CEMAAT KAVRAMININ ASLİ ZEMİNİ
BİRLİK VE BERABERLİĞİN ÖNEMİ
Cemaat; “toplamak, bir araya getirmek” anlamındaki ‘cem‘ masdarından türeyen Arapça bir isim olup sözlükte “insan topluluğu” mânasına gelir. Fıkıh terimi olarak namazı imamla birlikte kılan topluluğu ifade etmek için kullanılır. İslâm dininde cemaat halinde ibadet teşvik edilmiş, hatta bazı ibadetler için cemaat şart koşulmuştur. Her gün kılınan beş vakit namaz, haftada bir kılınan cuma namazı, bayram namazları cemaatle eda edilen belli başlı ibadetlerdir. İslâm toplumsal bir yapıya sahiptir. Tamamen yaşanabilmesi için toplum şarttır. Cemaatle namaz, müslümanlar arasında mevcut mânevî bağın en önemli tezahürlerinden biridir. Namazların cemaatle kılınmasının hikmeti, müslümanların birbirleriyle görüşüp hallerinden haberdar olmalarını, bilgi alışverişinde bulunmalarını, aralarında disiplin, sevgi ve düzenin yerleşmesini ve ibadetlerini severek yapmalarını sağlama amacına yönelik olmalıdır. Hz. Peygamber’den, düşman korkusunun bulunduğu sefer halinde bile müslümanlara namazı cemaatle kıldırmasının istenmesi (bk. en-Nisâ 4/101-102), namazın normal zamanlarda öncelikle cemaatle kılınması gereğini ortaya koyar. Öte yandan sahih hadislerde, cemaatle kılınan namaza verilecek sevabın tek başına kılınan namazın sevabından yirmi beş veya yirmi yedi kat fazla olduğu ve cemaate gitmek için atılacak her adımın mükâfatlandırılacağı bildirilmiş, ayrıca cemaate katılmayanların cezalandırılmasını istemesi bu konunun önemini göstermektedir. “Münafıklara en ağır gelen namaz yatsı namazıyla sabah namazıdır. Eğer bu iki namazdaki hayrın ne olduğunu bilselerdi, emekleyerek de olsa onları kılmaya gelirlerdi. [Nefsimi kudret eliyle tutan Zât’a kasem olsun!] Ezan okutup namaza başlamayı, sonra halkın namazını kıldırması için yerime birini bırakmayı, sonra da beraberlerinde odun desteleri olan bir grup erkekle namaza gelmeyenlere gitmeyi ve evlerini üzerlerine yıkmayı düşündüm.” [Buhârî, Ezân 29, Husûmât 5, Ahkâm 52; Müslim, Mesâcid 252, (651); Muvatta, Salâtu’l-Cemâ’a 3, (1, 129-130); Ebû Dâvud, Salât 47, (548, 549); Tirmizî, Salât 162, (217); Nesâî, İmâmet 49, (2, 107)].
Hz. Peygamber’in hayatı boyunca cemaate namaz kıldırması, hastalandığında da cemaate katılarak Ebû Bekir’in arkasında kılması, konunun İslâm’daki yerini göstermesi bakımından önemlidir. Hac ve Zekat ibadetinde de aynı amacı görüyoruz. Toplumsal birlik, kardeşlik ve insanların eşitliği. Hz. Peygamber, cemaatin iki kişiden meydana gelebileceğini ifade etmiştir (Buhârî, “Eẕân”, 35; Nesâî, “İmâmet”, 43-45). Buna göre imamdan başka bir kişinin katılmasıyla cemaat oluşur. Arapça da Cem’i (çoğul) üç ve fazlası için kullanılır. Cemaatle namaz kılmanın fazileti kadın ve erkek için aynı derecededir. Çeşitli hadis kaynaklarında yer alan rivayetlerden anlaşıldığına göre Hz. Peygamber, kadınların camiye gitmelerine engel olunmamasını ısrarla istemiş, onların geceleri bile camiye gitme taleplerinin olumlu karşılanmasını emretmiştir (Buhârî, “Eẕân”, 162, “Nikâḥ”, 116; Müslim, “Ṣalât”, 134-136; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 52). Buna karşılık Ahmed b. Hanbel’in naklettiği bir hadiste, kadınlar için en hayırlı namaz kılma yerinin evleri olduğu da ifade edilmiştir (Müsned, VI, 297, 301).
İslâm dininde cemaatin önemine rağmen belirli mazeretlerin varlığı halinde terkedilmesi mümkündür. Hz. Peygamber can güvenliğinin bulunmayışını, özellikle hastalığı, sefer halinde iken gece karanlığını ve yerin çamurlu olmasını cemaate engel kabul etmiştir. Bu hadisleri, ayrıca dinde kolaylığın tercih edildiğini (Hac 22/78) ve kimseye gücünün üzerinde yük yüklenmeyeceğini (Bakara 2/286) belirten âyetleri göz önünde bulunduran İslâm âlimleri havanın çok soğuk veya çok sıcak olmasını, şiddetli rüzgâr, kar, yağmur, çamur vb. tabii engelleri, hastalık, körlük veya yürüyemeyecek kadar felçli olma gibi önemli bedenî özürleri, ayrıca can güvenliğinin bulunmayışını, hastaya bakma, cemaate gittiği takdirde bir daha elde edemeyeceği ilmî bir fırsatı kaçırma, cenaze hizmetleriyle meşgul bulunma, kaybolan bir malı arama gibi önemli meşguliyetleri ve soğan, sarımsak vb. şeyleri yemiş olma gibi durumları cemaate katılmama için mazeret kabul etmişlerdir.
Vahdet; “Birlik” mânâsındadır. Zıddı, kesret yani çokluktur. Kesret, çokluk birleşince vahdet ortaya çıkar. Birkaç kelime bir araya gelse cümle olur. Cümleler sayfayı, sayfalar birleşince kitap olur. Dolayısıyla Kitap’ta vahdeti gösterir. Yani her bir harf, her bir cümle, her bir sayfa tevhidi, hepsinin bir araya gelip toplamaları da vahdeti gösterir. İnsan vücudunda trilyonlarca hücre var, bunlar bir kesrettir, birlikte görev yapmaları çokluktan vahdete geçer, yani tek bir vücut, tek bir beden oluşturarak vahdeti gösterir. İnsanlık dininin temeli, başlangıcı, özü tevhit inancıdır. Tevhit, Allah’ın varlığını ve birliğini tespit edip kabul etmektir. Her ne kadar terim olarak tevhit, Allah’ın varlığını ve birliğini ifade için kullanılıyor ise de, bununun arkasında o varlık ve birliğe inanan insanların tevhidi yani, birleşmesi olarak da anlaşılır.
Kelime-i tevhit, İslâm dininin temel farzıdır. Bu sebeple Peygamber (s.a.s.), 13 yıllık Mekke döneminde, öncelikle kelime-i tevhidi hâkim kılmak için uğraşmış, bozulmuş ve tahrifata uğramış akîdeleri yeniden inşa etmekle işe başlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in önemle üzerinde durduğu konulardan biri de “birlik” olgusudur. Sadece Peygamber Efendimiz değil, bütün Peygamberler, insanları “Bir” ve “Tek”, olan Allah’ı tanımaya ve O’nun razı olduğu İslâm dininin etrafında birleşmeye çağırmışlardır. İlk olarak Allah’ın varlığı ve birliği ilkesi, ondan sonra ümmetin birliği ilkesi yani vahdeti oluşturmak İslâm dininin ilk amacıdır. Tevhid olmadan iman gerçekleşmez. Vahdet olmadan cemaat, birlik ve bütünlük olmaz.
Tevhid, İslam’ın en temel ilkesi, Kur’an ve Sünnetin ruhu, bütün peygamberlerin gönderiliş amacıdır. İslam’ın tevhid dini oluşu, onu diğer din ve inançlardan ayıran en bariz vasfıdır. Tevhid ilkesinden üç temel esas ortaya çıkar: Selam, eman ve vahdet yani barış, güven ve birlik. İslam-selâm ilişkisi, iman- eman ilişkisi ve tevhid-vahdet ilişkisi doğru kurulamadan bir toplumun İslam toplumu olması mümkün değildir. İslam, öncelikle insanların zihin ve gönül dünyalarına Allah’ın birliği ve eşsizliği inancını yerleştirerek, şirk başta olmak üzere onları bölünmüşlük ve parçalanmışlığa sevk eden ve saptıran her türlü yanlış inanç, düşünce ve ideolojiden arındırır.
Tevhid inancının toplumsal hayattaki karşılığı vahdettir. Vahdet şuurunu toplumsal hayatta gerçekleştirmenin yolu da sosyal adalet ve ahlâk bilincinin fertlere, nesillere yerleşmesinden geçmektedir. Vahdet; kardeşlik, dostluk, sevgi, yardımlaşma ve dayanış-madır. Birlikte yaşama, paylaşma, ortak değerlere sahip olma ve ortak ideallere, ortak hedeflere yönelmedir. Tevhid sancağı altında toplanma, Allah’ın dini yolunda her türlü dünyevi menfaati bir kenara bırakmadır. İslam dünyasında yaşanan acıları ortak, dertleri ortak ve duaları ortak kılmaktır. Müslüman kanının dökülmesini önlemekten daha değerli bir stratejinin, Müslümanların parçalara ayrılmasını engellemekten daha önemli bir siyasetin olmadığını bilmektir. İslam ümmetinin inşa ettiği seçkin medeniyetlerin, bu medeniyetlerin ortaya koyduğu büyük tecrübelerin farkında olmaktır.
Müslümanların tevhid ve vahdeti iyi ve doğru bir şekilde kavraması gerekmektedir. Şüphesiz ki Allah’ın dini iki kelime, kelime-i tevhid ve vahdet-i kelime yani Allah’ın birliği ve ümmetin birliği ilkesi üzerine kurulmuştur. Müslümanların bugün küfrün karşısında tek ses, hainin karşısında tek yürek, zalimin karşısında yekvücut olabilmesi, her şeyden önce mezhebini, meşrebini, ırkını, dilini, coğrafyasını ve ideolojisini değil, İslam’ın tevhid ve vahdet anlayışını esas almasıyla mümkün olabilecektir. Birliğe, dirliğe ve huzura giden yolda; dostu düşmanı tanımanın yolu da; emperyalistleri değil, ümmetin yüzünü güldürmenin yolu da buradan geçmektedir. Müslümanların vahdetini, uhuvvetini ve maslahatını ön planda tutmak ve bu uğurda her türlü riski alarak hakkı, hakikati, adaleti ve ahlakı savunmak İslam dünyasındaki bütün âlimlerin, münevverlerin ve entelektüellerin en önemli vazifesidir. (Mehmet Görmez)
Allah müminlerin kardeş olduğunu belirtiriyor. “Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah’a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız.” (Hucurat 49/10). Kardeşlerin arasını düzeltin emrini veriyor aynı âyette. Yine aynı sûrenin 9.ayetinde; “Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.” buyuruyor. Müminlerin birbiriyle savaşması yasaklanmıştır. Şayet savaşırlarsa aralarının bulunması diğer müminlerin görevidir. Ancak taraftardan biri anlaşmayı kabul etmez ve savaşa devam ederse, saldırgan taraf ile savaştan vazgeçinceye kadar savaşılması emrediliyor. Ancak adaletten de ayrılmaması isteniyor. Yani her konuda adaletin korunmasını emrediyor Cenabı Allah. Kardeşlik hukuku birlik ve beraberliği gerektirir. Müminler kardeş olduğuna göre bir ve beraber olmak zorundadır. Ayrıca Cenabı Allah; “Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever” (Saf 61/4) buyuruyor. Müminlerin saf halinde birbirine destek vererek savaşmasını, birlik içinde olmalarını emrediyor. Birlikten kuvvet doğar. Ayrılık düşmana kolay yem olmayı sağlar. “Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 8/46). İhtilâf ayrılığı getirir ve kuvveti yok eder. Kuvvet dağıldığı zaman yok olmak çok kolaylaşır. Günümüzde bunu yaşıyoruz zaten. Israil Filistin de sürekli katliam yapıyor, soykırım gerçekleştiriyor. İki milyarlık İslâm dünyası buna dur diyemiyor. Sadece kınamakla yetiniyor. İmame yok olunca tesbih taneleri her tarafa dağılır. Hilafetin, müslümanların birliğinin yok olmasının acı sonuçlarıdır bunlar. Bundan kurtulmanın tek çaresi aradaki fevri problemleri ortadan kaldırıp bir ve beraberliği, vahdeti sağlamaktır.
