Bir Mü’minin Sözleri
1.
Baba’nın, Oğul’un ve Kutsal Ruh’un adıyla. Âmin.
Yücelerde Tanrı’ya yücelik, yeryüzünde barış, insanlara iyi niyet olsun.
Kulağı olan işitsin; gözü olan gözünü açsın ve gözlemlesin, çünkü zaman yaklaşmaktadır.
Baba, Oğul’unu, kendi Sözü’nü doğurdu ve Söz beden oldu ve aramızda yaşadı; o dünyaya geldi ve dünya onu tanımadı.
Oğul, Ruh’u göndereceğine söz verdi, Tesellici’yi, Baba’dan ve kendisinden çıkan Ruh’u; ve o, onların karşılıklı sevgisidir; o gelecek ve yeryüzünün çehresini yenileyecektir ve bu ikinci bir yaratılış gibi olacaktır.
On sekiz asırdır Söz, ilahi tohumu saçtı ve Kutsal Ruh onu verimli kıldı. İnsanlar onun çiçek açtığını gördüler, onun meyvelerinden tattılar, kendi yoksul yurtlarında yeniden dikilen hayat ağacının meyvelerinden.
Size diyorum ki, ışık belirdiğinde ve kendilerini tamamen göksel bir ateşle kuşatılmış hissettiklerinde, aralarında büyük bir sevinç vardı.
Şimdi ise yeryüzü yeniden karanlık ve soğuk hale geldi.
Atalarımız güneşin batışını gördüler. O ufkun altına indiğinde bütün insanlık irkildi.
Sonra, o gecede, tarif edilemez bir karanlık vardı.
Ey gecenin çocukları! Batı karanlıktır, fakat Doğu aydınlanmaya başlıyor.
II.
DİNLE! Bana söyle, bu karışık, belirsiz ve garip ses nereden geliyor ki her tarafta işitiliyor?
Elini yere koy ve söyle bana, neden titriyor?
Gizemli bir şey dünyada dolaşıyor. Bu Tanrı’nın işidir.
Herkes bekleyiş içinde değil mi? Çarpmayan bir yürek var mı?
Ey insanoğlu! Yüksek yerlere çık; söyle, ne görüyorsun?
Ufukta karanlık bir bulut görüyorum, kenarları uğursuz bir parıltıyla çevrili, bir yangının yansıması gibi.
Ey insanoğlu! Şimdi ne görüyorsun?
Denizin dalgalarını kaldırdığını görüyorum; dağların zirvelerinin titrediğini görüyorum.
Nehirlerin yönünü değiştirdiğini görüyorum; tepelerin sarsıldığını görüyorum; düşüyorlar ve vadileri mezara çeviriyorlar.
Her şey titriyor, her şey hareket halinde, her şey yeni bir görünüm alıyor.
Ey insanoğlu! Şimdi ne görüyorsun?
Uzakta toz bulutları görüyorum; ileri geri hareket ediyorlar; çarpışıyorlar—karışıyorlar—birleşiyorlar. Şehirlerin üzerinden geçiyorlar: geçtiler—geriye çıplak ova kalıyor.
Halkların ayaklandığını görüyorum; kralların taçlarının altında solduklarını görüyorum. Aralarında savaş var, ölüme kadar savaş.
Bir taht görüyorum, iki tahtın paramparça olduğunu görüyorum, halk bu parçaları toprağa saçıyor.
Bir halkın savaştığını görüyorum, başmelek Mikail’in Şeytan’la savaştığı gibi savaşıyorlar. Vuruşları korkunç. Ama halk çıplak, düşmanı ise kalın zırhlı.
Ey Tanrım! Düşüyor, öldürülüyor.
Hayır:—sadece yaralandı. Meryem, Bakire Anne, onu örtüsüne sarıyor; ona gülümsüyor ve onu bir süreliğine savaşın dışına alıyor.
Başka bir halkın durmadan mücadele ettiğini görüyorum; zaman zaman bu mücadelede yeni güç topluyorlar. Bu halkın yüreğinde Mesih’in işareti var.
Üzerine altı kralın ayak bastığı üçüncü bir halk görüyorum; ve bu halkın her hareketinde boğazına altı hançer saplanıyor.
Gökyüzünde yüksek bir yapının üzerinde bir haç görüyorum, neredeyse seçilemez, çünkü siyah bir örtüyle örtülmüş.
Ey insanoğlu! Şimdi ne görüyorsun?
Doğu’nun sıkıntıda olduğunu görüyorum. Eski saraylarının yıkılıp harabeye döndüğünü, kutsal tapınaklarının toza dönüştüğünü görüyor; ve sanki başka bir ihtişam, başka bir Tanrı ararcasına gözlerini kaldırıyor.
Batı’ya doğru, vakur bakışlı ve sakin yüzlü bir kadın görüyorum; sağlam bir elle hafif bir iz çiziyor, ve sabanı her geçtiği yerde, dua ederken onu anan, ilahilerle onu kutsayan insan nesilleri görüyorum.
Kuzeyde, hayatta kalan hiçbir canlı sıcaklığı kalmamış adamlar görüyorum, yalnızca başlarında bir sıcaklık var; bu onları baş döndürüyor; ama Mesih onlara haçıyla dokunuyor, ve kalp yeniden atmaya başlıyor.
Güneyde, bilinmeyen bir lanetle ezilmiş bir insan ırkı görüyorum; ağır bir boyunduruk onları eğiyor, eğilerek yürüyorlar, fakat Mesih onlara haçıyla dokunuyor ve onlar doğruluyorlar.
Ey insanoğlu! Şimdi ne görüyorsun?
O cevap vermez; yine haykıralım.
Ey insanoğlu! Ne görüyorsun?
Şeytan’ın kaçtığını ve Mesih’in, melekleriyle çevrili olarak hüküm sürmeye geldiğini görüyorum.
III.
VE ben ruhen taşındım eski zamanlara,
ve yeryüzü güzeldi,
ve zengindi,
ve verimliydi,
ve onun sakinleri mutluydu,
çünkü kardeşler gibi yaşıyorlardı.
Ve ben dedim: Nerede onların kralları?
Nerede onların sarayları?
Nerede onların zenginliği ve görkemi?
Ve bir ses bana şöyle cevap verdi:
Onların kralları yoktu,
çünkü herkes eşitti.
Onların sarayları yoktu,
çünkü herkesin evi bir saraydı.
Onların zenginliği yoktu,
çünkü hiçbir şey onların değildi,
her şey herkese aitti.
Ve ben dedim: Kimdi onların yasakoyucuları?
Kimdi onların yargıçları?
Ve bir ses cevap verdi:
Yasa onların vicdanıydı,
yargıçları da Tanrı’ydı.
Ve ben dedim: Ne oldu onlara?
Ve bir ses cevap verdi:
Onlar nefreti öğrendiler.
Ve ne zaman ki biri “Benim” dedi,
cehennem doğdu.
Ve ben yeryüzüne baktım,
ve her şey değişmişti.
İnsanlar zincire vurulmuştu.
Birileri hükmediyordu, diğerleri ise hizmet ediyordu.
Bazıları dolup taşan masalarda ziyafet çekerken,
diğerleri açlıktan ölüyordu.
Bazıları kürklerle örtünmüşken,
diğerleri çıplaktı.
Bazıları saraylarda yaşarken,
diğerleri mağaralarda saklanıyordu.
Ve ben dedim: Bu adalet midir?
Ve bir ses cevap verdi:
Bu, insanın yasasıdır.
Ve ben dedim: İnsan nerededir?
Ve bir ses cevap verdi:
İnsan öldü.
Onun hayvanî kısmı yaşıyor,
ama ruhu yok oldu.
Vicdan zincire vuruldu.
Tanrı unutuldu.
Ve onun yerini altın aldı.
Ve ben büyük şehirleri gördüm.
Ve onların kalabalıkları içinde sefalet vardı.
Çamura batmış insanlar gördüm,
ve onların üstünde parlak, zengin arabalar geçiyordu.
Ve onlara bakan,
ve ağlayan çocuklarını göğsünde bastıran kadınlar gördüm.
Ve sarayların içini gördüm.
Orada ipek ve altın vardı;
fakat neşe yoktu.
Zengin adamın yanında korku vardı.
Kölenin yanında ise nefret.
Ve herkesin arasında,
acı vardı.
Ve ben dedim: Bütün bu şeyleri kim yaptı?
Ve bir ses cevap verdi:
İnsan.
Ve ben dedim: İnsan’ın düşmanı kimdir?
Ve ses dedi:
İnsan’ın düşmanı, insandır.
IV.
VE ben, gözlerimi çevirdim,
ve Tanrı’nın evine baktım.
Ve dedim: İşte Rabbin meskeni!
Orada huzur ve adalet bulacağım.
Ve ben yaklaştım.
Ve ben onun eşiğinde bir adam gördüm.
Yüzü sertti, sesi korkutucuydu.
Ve bana dedi: Dur!
Senin günahların çok fazla.
Sen Tanrı’nın evine giremezsin.
Ve ben geri çekildim,
ve gözyaşları içinde yere kapandım.
Ve ben dedim:
Tanrım, günahkârım;
ama sana yönelmek isterim.
Beni reddetme.
Ve gökten bir ses geldi,
ve dedi ki:
Gel, ey acı çeken insan!
Ev benim evimdir;
ve herkesin evidir.
Senin gözyaşların seni temizledi.
Giriş hakkın vardır.
Ve ben doğruldum.
Ama kapı hâlâ kapalıydı.
Ve ben tekrar yaklaştım.
Ve o adam hâlâ oradaydı.
Yüzü daha da sertti.
Ve bana dedi:
Bu ev Tanrı’nındır, ama Tanrı benimle konuşmaz.
Giriş için bana öde.
Ve ben dedim:
Altınım yok.
Fakat kalbim temizdir
ve ruhum arınmak ister.
Ve adam dedi:
Altın olmadan geçemezsin.
Ve ben dedim:
Sen Tanrı’nın evi önünde duran
bir tapınak muhafızı mısın
yoksa bir tefecimisin?
Ve adam sustu
ve bana sırtını döndü.
Ve ben tekrar yere kapandım
ve Tanrı’ya dua ettim.
Ve bir melek geldi
ve bana şöyle dedi:
Kalk ve beni takip et.
Ve ben onu izledim.
Ve biz geniş bir alana geldik.
Ve melek bana dedi:
İşte Tanrı’nın gerçek tapınağı.
Ve ben etrafıma baktım,
ve gökyüzü tepemizde kubbe gibiydi;
ve yeryüzü altımızda bir döşemeydi;
ve dağlar sütunlar gibi,
ve yıldızlar avizeler gibi duruyordu.
Ve insanlar oradaydı,
Tanrı’ya dua ediyorlardı,
ve dualar saf ve yürektendi.
Ve Tanrı onlara cevap veriyordu.
Ve ben dedim:
Bu insanlar kimlerdir?
Ve melek cevap verdi:
Bunlar yoksullardır,
aşağılanmışlardır,
reddedilmişlerdir,
fakat Tanrı onların kalbinde yaşar.
Ve ben tekrar sordum:
O halde o büyük bina nedir ki
altın ve mermerle kaplıdır
ve o adamlar kimlerdir ki
Tanrı’nın adına korku saçarlar?
Ve melek dedi:
O bina Tanrı’nın evi değildir.
O, gururun, açgözlülüğün
ve ikiyüzlülüğün evidir.
Ve o adamlar Tanrı’nın hizmetkârları değildir;
onlar onun düşmanlarıdır.
Ve ben dedim:
Ey Rab, beni alçakgönüllülüğün,
gerçeğin ve sevgilin yoluna yönelt.
Çünkü senin huzurunda
hiçbir altın geçerli değildir,
yalnızca temiz bir yürek
ve sevgi dolu bir ruh.
Ve melek bana tebessüm etti,
ve göğe yükseldi.
V.
VE ben yeryüzünde bir yolculuğa çıktım,
ve halkların arasına girdim.
Ve ben dedim:
Ey halklar, ne arıyorsunuz?
Ve bazıları cevap verdi:
Biz mutluluğu arıyoruz.
Ve ben onlara dedim:
Mutluluk nedir?
Ve bazıları cevap verdi:
Zenginliktir.
Ve onlar altın aradılar,
ve gümüş topladılar,
ve değerli taşlar çıkardılar.
Fakat ben onların yüzüne baktım
ve onların solgun olduklarını gördüm.
Ve ben onların gözlerine baktım
ve onların boş olduğunu gördüm.
Ve ben onların kalplerine baktım
ve onların kederli olduğunu gördüm.
Ve ben dedim:
Bu mutluluk değil.
Ve diğerleri cevap verdi:
Mutluluk kudrettir.
Ve onlar savaşlar başlattılar,
ve halkları boyunduruk altına aldılar,
ve krallıklar kurdular.
Fakat ben onların yanında kan gördüm,
ve feryatlar duydum,
ve mezarlar kazıldığını gördüm.
Ve dedim:
Bu mutluluk değil.
Ve bazıları cevap verdi:
Mutluluk hazdadır.
Ve onlar yediler ve içtiler,
ve eğlendiler,
ve müzik çaldılar,
ve şarkılar söylediler.
Fakat ertesi gün ben onların başlarını eğdiğini,
ve gözyaşı döktüklerini,
ve “Boşuna!” dediklerini gördüm.
Ve dedim:
Bu da mutluluk değil.
Ve ben bir çocuk gördüm,
annesinin göğsüne yaslanmış,
ve o gülümsüyordu.
Ve ben dedim:
Mutluluk bu olabilir.
Ve ben yaşlı bir adam gördüm,
bir ağacın gölgesinde dua ediyordu,
ve yüzünde huzur vardı.
Ve ben dedim:
Bu mutluluk olabilir.
Ve ben bir adam gördüm,
elinde ekmek,
ve onu kardeşiyle paylaşıyordu.
Ve ben dedim:
Bu mutluluk olabilir.
Ve ben sesini duydum birinin,
ve dedi ki:
Mutluluk sevgidedir.
Ve sevgi Tanrı’dadır.
O halde Tanrı’yı ara,
ve O’nda mutluluğu bulacaksın.
VI.
VE ben tekrar ruhen taşındım;
ve büyük bir çöl gördüm.
Ve çölün ortasında,
bir adam tek başına yürüyordu.
Ve ben dedim:
Bu adam kimdir?
Ve bir ses cevap verdi:
Bu, insanlık tarihidir.
Ve ben o adamın yakınına gittim.
Ve onun alnında ter vardı.
Ve onun ayağında diken vardı.
Ve onun kalbinde keder vardı.
Ve ben dedim:
Neden böyle yalnızsın?
Ve adam dedi:
Çünkü ben gerçeği arıyorum,
ve insanlar benden kaçtı.
Ve ben dedim:
Nereye gidiyorsun?
Ve adam dedi:
Bilmiyorum,
ama bir ses beni çağırıyor.
Ve ben dedim:
Ne arıyorsun?
Ve adam dedi:
Işık.
Ve ben dedim:
Onu buldun mu?
Ve adam dedi:
Hayır.
Ama ben yolda öleceğim,
ve başka biri gelecek
ve benim adımlarımı takip edecek.
Ve ben dedim:
O zaman senin çalışman boşa mı?
Ve adam dedi:
Hayır.
Çünkü hiçbir emek kaybolmaz
Tanrı’nın gözünde.
Ve ben adamla birlikte yürüdüm.
Ve gökyüzü karardı.
Ve rüzgar uğuldadı.
Ve kum fırtınası yükseldi.
Ve adam yere düştü.
Ve ben onun başını tuttum.
Ve o bana dedi:
Kardeşim, eğer sen ışığı görürsen,
beni hatırla.
Ve adam öldü.
Ve ben onun üzerine ağladım.
Ve gökten bir ışık düştü,
ve onun bedenini örttü.
Ve bir ses şöyle dedi:
Kim gerçeği ararken ölürse,
ışık ona verilecektir.
VII.
VE ben insanlar arasında tekrar dolaştım.
Ve ben dedim:
Birbirinizi seviyor musunuz?
Bazıları cevap verdi:
Evet, çünkü bize fayda sağlıyorlar.
Ve ben dedim:
Bu sevgi değildir.
Bu alışveriştir.
Diğerleri dediler:
Evet, çünkü onlar bizim gibi düşünüyorlar.
Ve ben dedim:
Bu da sevgi değildir.
Bu yandaşlıktır.
Ve bazıları dediler:
Hayır, çünkü onlar bizden farklıdır.
Onlar bizim düşmanımızdır.
Onlar başka bir millettendir,
başka bir dindendir,
başka bir ırktandır.
Ve ben dedim:
Siz Tanrı’nın çocukları değilsiniz,
çünkü Tanrı sevgidir,
ve o güneşi iyilerin ve kötülerin üzerine doğurur,
ve yağmurunu adil olan ve olmayan üzerine yağdırır.
Ve ben bir kadın gördüm,
o ağlıyordu çünkü oğlu bir askerdi
ve düşman bir ulusa karşı savaşıyordu.
Ve başka bir kadın gördüm,
o da ağlıyordu çünkü oğlu o “düşman ulus”tandı
ve savaşta ölmüştü.
Ve ben dedim:
Bu iki kadın aynı gözyaşlarını döküyor.
O halde onların acısı birdir.
Ve onların düşman olduğu söylenemez.
Ve ben dedim:
Tanrım,
barışı gönder.
Çünkü insanlar
nefreti öğrenmişler.
Ve bir ses şöyle dedi:
Ben size bir emir verdim:
Birbirinizi sevin.
Ve siz onu unuttunuz.
O halde kılıçlarınız
sizin üzerinize dönecektir.
VIII.
VE ben Tanrı’ya seslendim
ve dedim:
Tanrım,
neden kötü insanlar hükmediyor,
ve iyi insanlar eziliyor?
Ve Tanrı bana dedi:
Kötüler hükmediyor
çünkü iyiler susuyor.
Ve ben dedim:
Ama senin adaletin nerede?
Ve Tanrı dedi:
Benim adaletim zamanla gelir.
Ben sabırlıyım,
çünkü ben ebedîyim.
Ama benim adaletim kesindir.
Ve kimse ondan kaçamaz.
Ve ben dedim:
Fakat insanlar
zulmün kalıcı olduğunu sanıyor.
Ve onlar umutsuzluğa kapılıyorlar.
Ve Tanrı dedi:
Zulüm geçicidir.
Doğruluk temeldir.
Dağlar yerinden oynayabilir,
denizler taşabilir,
ama benim sözüm
asla değişmez.
Ve ben dedim:
Tanrım,
umut ver bize.
Ve Tanrı dedi:
İşte umut:
Her yeni gün,
yeni bir ışıktır.
Her doğan çocuk,
yeni bir ümide kapıdır.
Her temiz kalp,
yeni bir başlangıçtır.
Ve ben Tanrı’nın sesiyle teselli buldum.
Ve ben dedim:
Artık bekleyeceğim.
Ve ben susacağım.
Ama kalbim senin sözünü taşıyacak,
ve dilim onu haykıracak.
Çünkü sen adilsin,
ve sen sadıksın,
ve sen sevgi dolusun.
IX.
VE ben gözlerimi gökyüzüne kaldırdım,
ve yıldızları seyrettim.
Ve ben dedim:
Tanrım,
bu yıldızlar sana mı aittir?
Ve bir ses cevap verdi:
Evet;
ben onların her birine bir isim verdim,
ve onlar benim buyruğuma uyarlar.
Ve ben dedim:
Tanrım,
bu sonsuzlukta ben kimim?
Ben bir hiçim.
Ve Tanrı dedi:
Hayır;
sen benim çocuğumsun.
Ben seni yıldızlardan daha çok sevdim,
çünkü onlarda ruh yoktur,
ama sende vardır.
Ve ben dedim:
Tanrım,
neden ben acı çekiyorum?
Ve Tanrı dedi:
Çünkü acı
kalbi yumuşatır
ve ruhu arındırır.
Acı,
toprağı yararak
tohumun yeşermesi gibidir.
O, içten gelen bir uyanıştır.
Ve ben dedim:
Tanrım,
neden kötüler rahat içinde yaşar
ve iyiler çile çeker?
Ve Tanrı dedi:
Çünkü dünya
adaletin yeri değildir.
Dünya, sınanma yeridir.
Adalet, benim katımdadır.
Ve her ruh,
hakkını orada alacaktır.
Ve ben sustum.
Ve gece sessizdi.
Ve yıldızlar bana gülümsedi.
Ve ben,
Tanrı’nın varlığını hissettim.
X.
VE ben insanlar arasında tekrar bulundum.
Ve ben dedim:
Tanrı’yı arıyor musunuz?
Bazıları dediler:
Evet, tapınaklarda.
Ve onlar taş duvarlar inşa ettiler,
ve üzerlerine altın döşediler,
ve kutsal yerler ilan ettiler.
Ama ben onların kalplerini inceledim,
ve orada Tanrı’yı bulamadım.
Bazıları dediler:
Evet, kitaplarda.
Ve onlar kitaplar yazdılar,
ve kitaplar okudular,
ve kitapları tartıştılar.
Ama ben onların hayatlarına baktım,
ve orada Tanrı’yı göremedim.
Diğerleri dediler:
Evet, kurallarda.
Ve onlar yasalar koydular,
ve ritüeller uyguladılar,
ve geleneklere sarıldılar.
Ama ben onların eylemlerine baktım,
ve orada sevgi bulamadım.
Ve ben dedim:
Tanrı sevgi midir?
Ve bir ses cevap verdi:
Evet.
Tanrı sevgidir.
O halde
nerede sevgi varsa,
orada Tanrı vardır.
Ve ben bir kadın gördüm,
bir yetimi emziriyordu.
Ve ben dedim:
Tanrı burada.
Ve ben bir adam gördüm,
ekmeğini yabancıyla paylaşıyordu.
Ve ben dedim:
Tanrı burada.
Ve ben bir genç gördüm,
yaşlı bir adamı sırtında taşıyordu.
Ve ben dedim:
Tanrı burada.
Ve ben bir düşmanın
affedildiğini gördüm,
ve bir kalbin
nefret yerine merhametle dolduğunu gördüm.
Ve ben dedim:
İşte Tanrı burada.
XI.
VE ben hastanelere gittim,
ve orada acı çekenleri gördüm.
Ve ben dedim:
Tanrı burada mıdır?
Ve bir hasta,
ellerini göğe kaldırarak şöyle dedi:
Evet, O burada,
çünkü ben acı çekiyorum ama
umudumu kaybetmedim.
Ve ben hapishanelere gittim,
ve orada zincirlenmiş insanlar gördüm.
Ve ben dedim:
Tanrı burada mıdır?
Ve bir mahkûm gözyaşları içinde dedi ki:
Evet, O burada,
çünkü ben pişmanım
ve O beni affediyor.
Ve ben savaş alanlarına gittim,
ve orada ölüler,
yaralılar,
ve ağlayanlar vardı.
Ve ben dedim:
Tanrı burada olabilir mi?
Ve bir asker,
ölmek üzereyken fısıldadı:
Evet, O burada,
çünkü ben son nefesimde
O’na sığınıyorum.
Ve ben mezarlıklara gittim,
ve orada taşlar,
çiçekler,
ve sessizlik vardı.
Ve ben dedim:
Tanrı burada mıdır?
Ve bir anne,
çocuğunun mezarı başında dua ediyordu
ve dedi ki:
Evet, O burada,
çünkü ben yine de yaşıyorum
ve O’na inanıyorum.
Ve ben dedim:
Tanrı her yerdedir
ama en çok
kalpte yaşar.
XII.
VE ben bir günahkârla karşılaştım.
İnsanlar onu taşlıyordu.
Ona bağırıyorlardı:
Utan!
Git!
Sen kirlisin!
Sen lanetlisin!
Ve ben yaklaştım
ve ona baktım.
Yüzü solgundu,
gözleri yaşla doluydu.
Ama içinde bir kıvılcım vardı.
Ve ben dedim:
Kardeşim, neden ağlıyorsun?
Ve o dedi:
Çünkü ben kötüyüm
ve kimse beni affetmeyecek.
Ve ben dedim:
Tanrı seni affeder,
eğer sen gerçekten pişmansan.
Ve o bana baktı,
ve onun gözlerinde bir umut parladı.
Ve o dedi:
Gerçekten pişmanım.
Ve ben dedim:
O halde kalk.
Ve yürü.
Ve sev.
Ve bağışla.
Çünkü Tanrı seni affetti.
Ve o ayağa kalktı,
ve yürüdü,
ve onun adımları hafifti,
çünkü kalbindeki yük kalkmıştı.
Ve insanlar şaşırdılar
ve dediler:
Bu mucize!
Ama ben dedim:
Hayır, bu sevginin gücüdür.
Çünkü sevgi
öldürmez,
diriltir.
**Eserin orijinal Fransızca adı “Paroles d’un croyant” (1834)“Bir Müminin Sözleri” (İngilizceye Words of a Believer adıyla çevrilmiştir) . Bu metin eserin ilk bölümünün (Chapter I) Türkçe çevirisidir. (posttruthdergi.com)
Félicité Robert de La Mennais‘
Lamennais, 1 tarihinde doğdu. Bir rahip ve teologtur. 19. yüzyıl Fransız düşünce dünyasında Katolik inancı ile liberal ilkeleri ve halkın özgürlük arayışını uzlaştırmaya çalışan en cesur kalemlerden biridir. Rahip olarak başladığı entelektüel yolculuğunda, yoksulların ve ezilenlerin haklarını savunarak vicdan, basın ve eğitim özgürlüğünü Katolik Kilisesi’nin merkezine yerleştirmek istemiş; ancak kaleme aldığı Bir Müminin Sözleri (Paroles d’un croyant) adlı coşkulu eseri nedeniyle Papalık ile yolları kopmuştur. Aforoz edilmesine ve hayatının son dönemini yalnızlık ve yoksulluk içinde geçirmesine rağmen, ortaya koyduğu fikirler Hristiyan Sosyalizmi ve Özgürlükçü Katoliklik akımlarının temelini atmış ve ölümünden onlarca yıl sonra Kilise’nin modern dünyayla kuracağı bağlara öncülük etmiştir.
