
Alçakgönüllülük, kendimizden daha büyük bir şeye bağımlılığımızın ve diğer insanlarla ve bütün hayatla karşılıklı bağımlılığımızın farkındalığıdır.
Bireysel insan kişiliği ile sonsuz, şartsız Bütün arasındaki doğru ilişkinin kurulması, hem maneviyatın hem de transpersonel psikolojinin merkezi sorusu olabilir.
“Transpersonal”daki “trans” nedir?
Transpersonel psikolojinin baskın temaları—özsaygı üzerine çalışma, yaratıcı görselleştirme, olumlama, sezgi ve arketiplerin farkındalığı—yararlı olabilir; fakat eğer bütün bunlar ayrılık içinde var olan o benlikten hareket ediyorsa, bu çalışma zorunlu ya da özsel olarak transpersonel midir?
Transpersonel, özsaygı ve başarı reçetesine eklenen bir başka unsur mudur, yoksa kendimizi ona teslim ettiğimiz ve ona hizmet ettiğimiz, bütünüyle ona ait olduğumuz bir şey midir?
Biz, bireysel insan kişiliğini gerçekliğin birincil birimi olarak aldık ve bu, derin bir başarısızlığa ve hayal kırıklığına yol açtı.
Bu varoluşumuzun merkezi problemidir.
Kabir Helminski
Kabir Edmund Helminski (d. 1 Temmuz 1947, Jersey City, ABD), çağdaş Sufizm üzerine eserleriyle tanınan Amerikalı bir yazar, çevirmen ve Mevlevî şeyhidir. Threshold Society’nin kurucu eş direktörüdür ve Mevlana Celaleddin Rumi’nin öğretilerine dayalı Mevlevî geleneğinin Batılı temsilcileri arasında en etkili isimlerden biridir.
